Habere Güven

Son Dakika Hızlı Haber ve Güncel Gelişmeler

TOPYEKUN MÜSİLAJ TEMİZLİĞİ GEREK!

| 20:26
A+ | A-

Haftalık basın toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulunan Genel Başkanımız Temel Karamollaoğlu; Esnaf Kongresi’nde derdini ifade etme fırsatı bulan esnafın sözleriniaynıyla yetkililere iletirken, insanımızın alım gücünün giderek düştüğüne ve kamuoyunda yankı uyandıran vahim iddiaların da bir başka müsilaj problemi olduğuna işaret etti.

Haftalık basın toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulunan Genel Başkanımız Temel Karamollaoğlu; gerçekleştirilen Esnaf Kongresi’nde esnafımızın yüreğinden ve dilinden dökülen cümleleri aktarırken “Bizler bu cümlelerin birer istisna olmasını isterdik ancak maalesef esnafımızın çoğunluğu bu sorunlarla baş başa ve de çaresiz bırakılmış durumda. İşte ekonomimizin bel kemiği olan esnafımızın hali!Görmedim, duymadım, bilmiyorum, demenin geçerliliği yok artık! İşte biz size gösteriyoruz, duyuruyoruz ve artık biliyorsunuz!” ifadelerinde bulundu.

İnsanımızın alım gücünün düştüğü, geçim sıkıntısı yaşadığı bir dönemde bambaşka bir Türkiye’den bahseden iktidarın “ABD bizi kıskanıyor, Avrupa bize imreniyor…” gibi ifadelerine Genel Başkan Karamollaoğlu “Almanya’da brüt asgari ücret 1.614 Euro; Türkiye’de 3.577 lira. Aynı model Volkswagen Polo marka araç Almanya’da 16 bin Euro, Türkiye’de 216 bin lira. Bu araç Almanya’da 10 aylık ücretle alınabiliyorken Türkiye’de 60 aylık birikime ihtiyaç var. Soruyorum; kim kimi kıskanıyor?” diyerek cevap verdi.

Her geçen gün kamuoyunda ciddi yankılar uyandıran iddiaları da gündemine alan Karamollaoğlu “Adaletten emniyete, iş dünyasından siyaset kurumuna ve devletin tüm kılcallarına varıncaya dek ortalığı saran bu müsilajdan ülkemiz bir an evvel arındırılmalıdır.” dedi.

İşte toplantının detayları…

Muhterem arkadaşlar, değerli basın mensupları, ekranları başında bizleri takip eden kıymetli vatandaşlarımız;

Öncelikle haftalık basın toplantımıza gösterdiğiniz ilgiden dolayı hepinize teşekkür ediyorum.

Konuşmamın hemen başında, bundan tam 4 yıl evvel hain terör örgütü tarafından alçakça katledilen evladımız, Şehit Öğretmen Aybüke Yalçın’ı rahmetle anıyorum. Mekanı cennet, ruhu şâd olsun.

Ayrıca 9 Haziran 1995 tarihinde, merhum Erbakan Hocamızın önderliğinde ve merhum Mehmet Akif İnan’ın gayretleriyle kurulan Memur-Sen’in 26. kuruluş yıl dönümünü tebrik ediyorum.

Memur-Sen camiasının, yüklendiği tarihi sorumlulukları, vakar içinde taşımanın bilinciyle, 26 yıl önce çıkmış oldukları yolculuklarını aynıazim ve kararlılıkla sürdürmesini temenni ediyor,başta rahmetli Erbakan Hocamız ve merhum Mehmet Akif İnan olmak üzere, kuruluşundan bugüne Memur-Sen camiasına emeği geçenleri rahmet ve şükranla yâd ediyorum.

Esnafımızın Dilinden ve YüreğindenDökülenler

Muhterem arkadaşlar;

Son zamanlarda toplumun her bir kesimi hakikaten çok ama çok zor günler geçirmektedir.

Geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğimiz “Esnaf Kongresi”nde, esnafımızın sorunlarını kendilerinden dinledik. Kongremiz vesilesiyle derdini anlatan esnafımızın sesini bu kez de buradan yetkililere özetleyerek duyurmak istiyorum.

