Habere Güven

Son Dakika Hızlı Haber ve Güncel Gelişmeler

Hüseyin Bakay: JAMES WEBB UZAY TELESKOBU VE TARİHSEL DERİNLİK

A+ | A-

JAMES WEBB UZAY TELESKOBU VE TARİHSEL DERİNLİK

NASA’nın eskiyen Hubble teleskobu yerine geçen James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesi astronomiye yönelik bir uzay teleskobudur. Uzaya gönderilmiş en güçlü teleskoptur. Nasa, James Webb Uzay Teleskobu’nun çektiği ilk tamamen renkli fotoğrafı yayımlandı. Dünyaya milyarlarca ışık yılı uzaklıkta olan galaksileri de içeren fotoğraf, evrenin bugüne kadar çekilmiş en derin, en detaylı fotoğrafı oldu.

James Webb teleskobunun yaptığının bir benzerini tarih bilimi açısından bizde yapabilir miyiz? Eldeki verileri analiz ederek tarihsel derinliğe sahip bir fotoğraf elde edebilir miyiz? Bugün bu soruya bir cevap aramaya çalışacağız.

Büyük İtalyan tarihçi Giambattista Vico, başyapıtı Yeni Bilim’de: ”Bu uygar dünya muhakkak suretle insan ürünüdür. Bundan dolayıdır ki onun ilkeleri de keşfedilebilir. Çünkü kendi beşeri zihnimizin değişimlerinde onları bulmak zorundayız.” sözünü kendimize şiar edinerek tarihi anlamaya çalışalım.

Tarihin bize faydası nedir? Tarihin pozitif bilimler gibi kendine mahsus yasaları olabilir mi? Derinlikli bir bakış ile bu tarihsel yasaları biz de görebilir miyiz?

Tarihin yararını anlayabilmek için sağlam bir rehbere ihtiyacımız olduğu açıktır. Bu yazıda bizim rehberimiz antik çağların büyük tarihçisi Polybius olacaktır. Onun çalışmasına kısa bir bakış yapalım.

Polybius’un “Tarihler” adlı 40 ciltlik eseri bir siyaset bilimci tarafından yazılmış ilk ‘evrensel tarih’ olarak nitelendirilir. Polybius, “Roma’nın bir dünya devleti olmasının temelinde Roma anayasası olduğu iddiasındadır. Romanın karma anayasası ve ‘güçler ayrılığı’ ilkesinin en iyi yönetim şekli olduğunu düşünür. Gücün çeşitli kurumlar arasında (senato- consüller- halk meclisleri) paylaştırılarak bir denge oluşturulması gerektiğini savunur.

Polybius, ünlü eserinde tarihin faydasını; “Kötü sürprizlere karşı insanları hazır hale getirmek ve yaşananları sonraki nesillere aktarmaktır. Böylece insanlar, barbarların ani ve beklenmedik saldırıları karşısında cesaretlerini kaybetmezler tersine onlara bu tür kavimlerin gücünün ne kadar kısa ömürlü olduğu ve yine onları imha etmenin ne kadar kolay olduğu anlatıldığında dayanırlar ve geçmişin deneyimlerinden faydalanarak bu durumdan kurtulmanın çaresini bulurlar. Buna örnek olarak Keltlerin tüm Akdeniz havzasına korku salmaları fakat örgütlü olmadıkları için başarısız olmalarını örnek verir. İleride de Roma bir barbar istilasına uğrarsa tarih bilinci olan nesillerin bu örnekten yola çıkarak bunun geçici olduğunu idrak edip cesaretlerini kaybetmeyeceklerini” biçiminde ifade eder.

İzninizle tarihsel derinlik fotoğrafımızın bize gösterdiği bir başka görüntüye de dikkat çekmek isterim: Batı dünyasının kendisinden olmayana ‘ötekileştirici’ bakışının hiçbir vakit değişmediği gerçeğidir.

Alman filozof Hegel’in “Doğuda bir kişi, Yunan ve Roma’da bazıları, Batı dünyasında herkes özgürdür.” düşüncesi Avrupa’da hakim anlayıştır. Batı kendini demokrat olarak tanımlarken, Doğu’yu despotik olarak nitelendirmiştir. Antik Çağda Persler bütün ihtişamlarına rağmen Yunanlıların gözünde barbarlığı ve Doğu despotizmini temsil ediyordu. Aynı şekilde Roma, Akdeniz’deki en büyük rakibi Kartaca’yı tarihten dışlama yoluna gitmiştir. Kartaca’nın bir dizi kuşkulu kanıta dayanan çocuk kurban etme ritüelini kullanarak onu barbarlaştırmıştır. Oysaki aynı dönemde Roma’da gayrimeşru çocuklar sokakta teşhir edilip ölüme terk edilirdi. Bu uygulamanın bir benzeri Sparta’da da mevcut olmasına rağmen ne Yunan ne de Roma’ya kimse barbar suçlaması yapmamıştır. Yeniçağ’da ise Türkler Şark despotizminin örneği haline geldi; “kan içici, zalim Türk” imgesi Batı zihnine yerleşmişti. Şark, Batılı gözünde her vakit despotizmle özdeşleştirildi. Çin uygarlığı dahi bundan nasibini alacaktır. Konfüçyus’un öğretisi Çin devlet yapısının tipik Asya despotizmi resminin çok uzağında “halkın desteğini kaybeden devleti kaybeder” ilkesini benimsemesine rağmen sonuç değişmeyecektir.

Bu tarihsel dışlama siyaseti son NATO toplantısında bir kez daha tezahür etmiştir. Otokrasi ile yönetilen ülkeler ile mücadele vurgusu yapıldı. Özellikle Rusya’nın şeytanlaştırılması (Rus vatandaşlarını lokantalara almama, Dostoyevski-Tolstoy gibi yazarları yasaklama vb.) Çin’in ilk defa düşman kabul edilmesi, İran, Kuzey Kore gibi otokratik devletlerin sürekli ötekileştirilmesi bunun günümüze yansımasıdır. Türkiye için de benzer suçlamaların şimdilik azalmış olması Ukrayna-Rusya savaşıyla ilgilidir.

Geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir.