Deprem Değil, Yozlaşma ve Çürümüşlük Öldürür: 6 Şubat Depremi Sonrası Toplumsal Sorumluluk, Hafıza ve Etik İtirazlar

Abone Ol

Depremin Öğretemediği ve Öğrenemediğimiz Değerler

6 Şubat 2023’te 9 saat arayla iki şiddetli depremi yaşayanlar hiçbir zaman o uğultu ile başlayan sarsıntı, yıkım, ölüm ve yerle bir olan yaşamları unutamaz. Unutmamalı ve unutulmamalıdır. Depremin değil, işini olması gibi yapması gerekenlerin işini yapmadıkları gibi, kurallara uygun olmayan yer-zemin ve yapılanmanın gerektirdiği bilimsel yönteme ve gereklere uygun olmayan iş ve işler, rant, açgözlülük, rüşvet ve denetimsizlikler, yetersiz bilgi-bilinç ve liyakatsizlikler gibi olması gereken insan kaynaklı birçok olumsuzluğun bileşkesi neden olur. İnsanlık tarihinin hafızası depremin doğanın işleyişinin bir sonucu, ancak yaşananların kader değil, insanın gelişmişlik düzeyinin olması gibi gelişmediğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hep Japonya’da benzer büyüklükte bir depremde birkaç insan ölürken, bizler gibi ülkelerde binlerce insanın ölümünün nedenini sorgulamak ve nerede hata yapıldığını ve nasıl düzeltebileceğimizi konuşmak gerekir; hem de her alanda konuşmak gerekir. Yoksa yaşadığımız o içimize işlenmiş acıları unutulur, bir daha olacak doğa olayına yenik düşeriz. Bu bağlamda “Depremi unutmayalım, unutturmayalım”. Öncelikli talebimiz, uygarlık yolunda çağın eğitim olanaklarını bilimsel esaslara göre her yönüyle nitelikli donanıma sahip, insani değerleri çıkarlarının üzerinde tutan, doygun, yaşamı anlayan ve anladığı ölçüde diğer canlılarla bir arada yaşamayı amaçlayacak şekilde bir gelecek yaşayacak insanlar yetiştirmemiz gerekir.

Memleketim Pazarcık-Kahramanmaraş merkezli depremlerin 3. Yıldönümünde geriye doğru baktığımda, evet, her tarafta yıkılan binaların yerine yenileri yapılıyor, inşaatlar devam ediyor, ancak bir daha böyle doğal felaketlere bağlı acıların yaşanmaması için insanımızı bilinen insani ölçekte olması gereken erdem, etik/ahlaki değerler ile eğitiyor muyuz? Ne yazık ki depremin bu denli yıkıcı olmasına neden olan insan kaynaklı nedenler-sonuçlar ilişkisi hâlâ olduğu gibi duruyor. Tabii, insan dayalı bu beklentiler kısa sürede olmaz, ancak bu konuda bir irade ve çabanın her tarafta olması gerekir. Bireyler, toplum ve devlet katında bir iradesi, tutumu ve yönlendirme var mı? Maalesef hepimiz depremden sonra birkaç günde bildiğimiz alışkanlıklarımıza ve günlük kapışmaların çarkına yeniden dönerek kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yanlışlara yok demeyi başaramadık.

Yanlışlara İtiraz Etme Bilinci

Depremden önce alınması gereken birçok önlem alınmamış, hazırlıklı bir durumun olmadığı görüldü. Daha önce Marmara Depremi'ni yaşamış bir ülke olarak bulunduğumuz coğrafyanın deprem kuşağında olduğu biliniyor. Geniş bir alanda şiddetli hasara yol açan depremde zamanında kurtarmaların yapılmadığı, AFAD’ın yetersiz kaldığı, Kızılay’ın herkesin gönlündeki o yardım ulaştırma beklentisi yerine “çadır sattığı” iddiası sonrası ciddi hayal kırıklıkları yaşandı. Ne yaparsam yanıma kar kalır, oluşan fırsatın “köşeyi dönerim” diyen çok sayıda kişinin yarımları amacına uygun dağıtılmadığı gibi bir dizi eleştiri yapıldı.

Diğer taraftan, gelir dağılımı bozulmuş, yozlaşmanın arttığı kuralsızlık ve randa dönük iş ve işlemlerin yaratığı tahribat bu dönemlerde daha çok anlaşılır oluyor. Depremde en çok yoksulların ve gelir dağılımının en altında kalan ve kaynaklara erişim şansı az olan insanlar etkiledi. Depremde yaşadığımız ağır bedelin altında yozlaşma ve bu yozlaşmanın bilerek-bilmeyerek kanıksandığı, gücün egemen olduğu yerlerde rantın yaratığı bu sonuçlar maalesef önlenememiş ve hâlen de önlenememektedir. Bu durum, insana yakışan ve kabul edilemeyecek şekilde yaşanan her afetten sonra bedel ödüyoruz.

Tam da günümüze uygun, Albert Camus diyor ki: “Yozlaşmanın kanıksandığı, gücün erdemi ezdiği ve zorbalığın bir iletişim dili haline geldiği bir çağda, bu dünyayı sevmemek zayıflık değil, bu düzene benzememekte ısrar eden bir ruhun bilinçli tavrıdır.