Esnafımız şunları söylüyor, aynen aktarıyorum;

​1-) “Sadece Konya’daki 310 meslektaşımız iş yerini kapatmak zorunda kaldı. Türkiye genelinde ise hizmet ​sektöründe 12 arkadaşımız, çok üzülerek söylüyoruz; intihar ederek hayatına son verdi.”

2-) “50 bin lira kaybım varsa, pandemivesilesiyle bana verilen 3 bin lira ile ben nasıl geçineceğim?’’    Kira, elektrik, su, eleman parası ve Ailemin ihtiyaçları…

​3-) Sosyal yardımlaşmaya veyakaymakamlığa gittiğimizde, “Tamam, biz size destek çıkıyoruz.” deyip bize ​koli gönderiyorlar. Ben vergi dairesine bulgur mu vereceğim, pirinç mi vereceğim?

​4-) “Maalesef, devletimden hiçbir şekilde maddi yardım alamadım. Sadece istediğim; devletimiz bize biraz ​sahip çıksın.”

​5-) “Biz pandemi başladığında 25 personelle çalışıyorduk. Şu an 8’e kadar düştük.”

Evet, 5 ayrı esnafımızın yüreğinden ve dilinden dökülen cümleler bunlar. Böyle daha niceleri var…

Bizler bu cümlelerin birer istisna olmasını isterdik ancak maalesef esnafımızın çoğunluğu bu sorunlarla baş başa ve de çaresiz bırakılmış durumda… İşte ekonomimizin bel kemiği olan esnafımızın hali!

“Görmedim, duymadım, bilmiyorum.” demenin geçerliliği yok artık! İşte biz size gösteriyoruz, duyuruyoruz ve artık biliyorsunuz!

İktidarda bulunma sorumluluğunun gereğini artıkbir saniye bile geciktirmeden yerinegetirmelisiniz.

Biz Saadet Partisi olarak şu an muhalefetteyiz ve üzerimizdeki bu sorumluluğun tüm gerekliliklerini eksiksiz yerine getirmeye de kararlıyız.

Vatandaşımızın sesine ses olmaya, her bir vatandaşımızın derdini kendi derdimiz kabul ederek çözüm yollarını aramaya ve paylaşmaya devam edeceğiz.

Bu maksatla yarın da çiftçilerimizle bir araya gelerek “Çiftçi Kongremizi” icra edecek, sıkıntılarını ve taleplerini yine birinci ağızdan kendilerinden dinleyeceğiz.

Ve iktidar, bugüne kadar olduğu gibisorumluluklarını yerine getirmemeye devam ederse; inanıyoruz ki ilk seçimde milletimiz Saadet Partisi’ni yetkilendirecek ve işte o zaman biz bu yetkilendirmenin tüm gerekliliğini bihakkın yerine getireceğiz!

Otomobil Artık Hayal Oldu

Evet, muhterem arkadaşlar;

Her bir vatandaşımız ve toplumun her bir kesimi büyük problemler yaşamaktayken iktidarda bulunanlar ise bambaşka bir Türkiye tablosu çizmeye çalışıyor.

“ABD bizi kıskanıyor, Avrupa bize imreniyor, yakında çağ atlayacağız; onlar da çatlayacaklar, patlayacaklar.” gibi söylemlerle algıları yönetmeye gayret ediyorlar.

Keşke anlattıkları gibi olsa, keşke ortada kıskanılacak bir ekonomi tablomuz olsa sevinirdik, emin olun. Ancak maalesef yok, ne yazık ki durum hiç de anlatıldığı gibi değil!

Hem alım gücü hem hayat pahalılığı gibi pek çok konuda dünya sıralamasında, özellikle son yıllarda diğer ülkelerin epey gerisine düşmüş durumdayız.

Buna pek çok örnek verilebilir ve birçok farklı ülke ile farklı konu başlıklarında kıyaslamalar yapılabilir.

Bazıları, bu da nereden çıktı, diyebilir ama yinede bir misal vermek istiyorum.

