Türkiye’de çocukların adalet sistemiyle temasına ilişkin son veriler, üzerinde dikkatle durulması gereken ağır bir toplumsal tabloyu ortaya koyuyor. Türkiye İstatistik Kurumunun Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı kayıtlarından derlediği verilere göre, güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 2015’ten 2025’e yüzde 36,3 arttı. 2025 yılında kayıtlara geçen olay sayısı 609 bin 959 oldu.
Bu rakamı doğru okumak gerekiyor. Söz konusu sayı, 609 bin 959 farklı çocuğu göstermiyor. Aynı çocuk birden fazla olaya karışmışsa her olay ayrı kaydediliyor. Üstelik güvenlik birimine gelen her çocuk da suça sürüklenmiş değil. Çocuklar mağdur, tanık, kayıp olarak bulunan kişi veya bilgisine başvurulan kişi sıfatıyla da güvenlik birimleriyle temas ediyor. Dolayısıyla tabloyu yalnızca “çocuk suçluluğu arttı” cümlesine indirgemek hem istatistiksel olarak yanlış hem de çocuk hakları bakımından son derece sakıncalıdır.
Çocukların çoğu fail değil, mağdur
2025’te kaydedilen olayların 267 bin 794’ünde çocuklar mağduriyet nedeniyle güvenlik birimine geldi veya getirildi. Bu, toplam olayların yaklaşık yüzde 44’ü demek. Suça sürüklenme nedeniyle kaydedilen olay sayısı ise 196 bin 308. Başka bir ifadeyle, güvenlik sistemiyle temas eden çocukların en büyük grubunu “fail” olarak gösterilenler değil, mağdur edilenler oluşturuyor.
Bu gerçek, kullandığımız dili de politikalarımızı da değiştirmelidir. Çocuğu merkeze alan bir yaklaşım, önce “Bu çocuk ne yaptı?” diye değil, “Bu çocuğun başına ne geldi, hangi sosyal, ekonomik ve ailevi koşullar onu bu noktaya sürükledi?” diye sormalıdır. Çünkü çocukların şiddetle, suçla veya güvenlik birimleriyle teması çoğu zaman yoksulluk, okuldan kopuş, aile içi şiddet, ihmal, bağımlılık, akran baskısı ve yaşadığı çevredeki risklerin birleşiminden doğuyor.
Şiddet ve uyuşturucu verileri ne söylüyor?
Suça sürüklenme nedeniyle kaydedilen olayların yüzde 41,6’sında çocuklara yaralama isnat edildi. Yaralama olaylarının sayısı 2015’te 45 bin 850 iken 2025’te 81 bin 675’e yükseldi. On yıldaki artış yaklaşık yüzde 78 oldu. Daha da çarpıcı olan, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma, satma ya da satın alma bağlantılı olayların 7 bin 545’ten 19 bin 97’ye çıkmasıdır. Buradaki artış yaklaşık yüzde 153’tür.
Bu veriler yalnızca kolluk kuvvetlerinin daha fazla tedbir alması gerektiğini söylemiyor. Mahalle ölçeğinde koruyucu sosyal hizmetlere, okullarda sosyal hizmet uzmanlarına, bağımlılıkla mücadele programlarına, ücretsiz spor ve kültür faaliyetlerine, aile danışmanlığına ve çocukların güvenli kamusal alanlara erişimine ihtiyaç olduğunu gösteriyor.
Güvenlik politikası, suç gerçekleştikten sonra çocuğu yakalamaktan ibaret olamaz. Asıl güvenlik, çocuğun suça sürüklenmesini önleyen sosyal devleti kurabilmektir.
Kız çocukları için görünmeyen tehlike
Mağduriyet verilerindeki cinsiyet dağılımı çok daha sarsıcı bir gerçeği ortaya çıkarıyor. 2025’te cinsel suç mağduru çocukların karıştığı 23 bin 123 olayın yüzde 85,1’inde kız çocukları yer aldı. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma mağduriyetlerinde kız çocuklarının oranı yüzde 78,4, hakaret mağduriyetinde ise yüzde 60,3 oldu.
