“Sistem dışı farklılık korkutucudur,çünkü sistemin hakikâtini, göreliliği...

“Sistem dışı farklılık korkutucudur,

çünkü sistemin hakikâtini, göreliliğini,

kırılganlığını, ölümlülüğünü açığa çıkarır.[1]

Ezilenler sömürülen, horlanan, kaybettirilenlerdir. Ezilen olmak kadar, ezilenlerden yana saf tutmak da zordur, zorludur.

“Ezilenler” derken; Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’nin ezilenleri “iyi” oldukları için kaybetmek zorunda olanlar ile kaybetmeyi kendi seçenler olarak ikiye ayırmasının[2] ötesinde; “Zorbalar beni dün bağışladılar. Onların gözünde bir cani olmaya çalışmazsam eğer, suç ortaklığı etmiş olurum,” kesinliğiyle Gracchus Babeuf (François-Noël Babeuf)’ün, “Sınıf çatışmasının özünü incelerken, bunun sömürmeye dayandığını görüyor: Bu sömürme halkı sülük gibi emen küçük bir azınlığın işidir. Bir yanda, her şeyi üreten ama yoksulluk içinde kıvranan büyük bir kitle, öte yanda, ‘elini hamura dokundurmadan’ gül gibi yaşayan bir azınlık,”[3] diye betimlediği hakikâtten söz ediyorum…

Ya da Eduardo Galeano’nun, “Konuşmamızı yasaklar, eylem yapmamızı yasaklar, var olmamızı yasaklar… Köleliğin yazgımız, çaresizliğinse huyumuz olduğuna inandırır,”[4] saptamasıyla tarif ettiği zulmün “kurbanları”dır anlattığım…

Veya “Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim./ Varsınlar hainler gizlesinler/ soğuk bir taş altında./ Dürüstçe yaşadım ben,/ karşılığında yüzüm/ doğan güneşe dönük öleceğim,” dizelerini haykıran Kübalı ozan José Julián Martí’dir…

* * * * *

Ezilenlerin ezilenlerden yana saf tutanlarla kötülüğü engellemek için yanyana gelmeleri, karşı koymaları, karşı çıkmaları “ötekileştirilme”nin nihayete erdiği başkaldırı momentidir ki, buraya kolay kolay ulaşılmaz…

Yaşanması, ödenmesi gereken bedeller vardır ve bunun adı da “Direnmek”tir!

Saldırıları savuşturmak, pes etmemek, bertaraf etmek, yerinde kalmak, pozisyonu korumaktır direnmek…

Egemenlerin “ötekileştirme” terörüne karşı durmaktır…

Bir terör aygıtı olarak ötekileştirilmek egemenlerin toplumları bir arada tutmak için kullandığı bir baskı aracıdır; çoğu zaman da ırkçılıktan beslenir…

Yani Jerzy Kosinski’nin, “Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üzerinden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı birden, kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı,”[5] satırlarındaki oyulan gözlerin, yıkanan beyinlerin vahşetidir.

Elbette “Ezilenler ebediyen ezilen olarak kalamaz. Günün birinde içlerinde özgürlük arzusu yeşerir,” diyen Martin Luther King ile “Ezen hiçbir zaman özgürlüğü gönüllüce vermez, onu ezilenler talep etmelidirler,” notunda Martin Luther King Jr.’un işaret ettiği üzere…

Ancak şunu da itiraf etmeden geçmeyelim: “Zorbalara dünyayı avuçlarında tutma gücü veren şey, herhangi bir ahlâki değer ölçüsü değil, ezilenlerin korkaklığıdır,” diyen Panati Istrati hiç de haksız değildir!

Lakin sanattan siyasete başkaldırı, tam da sözü edilen korkuyu aşmak için vardır.

Egemen korkuya başkaldırmayan sanat da, siyaset de “lafı güzaf”tır.

“Est sularus oth mithas/ Onurum hayatımdır,” kararlılığıyla taçlanmış başkaldırı sanata da, siyasete de Paul Klee’nin, “Hızla çarpan yüreğimiz bizi aşağıya, derine, kaynakların tümüne doğru sürükler”; Louis Ferdinand Celine’in, “Değer taşıyan tek hikâye vardır, o da bedelini sizin ödediğinizdir,” saptamalarıyla anlamlandırılabilir…

* * * * *

Tam da işaret ettiklerimizle uyumludur, “Ve ben şairim/ Namus işçisiyim yani, yürek işçisi/ Korkusuz, pazarlıksız,” dizeleriyle Ahmed Arif’in tarif ettiği…

Elbette! Şair dediğin nedir ki, tutkulu bir mücadeleden başka?

