Eğitim

Eğitim Sen: "2025-2026 akademik yılı yükseköğretimde çok yönlü krizin derinleştiği bir dönem oldu"

Abone Ol

ANKARA – Eğitim Sen Yükseköğretim ve Eğitim Sekreteri Evrim Gülez, 2025-2026 akademik yılına ilişkin yaptığı değerlendirmede, yükseköğretimde yaşanan sorunların derinleştiğini belirterek, üniversitelerin özerkliğinin, akademik özgürlüğün ve eğitim hakkının ciddi tehdit altında olduğunu söyledi.

Gülez, 2025-2026 akademik yılının yalnızca eğitimde nitelik kaybının yaşandığı bir dönem olmadığını, aynı zamanda öğrencilerin yaşam ve eğitim hakkını, akademik özgürlüğü, laikliği, demokratik üniversite anlayışını ve üniversite emekçilerinin haklarını hedef alan çok yönlü bir krizin derinleştiği yıl olarak kayıtlara geçtiğini ifade etti.

Yükseköğretimde yaşanan sorunların yapısal hale geldiğini vurgulayan Gülez, kamusal eğitim anlayışının giderek zayıflatıldığını, üniversitelerin bilimsel ve demokratik işleyişten uzaklaştırıldığını dile getirdi.

Eğitim Sen olarak mücadelelerini sürdüreceklerini belirten Gülez, şu değerlendirmede bulundu:

"Kamusal, bilimsel, laik, demokratik, parasız, anadilinde ve cinsiyet eşitlikçi eğitim hakkı için; üniversitelerin piyasaya, saraya, tarikat-cemaat ilişkilerine ve kayyım rejimine teslim edilmesine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz."

Açıklamada, yükseköğretimde yaşanan sorunların çözümü için üniversitelerin özerk, demokratik ve bilimsel esaslara göre yeniden yapılandırılması gerektiği vurgulanırken, öğrencilerin ve üniversite emekçilerinin haklarının güvence altına alınması çağrısı yapıldı.

2025-2026 YÜKSEKÖĞRETİM YIL SONU RAPORU

AKP iktidarının 24 yıllık yönetimi boyunca yükseköğretim alanı; piyasacı, merkeziyetçi, otoriter ve dinci-gerici politikaların hedefi haline getirilmiştir. Üniversiteler, bilimsel üretimin, eleştirel düşüncenin, laikliğin, demokratik kamusal yaşamın ve toplumsal yararın merkezleri olması gerekirken; siyasal iktidarın denetim ve kadrolaşma politikalarıyla, piyasa ilişkilerinin baskısıyla ve akademik özgürlükleri hedef alan uygulamalarla kuşatılmıştır. Rektör atamalarından YÖK eliyle sürdürülen merkezi denetime, üniversite-sermaye ilişkilerinden Diyanet, müftülükler ve tarikat-cemaat yapılarıyla kurulan ilişkilere kadar birçok başlıkta üniversitelerin bilimsel, laik, demokratik ve özerk yapısı sistematik biçimde aşındırılmıştır.

2025-2026 akademik yılı, bu yapısal tahribatın öğrenciler açısından da ağır sonuçlar doğurduğu bir dönem olmuştur. Üniversite öğrencileri için eğitim hakkı artık yalnızca sınavı kazanmakla erişilebilir bir hak olmaktan çıkmış; barınma, beslenme, ulaşım, sağlık, eğitim materyallerine erişim ve güvenli kampüs yaşamı gibi temel ihtiyaçları karşılayabilme koşuluna bağlanmıştır. Yetersiz yurt kapasitesi, artan kira ve yaşam maliyetleri, yemekhane ücretleri, ulaşım giderleri ve KYK burs/kredilerinin yetersizliği öğrencileri aile desteğine, borçlanmaya ya da güvencesiz işlerde çalışmaya zorlamaktadır. Bu tablo, yükseköğretimi herkes için kamusal bir hak olmaktan çıkarıp ekonomik gücü olanların sürdürebildiği sınıfsal bir ayrıcalığa dönüştürmektedir.

Aynı dönemde merkezi sınav sistemindeki hatalar, öğrencilerin geleceğini tek bir sınav sonucuna mahkûm eden rekabetçi anlayışın yarattığı güvensizliği daha da artırmıştır. 2026-YKS’de bir sorunun iptal edilmesi ve bir sorunun doğru cevabının değiştirilmesi, milyonlarca öğrencinin emeğini ve geleceğini ilgilendiren sınav süreçlerinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir. Öğrenciler bir yandan sınav baskısı, gelecek kaygısı ve ekonomik yoksunlukla boğuşurken, diğer yandan üniversitelerde demokratik haklarını kullandıkları için soruşturma, gözaltı, baskı ve şiddet tehdidiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.

Bu nedenle 2025-2026 akademik yılı, yükseköğretimde yalnızca nitelik kaybının değil; aynı zamanda öğrencilerin yaşam hakkını, eğitim hakkını, akademik özgürlüğü, laikliği, demokratik üniversite fikrini ve üniversite emekçilerinin haklarını hedef alan bütünlüklü bir krizin derinleştiği yıl olarak kayda geçmiştir. Eğitim Sen olarak kamusal, bilimsel, laik, demokratik, parasız, anadilinde ve cinsiyet eşitlikçi eğitim hakkı için; üniversitelerin piyasaya, saraya, tarikat-cemaat ilişkilerine ve kayyım rejimine teslim edilmesine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.

