Habere Güven

Son Dakika Hızlı Haber ve Güncel Gelişmeler

A+ | A-

Gündemdeki konu malum, bir siyasinin bayram ziyareti kapsamında yanına aldığı gazeteciler, toplumun bir kesimi buna şiddetle karşı çıkarken diğer kesimi ise bunu demokrasinin ve siyasetin olağan hali olarak görmekte bende bu durumu doğru bulmayanlar cephesinde birisi olarak kendimi sorguladım neden beni rahatsız ediyor ve bu duruma karşı duruyorum diye işte bu düşüncelerimi sizlerle paylaşmak için bu yazı kaleme alınmıştır.

YOZLAŞMA

Türk Dil Kurumunun yayımladığı Türkçe sözlükte, yozlaşmak şöyle tanımlanıyor: “Özündeki iyi nitelikleri birtakım dış etkenlerle zamanla yitirmek, bozulmak, soysuzlaşmak, doğasındaki iyi nitelikleri sonradan yitirmek.” Bir başka tanımda da “bir şeyin, manevi anlamda değer yargılarını, özelliklerini ve niteliklerini yitirmesi, bozulması, dejenere olması ve özünden uzaklaşması”dır, denmektedir.

Kültürel değerlerdeki olumlu değişimler çağdaşlaşma, medenileşme olarak nitelendirilirken olumsuz yöndeki değişimlerde yozlaşma olarak nitelendirilmektedir. Kültürel değişikliklerin temelinde iki insani değer yatar. Birisi, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmayı içine alan insan sevgisine dayalı hümanist yaklaşım; diğeri de bireyselliğe, kıskançlığa dayalı bencil pragmatist (faydacı) yaklaşımdır.

İdari ve sosyal anlamda birlikte olan Toplumları yıkmak için önce onların kültürel değerlerini yozlaştırmak, var olan güzel davranışlarını unutturmak, dejenere etmek gerektiği de savlanan sosyal bir gerçekliktir.

Yakın zaman gündemini oluşturan “ gazeteci” Alçı aslında bu tanımlanan kavramın adeta canlı simgesi durumuna geldiğinden özellikle aydın kesim ve sol değerler bütününe inanmış kişilerden tepki almaktadır.

Pek çok kimsenin ekonomik nedenlerle ulaşamadığı eğitim olanaklarından yararlanmış ve Cumhuriyetin kadınlara kazandırdığı olanaklarla yetişmiş bir kadının, bile isteye göre göre kişisel ün, ekonomik fayda veya güç gibi pragmatist bir yaklaşımla gerici iktidarın tetikçiliğine soyunması, halkın ve çağdaşlaşmanın karşısında yer alan unsurların kalemşörlüğünü yapması bizim gibi düşünenleri irite etmekte ve bu örnek aslında “YOZLAŞMA” kavramının tipik örneğini oluşturmaktadır.

Bu analizi bir kenarda tutarak onu yanına alan yönünden bir değerlendirme yaparsak;

Çağımızda uygarlığın gelebildiği yaygın kabule göre görece iyi yönetsel biçim “ evrensel insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı çağdaş parlamenter demokrasi”  olarak tanımlanabilir.

Bu sistem ise maalesef ülkemizde yozlaştırılarak” eklektik başkanlık sistemi” adı altında çakma, baskıcı bir rejime dönüşmüş durumdadır. İktisadi anlamda neoliberalizmin, psikolojik anlamda pragmatizmin ve siyasal anlamda totaliter rejimin birleşimden oluşan insana ve doğaya aykırı yönetim hepimizi fiziksel ve ruhsal anlamda derinden olumsuz anlamda etkilemektedir.

Yönetsel biçimi tekrar doğru hatta oturtabilmek için çağdaş demokrasiye inananların iktidara gelmesi yani seçimleri kazanarak ülke yönetimin ele geçirerek doğruya evriltmesi gerekmektedir. Siyasetçinin görevi de seçimleri alabilmek için gereken propagandayı yapmak, toplumun algılarını doğru yönlendirerek güven oluşturmak, alternatifi göstermek ve oluşturduğu alternatifi kendisinin gerçekleştirebileceğine toplumu inandırmaktır.

Bu verilere göre siyasetçinin yanına yukarıda tanımladığımız yozlaşmış bir kişiliği alarak halkın karşısına çıkması ne kadar doğrudur?

Burada verilen mesaj acaba biz iktidara geldiğimizde herkesi yanımıza alacağız herkesle masaya oturacağız mıdır yoksa tarlasını yağmura sürenleri de yanımıza alacak kadar safız mıdır ya da bunlar bundan sonra bizim borumuzu çalacaklar mıdır?

Getirisi ve götürüsü tartışmalı bir iş!

Gerçekleri insanlara anlatmak veya göstermek dünyanın en zor işidir, yüzyıllardır durum böyledir, antik dönemden beri   insanlığın düşün hayatının önemli bir sorunudur zaten, gerçekleri anlatmak ya da yönetsel biçimi doğruya evriltmek için kendi değerlerimizden ve etikten ayrıldığımız takdirde bu ne kadar doğru olacaktır ?

Burada aslında siyasetçi yönünden daha önemli sorun konu hakkındaki eleştiriler üzerine ortaya çıkmıştır; “bu eleştirileri yapan 200-300 kişilik bir gurup “ “ vız gelir tırıs gider Abdülkadir SELVİ’yi de yanıma alacağım” Bu iki tepki aslında bilinçaltına yerleşen tehlikeli bir virüsün habercisi gibi adeta, çoğulculuk (plüralizm) ve çoğunlukçuluk meselesi yani parmak demokrasisi önemli başka bir deyimle nitelik değil nicelik önemli anlayışı ve ikincisi ise tarihten gelsin isterseniz;

Roma İmparatorluğu zamanında sadece savaş kazanan generallerin Roma sokaklarında gerçekleştirdikleri zafer resmi geçidi esnasında adı Corona Civica olan bir taç takmalarına izin verilirdi. Generalin başının üstünde bu tacı tutan kölenin görevi de sadece tacı tutmak değil, aynı anda muzaffer generalin havaya girmemesi için generalin kulağına sürekli “memento mori” (ölümlü olduğunu unutma) sözünü fısıldamaktı.

Neyse gelelim başlığımıza unutmayın ki;

Alçı dekoratif özelliklere sahip, beyaz ve pürüzsüzdür ancak dayanıksız bir yapı malzemesidir, su ve çekiç darbeleri onu çok kolay bir şekilde yok edebilir ancak beton öyle değildir, onu yerinden sökebilmek için çok güçlü iş makinelerine ihtiyaç olur sonuç olarak alçıyı dikkate almayalım biz birlik ve dayanışma betonumuzun sağlamlığına bakalım derim.

Enseyi karartmayalım, yaşananları dikkatle izleyip notlarımızı alalım, dostu düşmanı iyi tanıyalım, karşımızdaki güçler çorap örmekte ne kadar mahirse bizlerde bu çorapları sökmekte o kadar mahir olmalıyız.