Toplam mağduriyet olaylarında kız çocuklarının payı yüzde 41,8 iken bazı suç türlerinde bu oranın yüzde 80’in üzerine çıkması, genel rakamların arkasındaki toplumsal cinsiyet boyutunu açıkça gösteriyor.
Kız çocuklarını korumaya yönelik politikalar yalnızca adli müdahaleye değil; erken uyarı sistemlerine, güvenli başvuru mekanizmalarına, uzmanlaşmış psikososyal desteğe ve ikincil örselenmenin önlenmesine dayanmalıdır. Çocuğun defalarca ifade vermek zorunda bırakıldığı, mahremiyetinin korunmadığı veya başvurusunun aile ve çevre baskısı nedeniyle görünmez kaldığı bir sistem, adaleti sağlamak yerine mağduriyeti derinleştirebilir.
En kırılgan dönem: 15-17 yaş
Suça sürüklenme nedeniyle kaydedilen olayların yaklaşık yüzde 72’si 15-17 yaş grubundaki çocuklarla ilgili. Ergenliğin son dönemindeki bu yoğunlaşma tesadüf değildir. Eğitimden kopuşun, işsizliğin, güvencesiz çalışmanın, dijital mecralardaki şiddet kültürünün, çetelere ve bağımlılık ağlarına erişimin arttığı bir dönemde gençler korumasız bırakılıyor.
Bu yaş grubuna yönelik politikalar yalnızca okul içinde düşünülemez. Eğitim dışında kalan gençleri de kapsayan mahalle temelli programlar geliştirilmelidir.
Yerel yönetimler burada kritik bir role sahiptir. Belediyeler risk haritaları oluşturabilir; okul, aile, sosyal hizmet, sağlık birimleri ve sivil toplum arasında yerel çocuk koruma ağları kurabilir. Ücretsiz spor, sanat ve etüt merkezleriyle gençlerin güvenli alanlara erişimini artırabilir. Ancak yerel çabaların etkili olabilmesi için merkezi idarenin kalıcı finansman, ortak standart ve veri paylaşımı desteği sağlaması gerekir.
Cezalandırma değil, çocuk dostu adalet
Çocuk Koruma Kanunu’nun yaklaşımı açıktır: Korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocuk hakkında danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma gibi koruyucu ve destekleyici tedbirler uygulanmalıdır. Uluslararası çocuk hakları standartları da özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirlerin son çare olmasını, çocuğun yeniden topluma kazandırılmasını ve ikincil mağduriyetin önlenmesini esas alır.
Bu nedenle çözüm, daha fazla çocuğu ceza adaleti sisteminin içine çekmek değildir. Çocuk ihtisas mahkemelerinin, çocuk bürolarının, adli görüşme odalarının ve uzman personelin güçlendirilmesi; onarıcı adalet ve yönlendirme mekanizmalarının yaygınlaştırılması gerekir. Her vakada çocuğun eğitim, sağlık, aile ve çevre koşullarını birlikte değerlendiren bireyselleştirilmiş bir müdahale planı hazırlanmalıdır.
Rakamların arkasındaki çocukları görelim
2025 verisi bir önceki yıla göre küçük bir düşüş gösterse de on yıl öncesinin hâlâ yüzde 36,3 üzerindedir. Bu tabloyu birkaç günlük tartışmayla geçiştirmek mümkün değildir. Meclis, ilgili bakanlıklar, yerel yönetimler, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ortak ve ölçülebilir bir çocuk koruma seferberliği başlatmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı, çocukları suç üzerinden damgalayan manşetler değil; çocukları mağduriyetten ve suça sürüklenmekten koruyan bütüncül bir kamu politikasıdır. Çünkü bir çocuğun güvenlik birimine gelmesi çoğu zaman yalnızca o çocuğun değil; ailesinin, okulunun, mahallesinin ve kamu kurumlarının verdiği bir alarmdır.
O alarmı bastırmak yerine duymak zorundayız.
--
Muratcan IŞILDAK