Rakamlarla Yükseköğretimin Durumu: Daralma, Açık Öğretime Yığılma ve Kapasite Sorunu

2025-2026 eğitim-öğretim yılında Türkiye’de 208 yükseköğretim kurumu bulunmaktadır. Bunların 129’u devlet üniversitesi, 75’i vakıf üniversitesi, 4’ü ise vakıf meslek yüksekokuludur. Yükseköğretim sistemindeki toplam öğrenci sayısı 6 milyon 301 bin 434’e gerilemiştir. Bir önceki yıl 6 milyon 835 bin 115 olan öğrenci sayısındaki düşüş, yükseköğretimdeki niceliksel büyüme döneminin yerini daralma ve çözülme eğilimine bıraktığını göstermektedir.

Öğrencilerin 2 milyon 532 bini ön lisans, 3 milyon 348 bini lisans, 330 bini yüksek lisans ve 89 bini doktora düzeyindedir. Öğrencilerin 5 milyon 445 bini devlet üniversitelerinde, 838 bini vakıf üniversitelerinde, yaklaşık 17 bini ise vakıf meslek yüksekokullarında öğrenim görmektedir. Toplam öğrenci sayısı içinde yaklaşık 350 bin uluslararası öğrenci bulunmaktadır. 2025-2026 akademik yılında yükseköğretim kurumlarına 1 milyon 393 bin 763 öğrenci yeni kayıt yaptırmış, 2024-2025 akademik yılında ise 874 bin 171 kişi yükseköğretim kurumlarından mezun olmuştur.

Bununla birlikte yükseköğretimdeki sayısal büyüklüğün önemli bir bölümü örgün, yüz yüze, nitelikli kamusal eğitim kapasitesinden değil; açık öğretim, uzaktan öğretim ve ikinci üniversite kayıtlarından kaynaklanmaktadır. Açık ve uzaktan öğretime kayıtlı öğrenci sayısının 3 milyonu aşması, yaklaşık 2 milyon öğrencinin ikinci üniversite kapsamında bulunması, yükseköğretimin kamusal ve nitelikli örgün eğitim temelinde değil, kitlesel kayıt ve diploma üretimi mantığıyla büyütüldüğünü göstermektedir.

Yükseköğretimde görev yapan öğretim elemanı sayısı 189 bin 868’dir. Bu sayının 157 bin 196’sı devlet üniversitelerinde, 32 bin 379’u vakıf üniversitelerinde görev yapmaktadır. Öğretim elemanlarının yaklaşık yüzde 52,8’i erkek, yüzde 47,2’si ise kadın akademisyenlerden oluşmaktadır. Kadın akademisyen oranı özellikle araştırma görevlisi düzeyinde görece güçlü görünse de profesörlük düzeyine ve karar alma mekanizmalarına çıkıldıkça bu oran belirgin biçimde düşmektedir.

Türkiye’de öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı genel olarak yaklaşık 33’tür. Devlet üniversitelerinde bu oranın vakıf üniversitelerine göre daha yüksek olması, kamusal yükseköğretimdeki kaynak ve kadro yetersizliğini açıkça göstermektedir. Öğrenci sayısındaki düşüşe rağmen öğretim kapasitesi, akademik kadro dağılımı, altyapı olanakları ve bölgesel eşitsizlikler bakımından sorunlar sürmektedir.

Bu tablo, yükseköğretimde temel sorunun yalnızca kaç üniversite ya da kaç öğrenci olduğu olmadığını ortaya koymaktadır. Asıl sorun, üniversitelerin bilimsel üretim, demokratik yönetim, yeterli akademik kadro, güçlü altyapı ve eşit erişim ilkeleriyle desteklenmemesidir. Öğrenci sayısındaki düşüşe rağmen nitelik sorununun devam etmesi, yükseköğretimde planlama krizinin sürdüğünü göstermektedir.

Merkezi Bütçeden Yükseköğretime Ayrılan Pay İhtiyacın Çok Gerisindedir

2026 yılı yükseköğretim bütçesi görünürde artmış olsa da bu artış yükseköğretimin gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. 2025 yılında 488 milyar 405 milyon TL olan yükseköğretim bütçesi, 2026 yılında 651 milyar 20 milyon TL’ye çıkarılmıştır. Nominal olarak yaklaşık yüzde 33’lük bir artıştan söz edilse de bütçenin yüzde 73,78’inin Personel ve SGK Devlet Primi giderlerinden oluşması, bilimsel araştırma, altyapı, öğrenci destekleri, barınma-beslenme olanakları ve üniversite emekçilerinin çalışma koşullarını iyileştirme açısından bütçenin son derece sınırlı kaldığını göstermektedir.