Arapça’da “Sha”ir; “Bilen kişi” anlamına gelirken, hissettirdiği kadar vardır şiiriyle şair; aşkla yazıp, yaşayan/ yaşatan tutkularıyla

Aşık, çocuk, vurgun düş işçisidir; kimsesiz deniz feneri/ kimsesidir.

“Şair” deyip geçmeyin!

Edip Cansever’in, “Bir duygu avcısıdır şair… Bir görme ustasıdır o... Bir kırık ses, iki ağzı keskin bir bıçak ve alın kırışıklığında saklı bir hazla, her bir ayrıntıdan yeni bir bütün çıkarır”…

“Yetinmesiz bir serüvenci...” “Anlamı sesin kantarında tartan atardır...” “O bir aşk dervişidir, aşkı diri tutmak için lokma lokma yüreğini yiyen”…[6]

Cahit Sıtkı Tarancı’nın, “İnsanlar, kendi dar pencerelerinden bakarlarken hayata, şair damdan bakar dünyaya”…

Cemal Süreya’nın, “Şiir sadece şiir deneyi değildir; bütün bilimler üstüne, sanatlar üstüne, tarih üstüne, siyasa üstüne, felsefe üstüne, gelenekler ve görenekler üstüne kısacası bütün bir hayat üstüne “bileşik” bir duygu ve düşünceye yükselmiş olması gerekir şairin”…[7] “Sadece şiir yazarak ve şiir okuyarak şair olunmaz. Şiir hayatın köpüğüdür. Çağın, hayatın, bütün bilgilerin... Şiir için hayat deneyimi gerek, düşünce, iletişim gerek, her şeye uzanmak gerek...”[8]

Metin Altıok’un, “Şair nesnel gerçekliği bozar, değiştirir, hatta ona ters düşer. Olmayacak şeyleri öldürür, görünmeyeni görünür kılar, duyulmayanı duyurur”…

Elias Canetti’nin, “Şair abartıdan beslenir.” “Şair odur ki, karakterler yaratır, kimsenin inanmadığı, ama kimsenin de unutmadığı,” notunu düştüğü şair: Filozof, “Şu dikenlere bak!” dediğinde, güle dönüp, “Nerde dikenlerin?” diyendir.

İşçidir, aykırıdır, boyun eğmeyen, teslim alınamayandır; şairin vurduğu yerde gül biter.

Kelimelerle düşlerde gezinip, resimleri boyarken, hissettiren O, kelimelerin büyücüsüdür.

Kolay mı? Şair çağın tanığıdır, tarafıdır. Hayat deşifre edendir.

Bir acı, bir heyecan, bir çığlıktır yürekten, yüreğe… Yani, zamansız zamanların insanıdır; ölüme inanmayanlardandır; yaşamayı yazmanın önüne koyan cürettir.

Mahpus yatmamışı, sürgün edilmemişi, sefaletten sefalete koşmamışı, feleğin çemberinden geçmemişi hakiki değil, sahtedir.

Bir şairin şiirlerine hayat veren yegâne şey kavgasıdır.

Özetin özeti: Jean Paul Sartre’a, “Şiir bir kaybeden kazanıyor oyunudur; ve gerçek şair kazanmak için hep kaybetmeyi seçer”; Paul Eluard’a, “Şair esinlenenden çok, esinleyendir,” dedirten şair düş mimarıdır; uzakları yazandır; kelamdan tasarruf eden haykırıştır; dayatılan oyunun kurallarını değiştirendir; yağmurdan söz etmek yerine yağmuru yağdırandır; bulduğunu değil, umduğunu sevendir; karanlıkta görebilen, karanlığa gökkuşağı çizebilendir.

* * * * *

“Hiçbir zaman okuyucularının beklentilerine teslim olmadı. Bunun yerine okurlarını, yeni şiirsel konu ve biçimlere doğru maceralara katılmaya davet etti. Her ne kadar ‘Filistin’in ulusal şairi’ olarak değerlendirilse de Yunan, Roma, İran, Yahudi, Süryanî, Kenan, Sümer ve Osmanlı tarih ve mitolojisinden de yararlandı. Hayatı boyunca on düzyazı kitap ve düzinelerce şiir kitabı yayımladı. 1996’da şair Helit Yeshurun’a verdiği bir röportajda, her şiirin kendi başlangıcını yarattığını ve ‘dünyayı yeniden inşa ettiğini’ ifade etti,”[9] diye tanımlanan Filistinli Mahmud Derviş onlardan biriydi…

Altı yaşında evinden atılan, Beyrut’un yanışını gözleriyle görüp, içi burkulan Lenin ödüllü Filistinli şairin yaşadığı köyü Siyonistler yerle bir etmiş ve on binlerce Filistinli gibi O da kendini Lübnan’da mülteci kampında bulmuştu.

