Adil Okay
CHP’NİN İÇ SAVAŞI VE UNUTULAN MEMLEKET
MUTLAK BUTLAN VE MUTLAK ÇÜRÜME...
Bir grup CHP’li, polis desteğiyle başka bir grup CHP’liyi parti genel merkezinden çıkardı.
Dışarıdan bakıldığında manzara kabaca böyle görünüyor.
AKP’liler ve MHP’liler ise sevinçten dört köşe.
Önce kısa bir özet geçeyim: Muhalefete yönelik siyasi operasyonlar, CHP yönetimine kayyım atanması noktasına vardı. Özgür Özel’in genel başkan seçildiği kurultayların iptali talebiyle açılan davada istinaf mahkemesi “mutlak butlan” kararı verdi; partinin yönetimi Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine bırakıldı.
Özgür Özel’i destekleyen CHP’liler genel merkeze yönelik müdahaleye bir süre direndi. Ancak karşılarında, moda deyimle “orantısız” devlet gücünü ve siyasi iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenen bir yargı kararını gördükleri için direnişi büyüt(e)mediler. Yine de Özgür Özel’in “sokağa çıkın” çağrısı önemliydi. Bunun ne kadar toplumsal karşılık bulacağını ise zaman gösterecek.
Tepkiler sert
CHP’lilerin bir kesimi, geçmiş dönem genel başkanları ve cumhurbaşkanı adayları olan Kemal Kılıçdaroğlu’na “hain” ve benzeri sıfatlar yöneltiyor. Daha da kötüsü; onun mezhebi ve etnik kimliği üzerinden yükselen ırkçı söylemler sosyal medyayı zehirliyor. Bu atmosferi fırsata çevirip Alevilere, Dersimlilere, Kürtlere hakaret eden; üstelik kendilerini “demokrat” diye pazarlayan karanlık bir güruh, memleketin çürüyen siyasal iklimini bütün çıplaklığıyla ele veriyor.
AKP’nin açık ya da örtük desteğiyle CHP’yi yeniden dizayn etmeye çalışan Kılıçdaroğlu ve ekibinin, iktidarın elini güçlendiren bu siyasi korsanlığına elbette ben de karşıyım. Yalnız da değilim; sosyalist ve sosyal demokrat muhalefetin önemli bir bölümü de bu girişime eleştirel yaklaşıyor.
Ama hafızasız değiliz
Düne kadar “Kılıçdaroğlu’na oy verin” çağrıları yapan, bugün ise onu “hain” ilan eden kimi CHP’lilerin; o dönem bağımsız bir tutum alan sosyalistleri ağır biçimde suçladıklarını da unutmuş değiliz. Faşist Meral Akşener ile şeriatçı Temel Karamollaoğlu ile yapılan ittifakı alkışladıklarını unutmuş değiliz.
Türkiye’de siyaset çoğu zaman ilkeler üzerinden değil, hızla değişen saflaşmalar üzerinden kuruluyor. Dün alkışlanan bir figürün bugün linç edilmesi, yalnızca kişisel bir çelişki değil; aynı zamanda düzen siyasetinin ideolojik kırılganlığının ve çürümüşlüğünün de göstergesi.
Peki şimdi ne olacak?
Burada uzun uzun “sermaye sınıfının farklı klikleri arasındaki kavga”dan ya da bunun ABD ve AB eksenli emperyalist çelişkilerin bir yansıması olduğundan söz etmeyeceğim. Bunlar bütünüyle yanlış analizler değil; ama bazen hayatın somut gerçekliğini anlaşılır bir dille açıklamak gerekiyor.
Benim okumam daha sade:
"Devlet partisi CHP” büyük ihtimalle bölünecek.
Ve belki de bu bölünmenin içinden gerçekten sosyal demokrat bir çizgi doğacak. En azından böyle bir ihtimal artık daha görünür oldu.
Fakat memleketin asıl meselelerinin yeniden gölgede bırakıldığını da görüyoruz. Kapitalist yağmanın büyüttüğü ekolojik yıkım, iş cinayetleri, sermaye sınıfının pervasız uygulamaları, konuşulmuyor. Hapishanelere doldurulan siyasetçiler, belediye başkanları ve çalışanları yeterince konuşulmuyor. Dönemin Kılıçdaroğlu yönetiminin desteğiyle dokunulmazlıkları kaldırılan, yıllardır tutsak edilen HDP milletvekilleri ve kadroları hatırlanmıyor. İçi boş iddianamelerle zindanlara kapatılan sosyalistler, çevreciler, sendikacılar, öğrenciler, gazeteciler, sanatçılar ve tedavi hakkına bile erişemeyen hasta tutsaklar görünmez kılınıyor.
Türkiye’de siyasal krizler çoğu zaman adalet sorununu büyütürken, toplumun hafızasını da daraltıyor. Her yeni kriz, bir önceki haksızlığın üzerini örtüyor.
Ben mi?
Elbette kayyım siyasetine de “mutlak butlan” gibi hukuk oyunlarıyla siyasetin dizayn edilmesine de karşıyım. Büyük bedellerle kazanılmış demokratik hakların budanmasına, askıya alınmasına karşıyım. Ama ben gizli ya da açık bir CHP’li değilim. Hiçbir zaman da olmadım.
Ben bir sosyalistim.
AKP–MHP diktasına, şeriat gibi farklı soslarla meşrulaştırılmaya çalışılan faşist rejime karşı CHP’liler gerçekten direnişi büyütürse elbette desteklerim. Çünkü bugün Türkiye’de en küçük demokratik alanın savunulması bile önemlidir.
Ama benim asıl düşüm başka bir yerde duruyor:
Anadillerimizin birbirine karıştığı, heyamolaların yankılandığı; kimsenin kimseyi sömürmediği, ortak üretip ortak üleştiğimiz sınırsız ve sınıfsız bir dünya düşü.
Ve o düşten vazgeçmeye niyetim yok.
Ve iyi ki yalnız değilim ...