Habere Güven

Son Dakika Hızlı Haber ve Güncel Gelişmeler

Şanar YURDATAPAN ile hak ihlalleri, siyaset, sanat ve KHK üzerine röportaj

A+ | A-

Sanat kariyerinin haricinde, yılmaz bir insan hakları savunucusu olan, müzisyen söz yazarı Şanar YURDATAPAN, ülkede yaşanan hak ihlalleri, muhalefetin durumu, günümüz sanatçılarının duruşu ve Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK)  Berna KAVAKLI’ya değerlendirdi.

“Türkiye’nin bu kadar kötü bir dönemini görmedim, duymadım, yaşamadım”

Siz, sanatçı kimliğinizin yanında, yılmaz bir insan hakları savunucususunuz. Hayatınız boyunca da bunun bedelini ödediniz. Yasaklanan kitaplar, şarkılar, cezaevleri, hatta yurttaşlıktan çıkarmaya varan baskılar gördünüz. Şimdi biz bunu günümüz Türkiye’sinde OHAL sonrası çıkarılan KHK larda görüyoruz. KHK lar Belki de o hukuksuzluğun vücut bulmuş hali. Siz neler düşünüyorsunuz? Sizin yaşadığınız o baskılarla, bu zamanki baskıları kıyaslar mısınız? Kıyaslanabilir mi?

O daha kötüydü bu daha kötüydü kıyaslaması yapmanın pek bir anlamı yok. Ama, gerçekten de Türkiye’nin bu kadar kötü bir dönemini görmedim, duymadım, yaşamadım. Darbe olsaydı devleti Fethullah Hoca takımı ele geçirecekti, bir çete diyelim. Şimdi de başka bir çete devleti ele geçirdi. Ne fark etti? Ha o ha bu. Çünkü devlet, devlet olmaktan tamamen çıktı. Gerçi devletin ne olduğu, ne olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ama toplumun düzenini sağlayacak, güvenliğini sağlayacak bir organ olduğunu iddia eder kendisi. Hiç değilse öyleymiş gibi göstermeye çalışır. Hiç böyle bir dert yok artık. Resmen bir tek adamın, bir diktatörün, sultanın, ne dediyse onun olduğu bir ülke halindeyiz.

Yine bu sabah haberlerde gördüm; Ankara’daki Yüksel Caddesi’nde, KHK ların yaptığı direnişte, insanları evlerinden gitmiş toplamışlar. Neden, hangi gerekçeyle? Hiçbir gerekçe yok. Anayasada resmen yazıyor ki; silahsız ve saldırısız gösterileri yapmak önceden izin almaksızın herkesin hakkıdır. Şimdi polis geliyor, bu gösteri izinsiz diyor. Ne demek izinsiz gösteri? İzinli gösteri mi olurmuş?

“Bu Toplum bu deli gömleğine sığmaz”

Bir de devleti adım adım ele geçirdi. İlk önce medya ile başladı, yani vücudun sinir sistemini, haberleşme alanını eline geçirdi. Çok şükür az sayıda da olsa internette hala dürüstçe yayın yapan kanallar var. Ama onun da canına ot tıkamak için hazırlıklar yapıyor. Başaramaz, o mümkün değil. Teknik olarak mümkün değil. Tamam kapatır kapatmasına ama, her şeyi kapatır o vakit. Arkadan yargıyı esir aldı, fethetti diyorum ben ona. Kiminin şeklini değiştirdi. İlk önce hakim ve savcılar; eskiden yüksekti şimdi alçaldı, o kurumu tam eline geçirdikten sonra mahkemelerin yapılarını değiştirdi. Yeni kurduğu mahkemeler veyahut yapısı değiştirilmiş mahkemelere kim atayacak oranın hakimlerini. Hakim ve Savcılar Kurulunu işte böyle böyle tam ele geçirdi. Rezalet yani. Hala daha hoşuna gitmeyen kararlar veren heyetler olursa değiştiriveriyor. İki dudağının arasında.

Bu böyle gider mi? Gitmez, bugünün dünyasında zaten gitmez. Türkiye’nin kör topal da olsa 200 yıllık bir geçmişi var ve bu toplum bu deli gömleğine sığmaz. Yerini hiçbir zaman isteyerek bakmayacağı için, bakalım daha neler göreceğiz. Benim en korktuğum şey, bir şekilde bir savaş çıkartması. Sanki savaş yokmuş gibi. Var ama yetmiyor, daha büyük bir şey lazım. Ondan sonra da; canım savaş zamanında seçim mi olurmuş falan demesi. Buna rağmen gitmez.

Efendim siz nasıl bir muhalefet görüyorsunuz böyle bir yönetimin karşısında? 

İki tane muhalefet görüyorum. Birincisi Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olan HDP’dir. Yok sayılıyor, sanki parti değil de onlar bir suç örgütüymüş muamelesi görüyorlar. Rezalet tabii. Ayrıca Cumhuriyet Halk Partisi’ni maalesef muhalefet olarak sayamıyorum. Ne yapacağı belli değil. Habire yalpalayıp duruyor. İkinci muhalefette sivil toplum içerisinden gelen girişimler.  Ama bu yeterli değil.