“Çocukluğum, tüm halkımın dramıyla ilişkili olarak, kişisel dramımın başlangıcı oldu. 1948 yazının o gecesinde, dingin bir köyde atılan mermiler ayırım gözetmedi. Altı yaşındaydım, zeytinliklere, sonra dağlara koşar buldum kendimi, bazen yalınayak, bazen yere kapaklanarak. Korkuyla ve susuzlukla geçen kanlı bir geceden sonra, Lübnan denen ülkede bulduk kendimizi,” diye aktardığı çocukluğundan başlamak üzere, memleketinden sürülmüş olmanın acısını anlattı şiirlerinde.

Arap şiirinin epik ve lirik kaynaklarıyla beslenen şiirler yazdı. Şiirlerinde halkın çektiği acıları en dramatik şekliyle yansıttı.

Otuz dile çevrilen şiirleri bütün dünyada çok ilgi gördü. ‘Beyrut Kasidesi’[10] başlıklı yapıtı da 2002 uluslararası Nâzım Hikmet şiir ödülüne layık görülmüştü.

Mahmut Derviş’in şiirleri bestelenmiştir. Bunların en önemlisi Marcel Khalife’dir. Özellikle ‘Filistin Ulusal Marşı/ Neşîd El-İntifada’ başta olmak üzere birçok Arap ezgisi Mahmut Derviş’in kaleminden çıkıp, Marcel Khalife’nin üstün yorumuyla hayat bulmuştur.

Çok iyi bir şairdi, sesi yakındı, acıları tanıdıktı. Sadece Filistin’in değil, şiirin vicdanıydı.

Kolay mı? Beyrut’taki Filistin Kampı Tel Zaatar Lübnan iç savaşı sırasında iki ay kuşatma altında kalmıştı. Filistinliler güç koşullar altında kuşatmaya karşı direnmişlerdi. Arapça’da “Kekik Dağı/ Tel Zaatar” direnişinin sesi soluğuydu O: “Ben Arap Ahmet’im/ Dedi/ Ben kurşunlar/ Ben portakallar/ Ve düşler./ Benim çadırımdır Tel Zaatar

Ben Arap Ahmed/ Gelsin kuşatmacılar!/ Benim kal’am gövdem/ Gelsin kuşatmacılar!

Ateş hattıyım ben/ Kuşatacağım onları/ Çünkü göğsüm/ Sığınaktır halkıma/ Gelsin kuşatma!

Her dizesi Siyonistleri kudurtan O; bir İsrail askerlerinin Filistinli delikanlının kemiklerini taşlarla kırdığını görüntüleyen karelerin ekranlara yansıdığında yazdığı “Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var,” mısrasıyla dilimize destan oldu.

Edward Said’in Filistin’in en görkemli ve zeki şairi diye betimlediği, vatanını önce dilde inşa etmeye çalışan, acıları, kelimeleri bize tanıdık bir şairdi.

“Başkalarını düşün: Kahvaltını hazırlarken düşün başkalarını. Güvercinlere yem vermeyi unutma. Başkalarını düşün savaşırken, barış isteyen ötekileri. Su faturanı öderken, düşün sadece bulutlardan su içenleri. Eve giderken, kendi evine, çadırda yaşayanları düşün. Uyurken ve gezegenleri sayarken baş koyacak bir yastığı olmayanları… imgelerle özgürleşirken sen, konuşma hakkı gasp edilenleri düşün. Ve uzaktaki ötekini düşünürken kendini düşün ve de ki: Keşke bir mum olabilsem şu karanlıkta,” diyen O; ‘Meydan Okuyorum’ başlıklı dizeleriyle belleklerde kalıcı bir yer edinmişti: “Şiir kandır,/ Şiir göz yaşı,/ Yazılır tırnaklarla,/ Yazılır gözlerle,/ Yazılır bıçaklarla…/ Ben şiiri haykıracağım/ Zindanlarda”…

Ayrıca “Bütün şairler Filistinlidir,” diyen Mahmud Derviş lirik, bir o kadar da epik bir dille; “Yaramın üstünde yürümeyi öğretti bana celladın bıçağı/ Yürümeyi, hem de yorulmadan Direnmeyi öğretti, direnmeyi,” dizelerini kaleme alandı.