Üniversitelerin merkezi bütçeden yeterli pay alamaması, onları giderek daha fazla öz gelir yaratmaya, katkı payı ve öğrenim ücretlerine, döner sermaye faaliyetlerine, şirketleşmiş proje ilişkilerine ve üniversite-sermaye iş birliklerine bağımlı hale getirmektedir. Bu durum üniversitelerin bilimsel bilgi üretme ve toplumsal faydayı esas alma işlevini zayıflatmakta; akademik üretimi piyasanın beklentilerine, araştırma gündemlerini ise sermayenin ihtiyaçlarına tabi kılmaktadır.

Yükseköğretim bütçesi yalnızca muhasebe kalemi değildir; üniversitelerin nasıl bir anlayışla yönetileceğinin de göstergesidir. Bilimsel, özerk, kamusal ve demokratik bir üniversite için bütçenin öğrenci desteklerini, akademik özgürlüğü, bilimsel araştırmayı, güvenli ve erişilebilir kampüsleri, idari ve teknik personelin haklarını güçlendirecek biçimde planlanması gerekir. Oysa mevcut bütçe yapısı, yükseköğretimin kamusal niteliğini güçlendirmek yerine var olan eşitsizlikleri sürdürmektedir.

AKP iktidarının yükseköğretim politikası, üniversiteleri kamusal finansmanla güçlendirmek yerine onları piyasa ilişkilerine ve sermaye ihtiyaçlarına daha fazla bağımlı hale getirmektedir. Üniversitelerin bütçe yetersizliğiyle baş başa bırakılması, bir yandan öğrencilerin eğitim hakkını zayıflatmakta, diğer yandan üniversite emekçilerinin iş yükünü artırmakta, ücret ve özlük haklarında kayıpları derinleştirmektedir.

Öğrenci Yoksulluğu ve Toplumsal Eşitsizlikler Derinleşmektedir

2025-2026 akademik yılında öğrenciler açısından yükseköğretimin en yakıcı başlıklarından biri barınma, beslenme ve geçim krizidir. Üniversiteyi kazanmak, öğrenciler için artık eğitim hakkına fiilen erişmek anlamına gelmemektedir. Öğrencinin okuyabilmesi; kalacak yer bulmasına, temel gıda giderlerini karşılayabilmesine, ulaşım masraflarını ödeyebilmesine ve eğitim materyallerine erişebilmesine bağlı hale gelmiştir.

2025-2026 eğitim-öğretim yılında KYK’ye bağlı 880 yurt binasına 1 milyon 3 bin 259 öğrenci yerleştirilebilmiştir. Örgün eğitimdeki 4 milyon 63 bin 774 öğrenci dikkate alındığında, yaklaşık dört öğrenciden yalnızca biri devlet yurtlarında barınabilmektedir. Bu tablo, barınmanın kamusal bir hak olarak örgütlenmediğini; öğrencilerin önemli bir bölümünün özel yurtlara, yüksek kiralara, aile desteğine ya da güvencesiz barınma biçimlerine mahkûm edildiğini göstermektedir.

Yurtlara yerleşebilen öğrenciler açısından da sorunlar bitmemektedir. Kalabalık odalar, kampüslerden uzak yerleşimler, ulaşım maliyetleri, sosyal alanların yetersizliği ve beslenme koşullarındaki bozulma öğrencilerin akademik ve sosyal yaşamını doğrudan etkilemektedir. KYK kredi ve burslarının 2026 yılı başında 4 bin TL’ye çıkarılmış olması, yüksek enflasyon ve temel yaşam giderlerindeki artış karşısında öğrencilerin gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır.

Öğrenci yoksulluğu yalnızca ekonomik bir sorun değildir; eğitim hakkının sınıfsal olarak daraltılması anlamına gelmektedir. Geçinebilmek için çalışmak zorunda kalan öğrenciler derslere düzenli katılamamakta, akademik başarıları olumsuz etkilenmekte, sosyal ve kültürel yaşama katılımları sınırlanmaktadır. Bu tablo, yükseköğretimi herkes için eşit bir hak olmaktan çıkarıp ekonomik gücü olanların sürdürebildiği bir ayrıcalığa dönüştürmektedir.

Öğrenciler yalnızca ekonomik yoksunlukla değil, aynı zamanda demokratik haklarını kullanırken baskı ve soruşturmalarla da karşı karşıya kalmaktadır. Kampüslerde söz, eylem ve örgütlenme özgürlüğü idari baskılarla sınırlandırılmakta; öğrencilerin talepleri çoğu zaman güvenlikçi politikalarla bastırılmaktadır. Kadın öğrenciler, LGBTİ+ öğrenciler, göçmen öğrenciler ve farklı kimliklerden gelen gençler üniversite yaşamında ayrımcılık, dışlanma ve güvensizlikle karşılaşmaktadır.

Bu koşullarda öğrencilerin yaşadığı yalnızlık, umutsuzluk ve gelecek kaygısı büyümektedir. Üniversite, gençler için özgürleşme, üretme, dayanışma ve kendini geliştirme alanı olması gerekirken; ekonomik baskı, sınav stresi, barınma sorunu, gelecek belirsizliği ve siyasal baskılarla örülü bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmektedir.