Bu gidişata ve düzene dur demek ve devam eden bu çürümüşlüğü “sevmemek” ifadesi, Camus’a göre bir zayıflık değil, bu düzene benzememekte ısrar eden özgür birey ruhunun bilinçli tavrıdır. İnsani değerleri ve bilinci olan herkesin bu yozlaşmaya ve çürümeye alışmayı değil, tersini reddederek birlikte yaşanabilir bir ortam yaratmayı savunmalıyız. Hâlen depremde kusuru bulunan birçok insanla aynı ortamda yaşıyoruz. O çürümüşlüğün aparatı olan da yakını kaybetti. Ancak hâlâ para ve onun zorbalığının nelere mal olduğunun ya farkında değil, ya da çürümüşlüğü bile isteye sürdürüyordur. Normalde Camus'un belirttiği gibi insan olarak bu kadar yanlışı ve haksızlıkları yapacak kadar vicdansız değiliz. En azından depremin ilk birkaç gününde herkes kim oluğuna bakılmaksızın canhıraş bir tutumla taşı toprağı tırnaklarıyla kazıdılar.

Bu gelişmelerin toplam sonuçlarından benim gördüğüm/çıkardığım kadarıyla toplum olarak ortalama bilgimiz, bilincimiz, farkındalığımız, kendimizi küçük çıkarlardan arındıracak düzeye henüz gelmediğini gösteriyor. Yoksa bu kadar yanlış işlem ve faaliyetler başka bir ülkeden gelmedi.

Gelir Dağılımı Bozukluğu, Felaketlerden En Çok Olanağı Olmayanları Etkiliyor

Bu rant ve para düzeni yaratığı birikimli sonuçlar bugün dünyanın her tarafında yaşamı sürdürülemez hale getirmiştir. Çünkü paranın gücü ve zorbalığa dayalı çürüme yarın bir deprem olursa aynı durumu yaratacaktır. Tabii ki paranın gücünün yarattığı kanıksanma düzeni insanı değerleri ihmal etmemeliydi. Para ihtiyaçları karşılamak için insan tarafından oluşturulmuştu. Bugün para ve onun hakimiyeti insanı esir almış. Ancak bugün dünyanın %1’lik nüfusunun dünya gelirlerinin %60 kadarını kontrol ettiği bir dünya nasıl kabullenilir? Maalesef günümüzde değerlerin yerini para ve hem de kolay yoldan elde edilen paranın gücü egemen olmuş. Haklı olmak, ilkeli olmak, değer olmaktan çıkmış güçlülerin ve zorbaların gücü dünyaya sarmış görülüyor.

Yaratılan bozuk düzende yaşam koşulları kötüleşmiş, gelirleri azalmış, birçok şeye erişim olanağı olmayanların depremde, pandemide en çok can veren, evleri yıkılanlar olduğu gerçeğinin de kader olmadığı ortada.

İlkelerin bozulduğu, kuralların işletilmediği, birlikte dayanışma ve imecenin kaybolduğu ortamlardaki zorbalığın ve çürümüşlüğün neden olduğu deprem ve benzeri afetler sonrasındaki yıkımların temel nedenine karşı durmak salt bir tepki değil, ahlaki bir itiraz olmalı. Bu itirazın bilinç ve bilgi ile cesurca savunulması gerekir. Camus bu ifadesiyle insanlığın tarihsel olarak biriktirdiği kümülatif birikimlerin ve ayrışmanın yaratığı yozlaşmanın kanıksanması ile zorbalığın erdemi ezmesine müsaade edilmesi gerekir. Bu da erdem sahibi, ahlak ve vicdan sahibi insanlar tarafından karşı çıkılmalı.

İnsan olarak maruz kaldığımız çok sayıda olayların ağır sonuçlarının nedenleri ortadan kaldırılmadan, insanın yanlışları fark ederek yurttaş olarak medenileşmenin gereği olarak çürümeyi ve kötülüğü reddetmesi insan olmanın, aydınlanmanın ve uygarlaşmanın bir sonucu olacaktır. Buna karşı durmak, bu düzene benzememek için insanî değerlerimizi ve özgürlüğümüzü koruyan tavrımızdan ısrar etmeliyiz. Yaşanan olaylardan sonra; ben merkezlilik değil, biz bilinci gelişmiş, başka canlıların da bu dünyada yaşama hakkı olduğu bilgisi olan, kendini ve ilerini yöneten, gerektiği gibi amaca uygun yapan anlayış sahibi insanlar yetiştirmeliyiz.

Doğanın Hafızası Acıları Unutturmuyor

Yaşar Kemal ise bu konuda “taşın toprağın hafızası vardır” der. Evet, insan unutsa bile, depremin izlerinin olduğu sokaklarda, evlerde o acıların izleri hafızalardaki yerini travma düzeyinde koruyor. Çoğu zaman, o insanlar ölmeyebilirlerdi; bu bina böyle yıkılmamalıydı dediğimiz durumlar içimizi yakarak söyletiyor. Zihinlerde çıkmayan o gece ve günün korkunç gürültü-görüntülü ortamında “kurtarın” diye bağrışan seslerin insanın kulağının zarını patlattığı depremin üçüncü yılında bitmeyen acılar yeniden bir daha aynısı yaşanmasın diye unutmayalım. Şuuru olan ve sorumluluk sahibi kişiler için yalnız kendi acılarımızı değil, başkalarının da acılarını hissediyor ve unutmuyor olması gerekir. Depremin insan kaynaklı ihmal ve yanlışlarının etkisini ve bedelini unutmayalım.

6 Şubat 2026, Adana