Malûm “Kalbimi taşıyabilmek için ellerini istiyorum,” dizeleri de Onundu…

* * * * *

Şiirleri doğa, direniş, rüzgâr, özgürlük, umut ve başkaldırı kokan Şêrko Bêkes’te onlardandı.

1940’da Süleymaniye’de doğdu. Kürt şairlerinden Faiq Bêkes’in oğluydu. “Evimizde çıra ve mum yoktu, şiirle aydınlanıyorduk” sözleriyle tanımlardı çocukluğunu.

Babasının ölümünden sonra zorlu bir gençlik dönemi yaşadı ve 15 yaşındayken Komünist Parti’de siyasi faaliyetlere başladı. Onun deyimiyle, edebiyat ve şiir, “Her zaman hem birinci hem de ikinci sırada” geliyordu. 26 şiir kitabı vardı. Ve “Benim yaşamımın kahramanı annemdir,” derdi.

Sarsıcı dizeleriyle “Li iranê/ Çar zarokên/ Faris/ Tirk/ Ereb û Kurd/ Wêneye mêrikekî cêkırın/ Yekem, şerê wî/ Duwem, lasê wî/ Sêyem dest û piyê wî/ Çarem çek danîn şer milê wî// İran da/ Dört çocuk/ Fars/ Türk/ Arap ve Kürt/ Bir adam resmettiler/ İlki, başını/ İkincisi, bedenini/ Üçüncüsü, ellerini ve kollarını çizdi/ Dördüncüsü, omuzuna silahlar koydu,” haykırışıyla müsemma O; aynı zamanda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Kültür Bakanlığı’ndan istifa ederken; “Şiirimin tek bir dizesini otuz bakanlığınıza değişmem,” diyendi.

* * * * *

Bir de Ahmed Arif’in okuldaşı, arkadaşı ve ‘Remo ve Salo’ (1979), ‘Vay Gözüm’ (1981), ‘Remtelebe’ (1982), ‘Koca Ülke’ (1983), ‘Arif’in Kızı’ (1987) ile hafızalarda yer edinen Veysel Öngören şiirin iki ana damardan (destan ve maniden) beslendiğini savunurdu. O destandan yanaydı:

“Hiç kimse alamaz hayatı/ Satılmış acı, satılmış et/ Ve kör bir duvara heder olan gençlik tüketmiyor hayatı./ Nüfusta kayıtları vardır, işyerinde sicilleri/ Uykuları ve sesleri vardır./ Biliyorlar bir muhasebesi vardır ki onların/ Orada hayat hesabını tutuyor onların.”

Bir duruş adamıydı Veysel Öngören. Edebiyatın su başlarını tutanlara ve suyu bulandıranlara karşı duruşu hiç değişmedi. O sonuna kadar teslim olmadı. Bıraktığı miras ve mesaj, bir söyleşide kullandığı cümlede özetlenebilir: “Teslim olmamak her zaman mümkündür.”[11]

Şairin, ‘Halkım’ şiirinden bir bölüm duyarlılığını da net biçimde yansıtıyordu:

“O gencecik bir adamdır herkes gibi/ O gencecik bir adamdır kanıyla büyüten çiçekleri/ Halkım/ Sen koru onu”…

* * * * *

Sonra da ‘Rüzgâr ve Gül İklimi’ (1988), ‘Bırağızdan’ (1989), ‘Hatıradır, Yak Bu Fotoğrafı’ (1995), ‘Aşkkıran’ (1997), ‘Kekemece’ (2000)’deki şiirleriyle Mehmet Çetin’in onlarca şiir çalışması Grup Munzur, Grup Kızılırmak, Ferhat Tunç tarafından bestelenerek seslendirilen Mehmet Çetin…

O; ezilenden, emekten, özgürlükten yanaydı. Bir söyleşide: “Baştan beri tarafım. Taraf olmanın şiirini, öyküsünü, yazısını yazmaya çalışageldim hep… Dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. Böylesi bir yıkıcılık var. Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik.”