Merkezi Sınav Sistemi Öğrencilerin Geleceğini Belirsizliğe Terk Etmektedir

Öğrencilerin geleceğini tek bir sınav sonucuna bağlayan merkezi sınav sistemi, eğitimi öğrenme süreci olmaktan çıkarıp yarışa ve elemeye indirgeyen anlayışın en somut göstergesidir. Milyonlarca genç, yıllar boyunca sınav baskısı altında yaşamakta; aileler dershane, özel ders, kaynak kitap ve ulaşım giderleriyle ağır bir ekonomik yük altına girmektedir. Bu sistem, sınıfsal eşitsizlikleri azaltmak yerine yeniden üretmektedir.

2026-YKS’de yaşanan gelişmeler, merkezi sınav sisteminin yalnızca öğrenciler üzerinde baskı yaratan yapısını değil, aynı zamanda soru hazırlama, denetim ve değerlendirme süreçlerindeki sorunları da görünür hale getirmiştir. AYT Türk Dili ve Edebiyatı-Sosyal Bilimler-1 testindeki 20. sorunun iptal edilmesi ve AYT Matematik testindeki 23. sorunun doğru cevabının değiştirilmesi, milyonlarca öğrencinin geleceğini belirleyen bir sınavda hata payının ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir.

Bu durum yalnızca “teknik hata” olarak geçiştirilemez. Sınav güvenliği gerekçesiyle okulların, sınıfların ve eğitim emekçilerinin sürekli denetim altında tutulduğu bir sistemde, soru hazırlama ve cevap anahtarı süreçlerinde ortaya çıkan hatalar, öğrenciler açısından adalet duygusunu zedelemekte ve sınava duyulan güveni sarsmaktadır.

Merkezi sınav sistemi, eğitimde fırsat eşitsizliğini ortadan kaldırmak bir yana, mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştirmektedir. Ekonomik gücü olan öğrenciler özel ders, dershane, kaynak kitap ve sınav hazırlık olanaklarına daha kolay erişirken; yoksul öğrenciler bu yarışa dezavantajlı koşullarda katılmaktadır. Böylece sınav sistemi, başarıyı öğrencinin emeği kadar ailesinin ekonomik olanaklarına da bağımlı hale getirmektedir.

Asıl ihtiyaç, öğrencilerin geleceğini tek bir sınav sonucuna mahkûm eden rekabetçi anlayıştan vazgeçilmesi; eğitimin bütün kademelerinde eşit, parasız, bilimsel ve nitelikli kamusal eğitim hakkının güvence altına alınmasıdır. Öğrencilerin geleceği sınav hatalarına, piyasa koşullarına ve rekabetçi eleme mekanizmalarına terk edilemez.

Uluslararası Sıralamalar, Üniversitelerdeki Nitelik Kaybını Gizleyemez

2025-2026 akademik yılında Türkiye’deki bazı yükseköğretim kurumlarının uluslararası sıralamalarda görünürlük elde etmesi, siyasi iktidar tarafından yükseköğretimde “başarı” göstergesi olarak sunulmaktadır. Oysa bu görünürlük, yükseköğretim sisteminin bütününe yayılan nitelik kaybını, akademik özgürlüklerin tasfiyesini, öğrencilerin ağırlaşan yaşam koşullarını ve üniversite emekçilerinin hak kayıplarını ortadan kaldırmamaktadır.

Uluslararası sıralamalar ağırlıklı olarak yayın sayısı, atıf oranı, uluslararası öğrenci ve akademisyen sayısı, işveren itibarı ve benzeri ölçütlere dayanmaktadır. Bu ölçütler; üniversitelerde bilimsel özgürlüğün varlığını, öğrencilerin barınma ve beslenme koşullarını, eğitim süreçlerinin demokratik niteliğini, kampüslerin güvenli ve kapsayıcı olup olmadığını, üniversite bileşenlerinin yönetime katılımını ya da kamusal erişim hakkını doğrudan ölçmemektedir. Bu nedenle sıralamalarda elde edilen sayısal görünürlük, üniversitelerin gerçek durumunu yansıtmaktan uzaktır.

AKP iktidarı, üniversiteleri bilimsel üretimin ve toplumsal yararın kurumları olarak güçlendirmek yerine, onları rekabetçi piyasa mantığına göre konumlandırmaktadır. Üniversiteler sıralamalardaki yerlerini yükseltmek için yayın ve proje baskısıyla kuşatılırken; öğrencilerin öğrenme süreçleri, akademisyenlerin özgür araştırma hakkı, idari ve teknik personelin çalışma koşulları geri plana itilmektedir. Bu yaklaşım, üniversiteyi kamusal bir hak alanı olmaktan çıkarıp performans, görünürlük ve piyasa ilişkileri üzerinden ölçülen bir kuruma dönüştürmektedir.

Sıralamalarda öne çıkan üniversitelerin büyük bölümünün İstanbul ve Ankara gibi merkezlerde yoğunlaşması, yükseköğretimdeki bölgesel eşitsizlikleri de açıkça göstermektedir. Anadolu’daki çok sayıda üniversite, yetersiz bütçe, akademik kadro eksikliği, altyapı sorunları ve merkezi yönetim baskısı altında nitelikli eğitim üretme kapasitesinden yoksun bırakılmaktadır. Böylece yükseköğretim sistemi, yalnızca sınıfsal değil, bölgesel eşitsizlikleri de yeniden üretmektedir.