Son günlerde vatandaşımız, araba fiyatlarından ve bu nedenle araç sahibi olamadıklarından epey şikayetçi. Bu konuda bir kıyas yapmanın duruma açıklık getireceği kanaatindeyim.

Bakınız; artık zorunlu bir ihtiyaç haline gelen “otomobil sahipliği” noktasında dünyada ne durumdayız?

İki Aileden Birinin Arabası Yok

Öncelikle TÜİK verilerinden hareketle ülkemizde en az iki aileden birinin arabasının olmadığı anlaşılmaktadır.

EUROSTAT verilerine göre ise dünya genelinde bin kişiye düşen otomobil sayısında son sıralardayız. Gelişmiş ülkeleri bir kenara bırakalım; Bulgaristan ve Romanya’nın dahi yarısından daha az “otomobil sahipliğimiz” söz konusu.

Günümüzde artık zorunlu bir ihtiyaç kabul edilen otomobil almak için yıllarca çalışmanın yanında;aldıktan sonraki MTV, akaryakıt, sigorta, kasko ve diğer maliyetler nedeniyle de pek çok insanımız için artık hayali bile mümkün olmayan bir meta ürün haline gelmiştir.

Kim İnsanımızı Yaya Bırakıyor?

Şimdi de aynı model ve marka otomobil fiyatınınAlmanya’da ve Türkiye’de asgari ücrete çalışanbirinin kaç aylık maaşına denk geldiğinin kıyasını yapalım.

Almanya’da brüt asgari ücret 1.614 Euro; Türkiye’de brüt asgari ücret ise; 3.577 Lira.

Aynı model Volkswagen Polo marka araç Almanya’da 16 bin Euro, Türkiye’de ise 216 bin lira.

Bu verilerden anlaşıldığı üzere, aynı marka ve model bir araç Almanya’da 10 aylık ücretlesatın alınabiliyorken; Türkiye’de 60 aylık asgari ücretle satın alınabiliyor.

Ayrıca bu tablonun brüt asgari ücretler üzerinden hesaplandığını; ülkemizde net asgari ücretin 2.825 lira olduğunu ve açlık sınırının da 2.830 lira olduğunu unutmayalım.

Şimdi soruyorum; kim kimi kıskanıyor, kim milleti aldatıyor ve kim insanımızı yaya bırakıyor?

“Avrupa bizi kıskanıyor” diyenler, Avrupa’yı bir gidip görsünler bakalım!

Ancak geri gelmek kaydıyla… Malum son günlerde gidenler pek de geri gelmiyor…

Saadet Partisi olarak biz, insanımızı böylesine kötü hayat standartlarına mahkum eden anlayışa kesinlikle razı değiliz!

Biz istiyoruz ki insanımız için en temel ihtiyaçlar, ulaşılması hayal bile edilemeyen şeyler haline gelmesin.

Biz istiyoruz ki gerçekten ekonomisiyle, insanlarının alım gücüyle, hayat kalitesinin yüksekliğiyle özlem duyulan ve kıskanılan bir ülke haline gelelim…

İşte biz bunun için çalışıyor, bu gaye ve motivasyonla siyaset yapıyoruz. Bazen soruyorlar “Aranızdaki temel fark ne?”

İşte bu!

Eğitimde Fırsat Eşitsizliği Derinleşmektedir

Bildiğiniz gibi ele alınacak konular oldukça fazlaama elbette bunların başında eğitim geliyor. Ne yazık ki eğitim gibi en hayati ve asla ihmale gelmeyecek bir konuda dahi pek çok sıkıntı yaşanmaktadır.

Uzunca bir süredir uzaktan eğitimle idare edilmek istenen eğitim – öğretim süreci kısmen sona erdi ve bu hafta itibariyle yüz yüze eğitim, haftada iki gün olmak üzere başladı.

Öncelikle, öğretmenlerimize ve öğrencilerimizeen kısa zamanda, tamamen yüz yüze eğitime geçebildikleri normal ve sağlıklı günler temenni ediyorum.

Çünkü velilerimiz de öğrencilerimiz de öğretmenlerimiz de uzun zamandır devam eden uzaktan eğitimin sebep olduğu öğrenme kaybının farkındalar.