Mehmet Çetin tüm zorluklara karşı direndi. Eğilmedi ve bükülmedi: “Uyandığımda yalnızlıktı yanı başımda/ Eyvah dediğimdi sana anlatamadığım/ Gelip gülümseyişin, günaydın deyişin/ Sabahtır kırık dal sabahtır yıkık duvar/ Eğilmeyişin, tutsak yalnızı öpmeyişin”

Kolektif olanı, ortaklaşmayı ve paylaşmayı severdi. Başkalarının kederi Onun kederi, dünyanın, her canlının derdi Onun derdiydi:

“Ki insan boğazlanır insanlık adına/ foklar ağaçlar sular ve balıklar da/ Aşklar boğazlanır ol dünya aşkına/ kuruyan dere yatağı yaz sıkıntısı… Bahar gelir yaz açar ölürüm sonra/ Büyür o yeryüzü kekemen hatrına.”[12]

Mehmet Çetin, bizi bırakıp gitmeden önce; “İyi bir hayat yaşadım ben, üzülmeyin” demişti. Ama benden geriye ne kalsın diye sorarsanız ‘yazdığım en güzel şiir hayatımdı’ demek isterim,” diyerek hayatına direnç katan mottosunu fısıldamıştı: “Biz çıktığımız dağdan inmedik daha.”

O, bir ütopyacıydı. Bir düşbazdı, düş yoldaşıydı.[13]

* * * * *

“Ben; sessiz ve derin bir halkın çocuğuyum... Yalnız sessizlik değil; genel olarak, korkusuzluk da halkımın en belirgin özelliği...”

“Bu korkusuzluğu, soya çekim yasalarından çok; devrimci öğreti, devrimci bilinç ve kavga koşullarına borçluyum!”

“Haksızlığa, hakarete dayanamıyorum. Türk Siyasî Tarihi’nin işkence görme rekorunu kıracak kadar zulüm görmeme budur sebep!”

“Bir daha dünyaya gelsem aynı hayatı, daha ustaca ve korkusuz yaşarım. Ama bu sefer seni tanımakta gecikmem,” derdi O…

‘Hasretinden Prangalar Eskittim’den tutun da ‘Ay Karanlık’, ‘Terketmedi Sevdan Beni’, ‘Leylim ley’ hangimizin aşk acılarına ortak olmadı ki?

Şairdir Ahmed Arif usta, namus işçisi yani yürek işçisi. Açlık, susuzluk, tütünsüzlük, zincir, hasret... Ama ille de ötekinin onu terk etmeyeceğine güvendir; dirençtir…

İş bu nedenle de “Bunlar, engerekler ve çıyanlardır,/ Bunlar, aşımıza, ekmeğimize/ Göz koyanlardır,/ Tanı bunları, tanı da büyü…”

“Dayan kitap ile/ Dayan iş ile./ Tırnak ile, diş ile,/ Umut ile, sevda ile, düş ile/ Dayan rüsva etme beni…”

“Seni anlamak, seni sevmek/ mühim ve aziz bir iştir./ Zor da değil hâlbuki,/ ama insan olmak lâzım…”

 “Vurun ulan, vurun,/ Ben kolay ölmem./ Ocakta küllenmiş közüm,/ Karnımda sözüm var./ Hâldan bilene...”

“Ümit, öfkeli ve mahzun./ Ümit, sapına kadar namuslu…”

“Nerede bir can ölse,/ oralı olur yüreğim./ Olmalı zaten./ Olmazsa insan olmaz yüreğim...”

 “Nerede olursan ol,/ İçerde, dışarda, derste, sırada,/ Yürü üstüne üstüne,/ tükür yüzüne celladın,/ Fırsatçının, fesatçının, hayının,” diye haykırır dizelerinde…

Kolay mı? O “33”lerin şairidir.

Otuz Üç Kurşun şiirinde konu ettiği olay, dramatiktir.[14] Otuz Üç Kürt köylüsü, mahkeme kararı olmadan asker tarafından kurşuna dizilir. Aslında ortada bir olay da yoktur. Çeşitli bahanelerle gözaltına alınmışlardır. Bir kısmı tutuklanır ve otuz üç kişi serbest bırakılır. Bu serbest bırakılanlar General Mustafa Muğlalı’nın emri ile kurşuna dizilir.

Bu şiir daha yayınlanmadan dilde dile dolaşır. Ve daha yayınlanmayan bu şiir yüzünden Ahmed Arif gözaltına alınır. Ahmed Arif şöyle anlatır Refik Durbaş’a: “İşte bu “Otuz Üç Kurşun” şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni. Gece sabaha kadar dövdüler. “Oku” dediler, okumadım.

- Kaç yılları?

- 1950 ya da 1951.

- Şiir bir yerde yayımlanmış mıydı?