Bunun politik alana dökülebilmesi gerekli. Selahattin Demirtaş’ın üst üste iki tane önerisi oldu. Bir tanesi geliştirilmiş bir parlamenter sistem üzerine, ikincisi de oraya nasıl varılır, nasıl gidilir, nasıl işbirliği yapılmalı üzerine. Düşünülmüş, çalışılmış öneriler. Aslında yeni bir şey göremiyoruz orada, hep bildiğimiz şeyler. Ama işte siyasetin bunu ciddiye alabilmesi lazım. Umutsuz değilim, ama yakın gelecek içinde korku içerisindeyim doğrusunu isterseniz.

“Toplumsal muhalefetin var olduğu yerde, bazen ummadığınız bir kıvılcım aniden onu patlatıyor”

Sizce toplumsal muhalefette bir ışık var mı? Aslında bu insanlar milyonları oluşturuyor ama çok parçalı, herkesin kendi bagajı var. Nasıl bir araya gelir bu toplumsal muhalefet?

Şimdi toplumsal muhalefetin var olduğu yerde, bazen ummadığınız bir kıvılcım aniden onu patlatıyor. Buna iki örnek; bir tanesini Romanya’dan vereyim. Çavuşesku’nun sonunun başlangıcı olan sahneyi hatırlıyor musunuz bilmiyorum? Bir yerde arkasında generaller  vardı. Karşısında da kendisini alkışlamak üzere toplanmış bir güruh vardı. Orada nutuk atıyordu. Onlar da alkışlıyordu. Sonra bir şey oldu, arkalardan birisi “Yuuuuuh” diye bağırdı. Birdenbire bütün o kalabalık önce bir çalkalandı, hepsi birden yuhalamaya başladılar. Çavuşesku ne yapacağını şaşırdı. Generaller meneraller apar topar gittiler. Birkaç gün sonra da devrildi gitti. Halbuki oraya gidip gelenler diyorlar ki; öyle bir polis rejimi vardı ki, orada yaprak kıpırdamaz.

İşte sosyal değişimler, şeffaf bir bardağa damlayan su damlaları gibi değil. Bardak şeffaf değil. Dolayısıyla suyun düzenli damladığını görüyorsanız, diyebilirsiniz ki, evet taşacak bu bardak. Ama ne zaman, ne şekilde, son damla nerede gelir, bunu tahmin etmek kolay olmuyor.

Ikincisi gezi olayları. Biz buraya kışla istemiyoruz diyen Beyoğlu Sakinleri ile başladı. Ondan sonra ağaçların kesilmesini engellemek, derken, birbiriyle hiç ilgisi olmayan bir sürü insan akın etti oraya. Neden? Çünkü, her konuşmasında, bütün toplum kesimlerini; kadınları ayrı, öğrencileri ayrı, içki içenleri ayrı, alevileri ayrı, o kadar çok aşağılıyor ki ve bunu marifet zannediyor, bununla oy topluyorum zannediyor. İnsanların içinde biriken bu kin, en sonunda bir kıvılcım çakıldığında patlayıveriyor. Onu kanla bastırabildi. Ama böyle böyle patlıyor toplumlar. Böyle bir patlama kimsenin hayrına olmaz. Ama maalesef benim tahminim o bırakıp gitmeyecek katiyen. Çünkü bırakıp giderse sonra her şeyin hesabı sorulacak ondan.

“Devlet diye bir şey varsa benim için var, o bana hizmet edecek, ben ona değil”

Siz 95 yılında Yaşar Kemal’in DGM’de yargılanmasında, “Düşünce Suçuna Karşı Girişim” diye bir sivil itaatsizlik hareketi başlattınız ve sözcüsüydünüz.. İmzacıları 80.000 insanı buldu. Devam ediyor mu? Bir netice alabildiniz mi sivil itaatsizlik eylemlerinizden. 

Gayet tabii. İki defa kanun değiştirdiler. “Basın yoluyla işlenmiş suçlar ertelenecektir” benzeri bir cümlelik kanun yapıyorlardı. İki defa bu oldu. Eski ceza kanununun çok güzel bir maddesi vardı. 162. Madde. Muhteşem bir maddeydi. Şöyle bir şey; “suç sayılan bir şeyi yeniden yayınlamak yeni bir suçtur, yayınlayan, o görüşe katılmadığını belirten bile sorumluluktan kurtulamaz”. Oh ne ala. Özellikle ilk 10 yıl boyunca çok sayıda sivil itaatsizlik yapıldı. Bir insanın düşüncelerinden dolayı başı beleya girdiğinde, o düşüncelerin altına imza atmak, inanmayan insanlar için hoş bir şey değildir. Ama imza atmıyoruz, yayınlıyoruz. Sonradan yeni ceza kanunda bu maddeyi attılar.