Bu kaybın telafisi, haftada iki günle olacak iş değil! Bir an önce tamamen yüz yüze eğitime geçmek zorundayız. Bu artık bir gerekliliktir bunu da idrak etmek mecburiyetindeyiz.

Bu hafta sonu gerçekleştirilen Liselere Geçiş Sınavı’nda sorulan matematik soruları, işte bu mecburiyetin tescili ve yetkililerin halden anlamazlığının son örneği olmuştur.

Pandemi döneminde herkes aynı eğitimi ve desteği al(a)mamışken; herkese bu denli zor sayılabilecek sorular sorulması, eğitimde yıllardan beri yaşanan fırsat eşitsizliğini derinleştirmekten başka bir mana ifade etmiyor.

Kıyılarımıza Vuran Haksız Kazancın ve Rant Sevdasının Salyası

Sorunlarımız elbette bununla da bitmiyor. Sorun ardına sorunla karşılaşıyoruz.

Maalesef memleketimizde bazı çevrelerin para kazanma hırsı ve iktidarın bu konudaki duyarsızlığı bizi endişelendiriyor.

Bugün denizlerimizde gördüğümüz şey; çevreyi kirletmeye ve memleketimizin doğal güzelliklerini tahrip etmeye dayalı büyüme modellerinin sürdürülebilir olmadığını göstermektedir.

Büyüme diyoruz da lahana gibi büyüyorsak, bunu güçlenme manasında anlayamayız, kalkınma olarak göremeyiz. Bazı şeyler maalesef yıllarca savsaklanıyor, meseleler patlayınca şaşkınlıkla sözde eylem planları hazırlanıyor ama hayata geçirmesi kolay olmuyor.

Malumunuz olduğu üzere ilk zamanlar Marmara’da görülen ve şimdi Ege’ye de sıçrayan müsilaj problemi hepimizi endişeye sevk etmektedir.

Marmara Denizi’ndeki müsilajın en önemli nedenlerinden olan atık sularla ilgili 2006 yılında çıkarılan Kentsel Atıksu Yönetmeliği’nin 15 yıl boyunca hayata geçirilmediği ortaya çıktı. Neden bu tatbikata konulmadı?

Tam 15 yıl evvel hazırlanmış bu yönetmelik, 15 yıl evvel! Çevre ve Şehircilik Bakanlığı deniz salyaları kıyıya vurana dek neredeydi, ne yapıyordu Allah aşkına?

Hakikaten böyle konularda işin vahametini nasıl anlatacağız, bir türlü bilemiyorum. Konuyu bilmiyorlar desek; biliyorlarmış. Çalışma yapmışlar desek; yönetmelik hazırlamışlar. Peki, kim etki yapmış da 15 sene bu yönetmelik rafa kaldırılmış. Bunun hesabını sormazlarsa bu problemleri çözemezler. Burada sadece gaflet yok!

Topyekun Müsilaj Temizliğine İhtiyaç Var

Türkiye haftalardır birtakım iddialarla sarsılmakta ve ne yazık ki normal bir hukuk devletinde yer yerinden oynaması gerekirken ülkemizde bu iddialar karşısında yetkililer kafalarını kuma gömmektedir.

Yargı mensupları, emniyet yetkilileri, siyasiler, iş adamları, gazeteciler ve mafya liderleri aynı cümlenin içerisinde zikredilir hale geldi. Ayrıca aynı otelde tatil yaptıkları ve para alışverişinde bulundukları iddiaları dile getiriliyor!

Yaşananlar karşısında yetkililerin sessizliği ise istifhamların artmasına, iddiaların doğru olabileceğine yönelik kanaatlerin pekişmesine ve kamusal vicdanın yaralanmasına yol açmaktadır.

Çevre kirliliği önemli ama vicdanlar kirlenmeye başladıysa bunun önüne geçmek imkansız gibi. Tövbe etmekten başka çareleri yok! Bir müsilajproblemini çözemeyenlerin ülkenin problemini çözmesi imkansızdır.