- Hiçbir yerde tek satır çıkmış değil. “Oku” dediler ya, inat ettim. Ne hakkınız var. Küfür edip dayak attılar sabaha kadar…”[15]

İşkence ve dayaktan sonra Ahmed Arif’i bir duvardan çöplüğe ölü diye atarlar. Sabaha kadar orda baygın yatan Arif’i çöpçüler bulur ve kurtarır. Bu, şiir için Arif’in gördüğü son işkence olmaz, 1952’de bir kez daha tutuklanır, işkence görür. Ahmed Arif de annesine anlatır: “Yahu ana dedim sen bilsen bu şiir yüzünden neler geldi başıma… Ne dayaklar yedim, ne acılar çektim.”[16]

Lakin çektiği acılara, ödediği diyete değer, hakkını verdiği şiir…

Ahmed Arif: Bir kuş tüyü hafifliğinde, ölümsüz bir şiir deryası... Kırmızı, ak ve esmer... Memeleri bereketli ve serin... Nazlı filintası şiirimizin... Söz’de töz, yürekte köz olan mısranın haysiyeti. Bir başına, korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş... İlan-ı aşk makamında... Su içmez her damardan. Alışık zehrine çaresiz kalmaların. Yine de pamuktan ak, köpükten yumuşak. Su gibi berrak. Pırıl pırıl. Sebil...

Halkının “mazlum ve gariban” şairi. Bir bilge, yoksa akıl işi değil, acının dediği dedik olduğu yerde. Orda Sansaryan Han’larında dost, düşman ve dağları yerli yerine koymak. Sevda vurgunu, zindan karasında ebemkuşağı olur gözbağı... Al-yeşil bahar olur, bir aşiret kızının sarı saçları... Düşer aklına, eşkini hovarda, kıvrak seklavi kısrak...

Ahmed Arif şiirindeki özne, bildik anlamda savaşan, kurşun atan, kılıç sallayan bir özne değil, daha çok baskı altına alınmış, hapsedilmiş, hakları ve özgürlükleri kısıtlanmış bir mazlumdur. Ama bu özne teslim olmayı asla düşünmeyen, dayatan ve direnen bir kişiliktir...

Cemal Süreya’nın deyişiyle Ahmed Arif’in şiiri, “Yaralıyken de arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir”…[17]

Evet “yürek işçisi” şairdir Ahmet Arif; şiiri boyun eğmez şiirdir. Çünkü O; tıpkı şiiri gibi boyun eğmezdir. Ece Ayhan anlatır. Ahmed Arif yayıncısıyla görüşmeye gider. Patron masasında oturmuş ve şaire hava atmaya yeltenir. Yayınevi patronuna bir sözü vardır şairin, “Biz böyle masalar çok gördük.” Ahmed Arif böyle masaları, böyle devletleri çok görmüştür. Daha üniversite öğrencisiyken tutuklanır, işkence görür. Hücredeyken dağlarına bahar geldiğini görür, dağlarını seyreder. Üstelik görüşmecisi yeşil soğan göndermiştir. Gam değil gerisi.[18]

Kimse inkâr edemez: “Büyük şairdir Ahmed Arif, Şiirin ruhuna mührünü basmış, imzasını atmış bir şair” diyen Şair Hicri İzgören, “Onun şiirleri her dem duygu dünyamızı zenginleştirdi,” deyişiyle tamamlarken sözlerini, Şükrü Erbaş da, şiirlerini büyük yapan temel özelliğinin, halkın sorunları ve acılarına eğilmesi olduğunu söylüyordu..

“Yürek işçisi” edasıyla yazdığı toplumcu şiirleriyle Ahmed Arif’in örnek aldığı Dadaloğlu’ndan Yunus Emre’ye, Karacaoğlan’dan Pir Sultan’a şiirlerindeki göndermelerin isyan inadı olduğunu malumken; dizelerindeki ritim yapısının, ezgisinin debisinin gücünü sevdadan, inançtan, haklılıktan alan aykırı sesti.

TKP’liydi, aşıktı…

Ahmed Arif’in sevdası Leyla Erbil’di. Biliniyor: Erbil’e yazdığı mektuplar kitaplaşırken; aşk şiirlerinin kime yazıldığı belli oldu. Ahmed Arif’in mektupları bize Leyla Erbil’in şairin sadece ruhsal dünyasından değil, entelektüel dünyasında da önemli bir yer tuttuğunu gösterir; 1954’ün serin bir bahar akşamı Leyla Erbil’e yazdığı mektupta “Küçüğüm, sevgilim, imzası martıdan sıcak, uçan uzak martılardan daha sevimli, imzası uçan kuş, kendisi insan sevgilim” diyen Ahmed Arif, şiirin ötesinde mektuplarıyla da edebi dağarcığımızda derin yaralar bıraktı. Zira Arif’in kaleminden ak kâğıda düşen her iz, estetik derinlik ve zulme karşı bir duruş taşır.