İşte sonuçta Türkiye’deki devlet yapısı ile baş etmek pek kolay bir iş değil. Çünkü çok köklü bir yapısı var. Cumhuriyetten çok öncesinden beri gelen. Bir de insanlar da hala o padişahlık dönemi alışkanlığı, yani teba mantığı var. Devlet büyüktür, babadır… Dolayısıyla bunun aşılması, bağımsız bir yurttaşın, devlet diye bir şey varsa benim için var, o bana hizmet edecek, ben ona değil mantığı, mücadeleler sonucunda yavaş yavaş oluşuyor. Daha o konuda alınacak çok yolumuz var.  Yani Erdoğan gittikten sonrası içinde tehlike bitmeyecek, devletle kavgamız devam etmek zorunda, ta ki devlet bize hizmet etmek zorunda olduğunu idrak edene kadar.

“Erdoğan’ın ödü kopuyor, gerçekten ödü kopuyor”

Şu an, anayasal haklarını kullanamayan, cezaevlerinde onbinlerce insan, hastalar, bebekli anneler var. Yurtdışına gitmek zorunda kalmış olanlar… Bileşenleriyle milyonları bulan bir mağduriyet söz konusu. Siz de birçok baskı yaşadınız, ülkenizi terk etmek zorunda kaldınız. Hukuk çerçevesinde haklarını arıyorlar ama seslerini de çok fazla duyuramıyorlar. Daha çok mütedeyyin bir kesim bu kesim. Ne tavsiye edersiniz bu insanlara?

Siz de, biz de, ben ve birlikte çalıştığım arkadaşlar da, küçük de bir grup sayılmayız. Evet ne de olsa bir aydınlar kesimiyiz. Ama onların sesini duyurmaya çalışıyoruz ve çalışmalıyız. Ne  diyebilirim onlar için. Herkese diyeceğim aynı şey “hukuk”.  Kanun demiyorum bakın, Hukuk bizim üzerine basabileceğimiz ve üzerinde durabileceğimiz yegane zemindir. Bundan ayrılıp başka bir yol aramaya kalktığınız vakit, ister istemez bir suçun ağırlığı üzerinize gelmiş oluyor. Hukuku temel alarak mücadelemize devam etmeliyiz. Çünkü karşı tarafın dayanağı yok. Karşı tarafın dayanağı sadece elindeki gücü. O güç de o kadar büyük değil. Zaten Erdoğan’ın ödü kopuyor, gerçekten ödü kopuyor. Her halinden görüyoruz. Bahçeli ile birbirlerine demediklerini bırakmamışlardı. Ne onları birleştirdi, “beka”. Ama Türkiye’nin bekası değil, kendi bekarları. İkisi de gördü ki olmayacak bu iş, gidiyoruz güme. İkisi can ciğer kuzu sarması oldu birden. Buna rağmen hala oyları düşüyor.

Çünkü siz istediğiniz kadar bütün kiliseleri cami yapın, gidin orada petrol bulun, ne yaparsanız yapın önünde sonunda insanların kararını verdiği nokta çarşı pazar olacaktır. Eğer ekonomiyi yönetemezsiniz ki; mirasyedi gibi Türkiye’nin her şeyini harcadı, hala da bitiremedi, her şeyine el koyuyor. Buna rağmen halledemiyor ekonomiyi. Bu şekilde gidemez, gayet tabi o gitmediği için de oyları düşecek. Tek çaresi seçimi yaptırmayacak bir çözüm bulmak. Onun adı da savaş.

“Toplumsal hareketler güçlendiği zaman, bu ister istemez sanata ve sanatçılara da yansıyor”

Sizin kuşakta toplumun nabzını tutan, haksızlıklara hukuksuzluklara karşı sanatını bir direnç yapan sanatçılar vardı. Onların yaptığı sanat eserleri, şarkıları yasaklanıyordu belki, ama eski kuşak sanatçılar daha mı duyarlıydı?

Her zaman için öyle sanatçılar da oldu. Sayıları çok azdı ve hayatları da karartılıyordu. Ruhi Su’ya yapıldığı gibi, Nazım Hikmet’e yapıldığı gibi. Fakat toplumsal hareketler güçlendiği zaman, bu ister istemez sanata ve sanatçılara da yansıyor. Sizin dediğiniz dönemlerde Türkiye’deki işçi hareketleri giderek güçleniyordu. Sol düşünceler halka yayılıyordu. Bu, sanata da yansıyordu doğal olarak. Şimdiki bu atmosfer içerisinde çok daha az sayıda sanatçı kalmıştır, ama az sayıda da olsa olur. Zamanında Sebahattin Ali varmış, Nazım Hikmet varmış, Behice Boran varmış. Nazım dışarı gitmek zorunda kaldı, Sebahattin Ali’yi öldürdüler Ama onların isimleri yaşıyor. Onları öldürenler kaçırtanlar.  Eh işte…Tek kelime ile Devlet.