Bu nedenle Eğitim Sen açısından asıl başarı ölçütü, üniversitelerin sıralamalarda kaç basamak yükseldiği değil; bilimsel özgürlüğün, laik ve kamusal eğitimin, akademik özerkliğin, öğrencilerin ve emekçilerin haklarının ne ölçüde güvence altına alındığıdır. Sıralama odaklı politikalar, üniversitelerdeki yapısal sorunları çözmemekte; tersine, piyasacı yükseköğretim anlayışını derinleştirerek nitelik sorununu görünmez kılmaktadır.

Üniversitelere Yönelik Dinci-Gerici, Piyasacı ve Otoriter Müdahaleler Sürmektedir

Üniversiteler, bilimsel bilginin üretildiği, eleştirel düşüncenin geliştiği, toplumsal sorunlara özgürce yanıt arandığı kamusal kurumlar olmalıdır. Ancak AKP iktidarının 24 yıllık yönetimi boyunca yükseköğretim alanı; dinci-gerici, piyasacı, merkeziyetçi ve otoriter politikaların hedefi haline getirilmiştir. Üniversitelerin bilimsel, laik, demokratik ve özerk yapısı sistematik biçimde aşındırılmış; üniversite bileşenlerinin iradesi yok sayılmıştır.

Yükseköğretim Kurulu, 12 Eylül rejiminin ürünü olarak kurulduğu günden bu yana üniversiteler üzerindeki merkezi denetimin temel aracı olmuştur. AKP iktidarı ise YÖK’ün bu otoriter ve hiyerarşik yapısını daha da derinleştirerek üniversiteleri siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre hizalanan kurumlara dönüştürmüştür. Rektörlerin üniversite bileşenlerinin iradesiyle değil, merkezi siyasi otoritenin tercihiyle belirlenmesi, üniversitelerde akademik özerkliği ve demokratik yönetimi ortadan kaldırmaktadır.

Bu dönemde üniversiteler yalnızca piyasacı politikalarla değil, aynı zamanda dinci-gerici ideolojik müdahalelerle de kuşatılmıştır. Diyanet, müftülükler, tarikat-cemaat ağları ve çeşitli gerici yapılarla kurulan işbirlikleri, üniversitelerin laik ve bilimsel niteliğini zayıflatmaktadır. Üniversitelerde bilimsel bilgi üretimi yerine itaatkâr, sorgulamayan, biat eden bir kuşak yaratmayı hedefleyen etkinliklerin desteklenmesi; laik eğitim ilkesine ve üniversitenin evrensel bilimsel değerlerine açık bir saldırıdır.

AKP’nin yükseköğretim politikası, üniversiteyi hem piyasanın hem de dinci-gerici ideolojinin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirmeye dayanmaktadır. Bir yandan üniversite-sermaye işbirliği, döner sermaye, performans ve proje baskısı yaygınlaştırılırken; diğer yandan bilimsel düşüncenin yerine dinselleştirilmiş, milliyetçi, otoriter ve cinsiyetçi bir eğitim anlayışı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu iki yönelim birbirinden bağımsız değildir; piyasacı üniversite modeli ile dinci-gerici ideolojik kuşatma aynı siyasal projenin parçalarıdır.

Eğitim Sen olarak üniversitelerin piyasaya, saraya, tarikat-cemaat ilişkilerine ve otoriter yönetim anlayışına teslim edilmesine karşı çıkıyoruz. Üniversiteler; bilimsel, laik, demokratik, özerk, kamusal ve özgür kurumlar olarak yeniden inşa edilmelidir.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Kararı, Vakıf Üniversiteleri Modelindeki Güvencesizliği Açığa Çıkarmıştır

2025-2026 akademik yılının en çarpıcı gelişmelerinden biri İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaşanmıştır. 22 Mayıs 2026 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı ile üniversitenin faaliyet izni kaldırılmış; yaklaşık 22 bin öğrenci ile binin üzerinde akademik ve idari personelin geleceği bir gecede belirsizliğe sürüklenmiştir. Kararın üç gün sonra yine Cumhurbaşkanı Kararı ile geri alınması, yükseköğretim alanında hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerinin ne ölçüde ortadan kaldırıldığını göstermektedir.

Bir üniversitenin hiçbir gerçek katılımcı süreç işletilmeden, üniversite bileşenlerinin görüşü alınmadan, öğrencilerin ve emekçilerin geleceği düşünülmeden bir gecede kapatılıp üç gün sonra yeniden açılması, yükseköğretimde keyfiliğin geldiği noktayı ortaya koymaktadır. Bu süreç yalnızca idari bir karar sorunu değildir; vakıf üniversitesi modelinin yapısal kırılganlığını, öğrencilerin eğitim hakkının ve emekçilerin iş güvencesinin sermaye ilişkilerine, vakıf yönetimlerine ve siyasal karar mekanizmalarına nasıl bağımlı hale getirildiğini açıkça göstermektedir.