Bu yüzden olsa gerek; Cezayirli devrimci Cemile Buhayrad’a yazdığı mektupta şöyle diyecektir; “Ben, bu kahrolası yazıya oturanda, senin idamın için hazırlıklar yapılıyordur. Karşında Lejyon’dan bir manga… Dünyamızı, hayatı, bir solucan kadar olsun, anlamaktan, sevmekten korkanların mangası. Onlar, hep öyledirler. Silâhı, insan avını zulmü severler. Kim bunlar? Kimlerin soyundan inip gelirler?”.

O Cemile Buhayarad ki, çocukluk yıllarından beri Fransız işgaline karşı direngen tavrını koruyan, kendisine idam cezası verildiğinde, mahkemede kahkaha atan Cezayirli bir genç kadındır.

Ahmed Arif Ona yazdığı mektubuna; “Bir adını biliyorum, bir de yaşını… Yüzünü görmedim ya sen yaşta kız kardeşim var. Mutlak ona benzersin. Başkaca düşünemem. Sen Cezayir’den bir can’sın, ben Türkiye’den. Ayrı suların, ayrı toprakların çocuklarıyız ama kardeşiz” satırlarıyla başlarken[19] ezilenlerin şairi olduğunu ortaya koyar.

* * * * *

Şeylerin eylemler olduğunu söyleyen Stoacılar, bir şeyin sınırının onun eyleminin sınırı olduğunu hatırlatır bizlere. Egemenleri korkutan şairlerin şiirlerini var eden de eylemleri, ezilenlerden yana saf tutan eylemleridir. Şiir eyleme dönüşür ezilenlerin isyanında dilden dile dolaştıkça…

İyi ki vardılar; iyi ki yolumuzu aydınlattılar.

3 Nisan 2021 14:16:32, İstanbul.

N O T L A R

[*] Güney Dergisi, No:97, Temmuz-Ağustos-Eylül 2021…

[1] Rene Girard.

[2] Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, Ezilenler, çev: Nihal Yalaza Taluy, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2008.

[3] Gracchus Babeuf, Devrim Yazıları, çev: Sabahattin Eyuboğlu-Vedat Günyol, Çan Yay., 1964, s.20.

[4] Eduardo Galeano, Kucaklaşmanın Kitabı, çev: Nihal Yeğinobalı, Can Yay., 2017.

[5] Jerzy Kosinski, Boyalı Kuş, çev: Aydın Emeç, E Yay., 1980.

[6] Şükrü Erbaş, İnsanın Acısını İnsan Alır-Duygu Avcısı, Everest Yay., 4. basım, 2004, s.85-86.

[7] Cemal Süreya, Günler, 187. Gün, YKY, 2. baskı, 2002, s.91.

[8] Cemal Süreya, Güvercin Curnatası, YKY, 2 baskı, 2002, s.220.

[9] Marcia Lynx Qualey, “Şiiriyle Filistin’e Bayrak Oldu”, Cumhuriyet Kitap, No:1591, 13 Ağustos 2020, s.8.

[10] Mahmud Derviş, Beyrut Kasidesi Gölgeyi Yüksekten Övmek, Alkım Yay. 2003.

[11] İzgören, “Öncü Geyiğin Ardında”, Yeni Yaşam, 1 Ekim 2020, s.11.

[12] Hicri İzgören, “Düş Yoldaşım… Ah Kekê”, Yeni Yaşam, 12 Kasım 2020, s.11.

[13] Nesimi Anday, “Bir Düş Kuramcısı Olarak Şair Mehmet Çetin”, 25 Kasım 2020… https://www.gazeteduvar.com.tr/amp/bir-dus-kuramcisi-olarak-sair-mehmet-cetin-haber-1505419

[14] Başlangıcı, İran sınırından Türkiye’ye girerek hayvan çalanlar olduğuna dair bir habere dayanıyor. Hadise başta “sivil” yollardan hâlledilmeye çalışılıyor ancak çözülemiyor. Özalp kaymakamı Hilmi Tuncel’in himayesinde “görev”e başlayan kimi çetelerin olaya el koyması gerginliği artırıyor zira bu çeteler sınırı geçerek iki bin koyunluk bir sürüyü Türkiye topraklarına getiriyor. Tuncel’in bu sürüyü iade etmemesi üzerine İran tarafındaki aşiret reislerinden Mehmedi Misto, Özalp’a geliyor ve 500 koyunla dönüyor. Genelkurmay, bu noktada devreye giriyor: 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın katliam emrini vermesi, son nokta.