Totaliter rejimler için sopa neyse bizim gibi ülkeler için de propaganda ve medya kuruluşlarıodur! Ülkemizde son yıllarda medyanın ne hale getirildiği ise zaten hepimizin malumudur…

Şimdi ortaya atılan iddialar ve yaşanan son gelişmeler, bu düzenin nasıl tesis edildiğini, yargı-medya-sermaye düzeninin iktidara bağımlı yapısını ve bu kötü yönetme halinin ürettiği siyasi sonuçları gözler önüne serdi.

Meğer vatandaştan, KYK borçlusu gençlerden alacağını söke söke alan devlet, kimlere göz yumuyormuş!

Meğer çiftçiye, esnafa, vatandaşa destek olması gereken Ziraat Bankası; aslında kimlere, hangi amaçla kıyak çekiyormuş!

Ziraat Bankası Kim İçin Var?

Her yerimiz dert küpü! Soruyorum; Ziraat Bankasının kuruluş amacı nedir?

Türkiye’de tarımı ve hayvancılığı desteklemek; çiftçiye, köylüye, vatandaşa destek olmak amacıyla kurulmadı mı bu bankamız?

Anlaşılan, burada denklem tersinden işliyor.Fakirden alıp zengine veriliyor, işçiden alınıp patrona veriliyor, esnaftan alınıp müteahhide ve medya holdinglerine veriliyor.

Şunu da söyleyeyim; hiçbir zaman sermaye düşmanlığı yapmadık, yapmayız. Dürüst iş adamlarımızın arkasındayız.

Ama siz memleketin içine sürüklendiği problemlerin yükünü vatandaşımızın sırtından alacağınıza onun sırtına vurursanız, buna rıza göstermeyiz.

Ayrıca iddialarda adı geçen şahıslar, nasıl bir ihtiyaç duydular da milyon dolarlık kredi çekerek bir medya kuruluşu satın aldılar? Bu nasıl bir ihtiyaçtır, bu neyin desteğidir?

Paran yoksa neden medya kuruluşu satın almaya kalkıyorsun. Hadi, aldın diyelim neden ödemiyorsun?

2008 yılında bir medya kuruluşunun satışında da buna benzer olaylar yaşanmıştı. Şimdi haklı olarak soruyoruz; 13 sene evvel Vakıf Bankası’ndan alınan kredi geri ödendi mi, ödenmedi mi?

Bu konuların hepsinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Buradan açık çağrıda bulunuyorum; adaletten emniyete, iş dünyasından siyaset kurumuna ve devletin tüm kılcallarına varıncaya dek ortalığı saran bu müsilajdan ülkemiz bir an evvel arındırılmalıdır!

Çiğ Yemedik ki Karnımız Ağrısın

Eskilerin güzel bir ifadesi var; “Çiğ yemedim ki karnım ağrısın.”

Yarım asırlık tertemiz siyasi tarihimiz ortadadır; Saadet Partisi olarak bugüne kadar ne çiğ yedik ne milletin alın terine, emeğine ve tek kuruşuna elimizi uzattık ne de birilerine peşkeş çektik. Bu nedenle de karnımız hiç ağrımıyor, Allah’a hamdolsun…

Ayrıca milletimiz müsterih olsun; bu iddiaların araştırılmasının, soruşturulmasının, çiğ yiyenlerin, milletin hakkını gasp edenlerin ve bu yüzden bugün dile getirilen iddialar nedeniyle karın ağrısından kıvrananların da hesap vermesi gerekliliğini her fırsatta ve her zeminde dile getirmeye devam edeceğiz.

Kanada’da İslomofobik Saldırı

Basın toplantımızda; Kanada’nın Ontarioeyaletinde meydana gelen İslamofobik bir saldırıya da değinmek istiyorum.

Öncelikle bir saldırganın minibüsünü kaldırımda yürüyen Müslüman bir ailenin üzerine sürmesi sonucu hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyor, bu saldırıyı şiddetle kınıyorum,lanetliyorum.

Maalesef; İslam karşıtı bu terör saldırısında biriçocuk dört kişi öldü, bir çocuk da ağır yaralandı.