İstanbul Bilgi Üniversitesi örneği, yükseköğretimin ticarileştirilmesinin faturasının doğrudan öğrencilere, akademisyenlere, idari ve teknik personele kesildiğini göstermiştir. Vakıf üniversitelerinde çalışan emekçiler iş güvencesinden yoksun bırakılırken, öğrenciler de piyasa koşullarına ve kurumsal belirsizliklere terk edilmektedir. Eğitim hakkı, sermaye gruplarının el değiştirmesine, kayyım uygulamalarına ya da siyasal iktidarın keyfi kararlarına bağlı hale getirilemez.

Kararın geri alınmasını sağlayan temel güç, öğrencilerin, akademisyenlerin, mezunların, velilerin ve kamuoyunun ortak tepkisi olmuştur. Bu durum, üniversite bileşenlerinin dayanışmasının ve örgütlü mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. Ancak kararın geri alınmış olması, vakıf üniversitesi modelindeki yapısal güvencesizliği ortadan kaldırmamıştır. Yükseköğretim, piyasa ilişkilerinin ve keyfi siyasal kararların alanı olmaktan çıkarılmalı; kamusal, demokratik ve güvenceli bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Kayyım Rejimi Akademik Özgürlüğü Hedef Almaya Devam Etmektedir

Boğaziçi Üniversitesi’nde 2021 yılından bu yana sürdürülen kayyım rektör düzeni, yükseköğretimde AKP’nin otoriter yönetim anlayışının en açık örneklerinden biridir. Üniversite bileşenlerinin iradesi yok sayılarak kurulan bu rejim, zaman içinde yalnızca bir yönetim krizi olmaktan çıkmış; akademisyenlere, öğrencilere, mezunlara ve çalışanlara yönelen sistematik bir baskı mekanizmasına dönüşmüştür.

Bu sürecin çarpıcı örneklerinden biri Prof. Dr. Tuna Tuğcu’nun yaşadıklarıdır. Üniversitedeki bir bilgi güvenliği zafiyetini ortaya çıkardıktan sonra görevinden uzaklaştırılan Tuğcu hakkında son dört yılda yirmiye yakın disiplin soruşturması açılmış; bu soruşturmaların önemli bölümü yargı ve disiplin kurulları tarafından hukuka aykırı bulunmuştur. Buna rağmen YÖK Yüksek Disiplin Kurulu, 5 Şubat 2026 tarihli kararıyla Tuğcu’nun kamu görevinden çıkarılmasına karar vermiş; karar ancak 20 Mayıs 2026’da tebliğ edilmiştir.

Bu süreç, kayyım rejiminin yalnızca yönetsel değil, aynı zamanda akademik özgürlükleri hedef alan bir tasfiye mekanizması olduğunu göstermektedir. Üniversite içinde eleştirel söz söyleyen, bilimsel ve etik sorumluluğunu yerine getiren, öğrencileriyle dayanışma kuran akademisyenler soruşturmalarla, görevden uzaklaştırmalarla, mobbingle ve ihraç tehdidiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.

Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar münferit değildir. Türkiye’de üniversitelerin önemli bir bölümünde rektörlükler, üniversite bileşenlerinin demokratik iradesini değil, siyasal iktidarın tercihlerini esas alan bir yönetim anlayışıyla hareket etmektedir. Bu anlayış akademik özgürlüğü, ifade özgürlüğünü, sendikal hakları ve üniversite özerkliğini doğrudan hedef almaktadır.

Eğitim Sen olarak kayyım rejimine, hukuksuz disiplin süreçlerine ve akademik tasfiyelere karşı bilimsel, demokratik ve özerk üniversite mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz. Prof. Dr. Tuna Tuğcu başta olmak üzere hukuksuz biçimde görevinden edilen tüm akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi, üniversitelerde demokratik işleyişin yeniden kurulması ve kayyım düzeninin son bulması gerekmektedir.

Barış Akademisyenleri ve Hukuksuzca İhraç Edilen Kamu Emekçileri Görevlerine İade Edilmelidir

11 Ocak 2016’da kamuoyuna açıklanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan Barış Akademisyenleri, savaş politikalarına karşı barışı, yaşam hakkını ve demokratik çözümü savundukları için ağır bir siyasal ve hukuki baskı sürecinin hedefi haline getirilmiştir. Aradan on yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, imzaları nedeniyle üniversitelerinden ihraç edilen akademisyenlerin büyük bölümü hâlâ görevlerine iade edilmemiştir.

OHAL döneminde çıkarılan KHK’lerle yüzlerce akademisyen ve kamu emekçisi hukuksuz biçimde ihraç edilmiş; yalnızca çalışma hakları değil, sosyal hakları, mesleki itibarı ve kamusal yaşama katılım olanakları da hedef alınmıştır. Bu süreçte adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, masumiyet karinesi ve hukuk devleti ilkeleri sistematik biçimde ihlal edilmiştir. Barış talebinin cezalandırılması, üniversitelerde bilimsel özgürlüğe ve ifade özgürlüğüne yönelmiş en ağır saldırılardan biri olarak tarihe geçmiştir.