Kaymakam Tuncel’in orduyu çağırırken bahanesi enteresan: “Rus askerleri sınıra dayandı.” Kendi başarısızlığını bir yalanla örtmeye çalışıyor. Sonradan yaşanan gelişmeler biraz da bunun ışığında gerçekleşiyor. Aralarında bir kadın ve 11 yaşında bir çocuğun bulunduğu 33 kişi, biraz da sınırın öte tarafında beklediği söylenen “düşman”a gözdağı vermek üzere gözaltına alınıyor. İçişleri Bakanlığı tarafından olayı kontrol etmek üzere gönderilen (sonrasında Ankara Valiliğine atanan) müfettiş Mehmet Avni Doğan, konuştuğu tutukluların suçsuz olduğuna hükmederek Muğlalı’nın emrine itiraz ediyor ancak engelleyemiyor. Müfettişi tehditlerle susturan Muğlalı, köylülerin casusluk yaptığını söyleyerek katliam emrini uygulamaya koyuyor. 33 kişi, 28 Temmuz günü [kaynakların bazılarında 30 Temmuz olarak geçer] Yukarı Koçkıran köyü sınırındaki Sefo Deresi mevkiinde iki müfreze tarafından kurşuna diziliyor. Kimi kaynaklarda kurşuna dizilenlerden birinin hadise esnasında kaçıp kurtulduğu yazılı ama bu, doğrulanmış bir bilgi değil. Kaynakların bir kısmı, bu kişinin, gözaltına alınanlar arasında bulunan tek kadın olduğunu ve görevliler arasında bulunan Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç’in “Türk askeri kadına ateş etmez” diyerek onu kurtardığını yazıyor.

Yaşananlar bir yana, hadiseye dair en büyük utançlardan biri, sonrasındaki örtbas etme çalışmaları. Hadise, askerî raporlara “çatışma” olarak yansıtılıyor: Kurşuna dizilenlerin askerlere saldırdığı söyleniyor ve yaşanan çatışma sonucu öldürüldüklerine dair bilgiler, tanıklıklarla rapora yerleştiriliyor. Dahası da var: İzleri örtmek için Sefo Deresi ablukaya alınıyor; o günden sonra kimsenin bölgeye yaklaşmasına izin verilmiyor. Üstelik durum hâlâ böyle: Yakın zamanda, katliamla alâkâlı bir film çekmek için bölgeye giden ekibe jandarma tarafından izin verilmedi.

Enteresandır, hadiseyi ortaya çıkartan ve Muğlalı’nın yargılanmasını sağlayan, yeni iktidara gelmiş Demokrat Parti. Yapılan etkin muhalefet kapsamında meclise bir soru önergesi veriliyor ve yapılan tahkikat sonucu yargı yolu açılıyor. Hadiseyi meclise getiren, Ahmed Arif’in “süt dayımız” diye andığı Diyarbakır milletvekili Mustafa Ekinci. Şairin mevzuya alâkâsı biraz da buradan… Sözü “Otuzüç Kurşun”a getireceğim ama öncesinde, Mustafa Muğlalı’nın 1947 yılında emekli olduğu bilgisini vereyim. Hadisenin gündeme gelmesinden sonra yapılan yargılama sonucunda idam cezası alan Muğlalı, yaşı göz önünde bulundurularak hapishaneye gönderildi. Askerî Yargıtay’ın kararı bozması üzerine ikinci yargılamanın yolu açıldı ancak Muğlalı, bunu göremedi: 11 Aralık 1951’de geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. (Murat Meriç, “75 Yıl Önce Yaşanan Katliam ve Onu Aydınlatan Bir Şiir: Otuz Üç Kurşun”, Yeni Yaşam, 30 Temmuz 2018, s.11.)

[15] Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu, Cem Yay., 1990, s.51.

[16] Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu, Cem Yay., 1990, s.52.

[17] A. Hicri İzgören, “İki Şair İki Sevda”, Gündem, 2 Haziran 2016, s.15.

[18] Hüseyin Kalkan, “Şiiri Gibi Bir Ahmed Arif”, Yeni Yaşam, 4 Haziran 2019, s.11.

[19] Serhat Halis, “Ahmed Arif’ten Cezayirli Cemile’ye Mektup”, Birgün Pazar, Yıl:17, No:715, 31 Ocak 2021, s.3.