Olay Kanada hükümeti tarafından da “nefret suçu” olarak kayıtlara geçti ve saldırganın İslamofobik saiklerle hareket ettiği açıklandı. Bu barbarlıktır, vahşettir!

Bir hafta evvel de Kanada’nın bir eyaletinde geçmişte yerlileri asimile etmek için kullanılmış olan bir yatılı okulda, 215 çocuğun ceset kalıntılarının bulunduğu açıklanmıştı.

Avrupa bu gerçeklerle yüzleşmek, İslam ülkeleri de bu konuyu tüm yönleriyle ele almak mecburiyetindedir!

Çok açık ve net ifade ediyorum; bugün Avrupa’da ciddi bir İslamofobi var. Ancak bu yeni değil, kendiliğinden de oluşmuyor; üretiliyor! Ne yazık ki bunların başını devlet başkanları çekiyor. Macron gibi…

İslam’a karşı korku ve ardından nefret elbette halkta da bir tepki oluşmasına sebep oluyor.

Batı’da ırkçı ve İslam düşmanı saldırılar son beş yıl içinde %250, saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı ise
%700 artmış.

Durum gerçekten bu kadar tehlikeli boyutlara ulaşmıştır.

Hem uluslararası kuruluşlar hem İslam ülkelerihem de tüm dünya bu konuya ciddiyetle eğilmelidir.

Erdoğan- Biden Görüşmesi

Muhterem arkadaşlar;

Dış politikanın önemli bir gündem başlığına daha değinmek istiyorum. 14 Haziran’da NATO Zirvesi’ne katılacak olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden, Brüksel’de ikili bir görüşme yapacak.

Bu toplantı öncesi yaşanan bazı gelişmeler aklımızda soru işaretleri oluşmasına neden olmaktadır.

Daha önce “Şeker Fabrikaları”nınözelleştirilmesinde çokça tartışılan Cargill yine gündeme geldi. Bildiğiniz gibi ABD’li bu firma NBŞ (Nişasta Bazlı Şeker)’de dünya tekeli.

NBŞ ise tehlikeli bir kanserojen. Avrupa’da NBŞ kotası sadece ilaç sanayi için serbest ve kota %1’in altında. Ayrıca gıdada kullanımı kesinlikle yasak. Türkiye’de ise bu kotanın tekrar artırılacağı konuşuluyor.

Görüşme öncesinde bu kotanın gündeme gelmesi Brüksel’e giderken iktidarın, Biden’eNBŞ’yi hediye olarak mı götüreceğini akıllara getirdi.

Ayrıca S-400 konusunda bir anlaşma sağlandığı söylenmektedir. Bu kararın ayrıntıları nelerdir, Türkiye’nin çıkarları korunabilecek mi yoksa bir kez daha ABD’ye yeni tavizler mi verilecek?

Dış politikada kararsızlık, tutarsızlık ve savrulmuşluk hali, Türkiye’ye maliyetler üretmeye devam etmektedir. İktidarı uyarıyor ve bu kararsızlık ve yönsüzlük halinden bir an evvel kurtulmalarını tavsiye ediyor; kendilerini şahsiyetli ve kararlı bir dış politikayı benimsemeye ve uygulamaya davet ediyoruz.

Unutmamalıyız ki

1. Ortadoğu ABD için şu anda bir numaralı meseledir. BOP hala gündemdedir. Türkiye ne ABD ne de AB için bugünkü hali ile korunması icap eden bir ülke olarak görülmektedir.

2. Siyonist mihraklar bölgeyi yeniden tanzim etmek istemektedir. Yani ülke sınırları yeniden çizilecek. Türkiye bölünmeye zorlanacak. Biz buna rıza gösteremeyiz.

3. Karşı duruş sergileyebilmek için yeni ittifaklara ihtiyaç var. İİT ve de D-8 ler gibi…Bu konuda AKP iktidarının 20 yıldır kılı kıpırdamadı. Tam tersi politikalar geliştirildi, desteklendi. Irak müdahalesinin, Suriye ve Libya hatta Yemen bile bu politikaların bir parçasıdır. Uyanmalıyız.

deneme