Barış Akademisyenlerinin yaşadığı hukuksuzluk, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; Türkiye’de üniversitelerin nasıl susturulmak istendiğinin açık göstergesidir. İktidar, bilim insanlarının toplumsal sorunlara dair söz kurmasını, savaş politikalarını eleştirmesini, insan hakları ihlallerine karşı çıkmasını cezalandırarak üniversiteleri sessizleştirmeyi hedeflemiştir.

Bu hukuksuzluk artık daha fazla sürdürülemez. Başta Barış Akademisyenleri olmak üzere KHK’lerle ihraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine iade edilmeli; hak kayıpları giderilmeli; akademik özgürlük, ifade özgürlüğü ve sendikal haklar üzerindeki tüm baskılar kaldırılmalıdır. Üniversitelerde barışı, bilimi, özgürlüğü ve demokratik yaşamı savunmak suç değildir.

YÖK’ün Lisans Sürelerini Kısaltma Hamlesi Bilimsel Eğitime Karşı Piyasacı Bir Müdahaledir

YÖK’ün lisans programlarının üç yılda tamamlanmasına yönelik hazırlığı, yükseköğretimde niteliği artırma amacı taşımayan; aksine eğitimi hızlandırılmış, sıkıştırılmış ve piyasanın ihtiyaçlarına göre esnekleştirilmiş bir yapıya dönüştürmeyi hedefleyen piyasacı bir müdahaledir. Aralık 2025’te duyurulan “üç sömestr” modeliyle akademik takvime yaz aylarını kapsayan üçüncü bir dönem eklenmesi ve lisans eğitiminin 2026-2027 akademik yılından itibaren üç yılda tamamlanmasının hedeflenmesi, üniversite bileşenleriyle gerçek bir istişare yürütülmeden gündeme getirilmiştir.

Bu tür düzenlemeler, yükseköğretimdeki temel sorunları çözmek bir yana, öğrenciler ve eğitim emekçileri üzerindeki baskıyı artıracaktır. Öğrenciler açısından daha yoğun, daha hızlı ve daha maliyetli bir eğitim süreci ortaya çıkarken; akademisyenler açısından ders yükü, sınav yükü, danışmanlık ve idari görevler daha da ağırlaşacaktır. Yaz aylarının akademik takvime eklenmesi, öğrencilerin çalışma, dinlenme, staj, araştırma ve sosyal yaşam olanaklarını da daraltacaktır.

Lisans eğitiminin niteliği, sürenin mekanik biçimde kısaltılmasıyla artırılamaz. Bilimsel eğitim; öğrencinin düşünme, araştırma, tartışma, üretme ve toplumsal sorunlarla bağ kurma süreçlerine zaman tanıyan bütünlüklü bir yapıyı gerektirir. Üç yıla sıkıştırılmış bir lisans modeli, üniversiteyi bilimsel gelişim alanı olmaktan uzaklaştırarak hızlı diploma üretim merkezine dönüştürme riski taşımaktadır.

YÖK’ün bu hamlesi, AKP’nin yükseköğretimi piyasanın esnek işgücü ihtiyacına göre yeniden düzenleme politikasının parçasıdır. Üniversite eğitimi, sermayenin kısa vadeli istihdam beklentilerine göre değil; kamusal yarar, bilimsel gelişim, eleştirel düşünce ve toplumsal eşitlik ilkelerine göre planlanmalıdır. Eğitim Sen olarak, üniversite bileşenlerinin katılımı olmadan, bilimsel veri ve etki analizi paylaşılmadan, tepeden inme biçimde dayatılan bu düzenlemeye karşı çıkıyoruz.

Yükseköğretim Emekçilerinin Ekonomik, Özlük ve Demokratik Hak Kayıpları Derinleşmektedir

Yükseköğretimde yaşanan kriz yalnızca öğrencileri değil, üniversitelerde çalışan tüm eğitim ve bilim emekçilerini doğrudan etkilemektedir. Akademik personel, idari ve teknik personel, araştırma görevlileri, sözleşmeli ve güvencesiz çalışanlar; düşük ücretler, ağırlaşan iş yükü, keyfi görevlendirmeler, mobbing, kadro sorunları ve siyasal baskılarla karşı karşıyadır.

Üniversitelerin giderek şirket mantığıyla yönetilmesi, özellikle idari ve teknik personel üzerinde ağır bir angarya düzeni yaratmaktadır. Akademik personele tanınan bazı ödemelerin idari ve teknik personele yansıtılmaması, eşit işe eşit ücret ilkesinin açık ihlalidir. Üniversite bütünlüklü bir kamusal hizmet alanıdır; bu hizmet yalnızca akademisyenlerin değil, idari, teknik, yardımcı ve destek personelin emeğiyle yürütülmektedir. Buna rağmen üniversite emekçileri arasında ücret, özlük hakkı ve statü bakımından ayrımcı uygulamalar sürdürülmektedir.

Araştırma görevlileri açısından güvencesizlik temel sorun olmaya devam etmektedir. 50/d statüsünde çalışan araştırma görevlileri iş güvencesinden yoksun bırakılmakta; 33/a kadrosuna geçiş hakkı sınırlandırılmakta; kadro bekleme süreçleri akademik baskı ve mobbing aracına dönüşmektedir. Bu durum yalnızca araştırma görevlilerinin geleceğini değil, bilimsel üretimin sürekliliğini ve üniversitelerin akademik niteliğini de zayıflatmaktadır.

Ekonomik kriz koşullarında üniversite emekçilerinin ücretleri hızla erirken, barınma, ulaşım, gıda ve sağlık giderleri karşılanamaz hale gelmektedir. Buna karşın tasarruf politikaları adı altında kamusal hizmetlerin yükü emekçilere bindirilmekte; eksik kadrolar nedeniyle mevcut çalışanların iş yükü artırılmaktadır. Üniversite emekçileri hem ekonomik yoksullaşmayla hem de siyasal-idari baskılarla kuşatılmaktadır.

Eğitim Sen olarak yükseköğretim emekçilerinin insanca yaşayacak ücret, güvenceli istihdam, eşit işe eşit ücret, demokratik çalışma ortamı ve sendikal hak taleplerinin takipçisi olacağız. Üniversitelerde 13-b/4 gibi keyfi görevlendirme araçlarına son verilmeli; araştırma görevlileri güvenceli kadroya kavuşturulmalı; idari ve teknik personele yükseköğretim tazminatı ve üniversite ödeneği dâhil tüm haklar eşit biçimde yansıtılmalıdır.

Sendikal Faaliyetlere Yönelik Baskılar Son Bulmalıdır

2025-2026 akademik yılında öğrencilerin demokratik hak ve taleplerine sahip çıkan eğitim ve bilim emekçileri de idari ve adli baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Üniversitelerde öğrencilerin barınma, beslenme, özgür ve demokratik üniversite taleplerinin yanında duran; bilimsel, laik ve kamusal eğitim hakkını savunan sendikal faaliyetler soruşturma ve cezalandırma konusu yapılmak istenmiştir.

Eğitim Sen’in öğrencilerin haklı ve meşru taleplerine sahip çıkması, sendikal sorumluluğunun gereğidir. Üniversite bileşenlerinin iradesini savunmak, öğrencilerin demokratik haklarına sahip çıkmak, baskılara karşı söz kurmak suç değildir. Buna rağmen sendikal kararları uygulayan üyelerimizin soruşturmalara maruz bırakılması, sendikal faaliyetin kriminalize edilmeye çalışıldığını göstermektedir.

Sendikal hak ve özgürlükler anayasal güvence altındadır. Eğitim ve bilim emekçilerinin iş bırakma, açıklama yapma, öğrencilerle dayanışma gösterme, üniversite yönetimlerini eleştirme ve demokratik talepler etrafında örgütlenme hakkı engellenemez. Sendikal faaliyetin suç gibi gösterilmesi, yalnızca sendikamıza değil, bütün emek ve demokrasi güçlerine yönelmiş bir saldırıdır.

Eğitim Sen olarak sendikal faaliyetlerimize yönelik her türlü baskıya karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Üniversitelerde özgür, demokratik ve bilimsel yaşamı savunmak; öğrencilerin ve emekçilerin haklarını birlikte büyütmek bizim tarihsel sorumluluğumuzdur.

Sonuç: Kamusal, Bilimsel, Laik, Demokratik ve Özerk Üniversite Mücadelesini Büyüteceğiz

2025-2026 akademik yılı, Türkiye’de yükseköğretim alanında biriken yapısal krizin daha da derinleştiği bir dönem olmuştur. Öğrenci sayısındaki gerileme, açık ve uzaktan öğretime dayalı büyüme, barınma ve beslenme krizinin sürmesi, merkezi sınav sistemindeki güven kaybı, üniversitelerde kayyım rejimi, Barış Akademisyenlerinin iade edilmemesi, lisans sürelerini kısaltma girişimi ve üniversite emekçilerinin hak kayıpları bu krizin başlıca göstergeleridir.

AKP iktidarının 24 yıllık yönetimi boyunca yükseköğretim; piyasacı, dinci-gerici, merkeziyetçi ve otoriter politikalarla kuşatılmıştır. Üniversiteler bilimsel özgürlüğün, laikliğin, eleştirel düşüncenin ve toplumsal yararın kurumları olmaktan uzaklaştırılmak istenmiş; öğrenciler müşteri, akademisyenler performans baskısı altında çalışan üretim birimleri, idari ve teknik personel ise görünmez emek gücü olarak konumlandırılmıştır.

Bu tabloyu değiştirecek olan, üniversite bileşenlerinin ortak ve örgütlü mücadelesidir. Öğrencilerin eğitim, barınma, beslenme ve demokratik katılım hakkı; akademisyenlerin bilimsel özgürlüğü; idari ve teknik personelin eşit ve güvenceli çalışma hakkı birbirinden ayrı düşünülemez. Üniversite ancak tüm bileşenleriyle birlikte demokratikleşebilir.

Eğitim Sen olarak yükseköğretimin piyasaya, saraya, tarikat-cemaat ilişkilerine, kayyım rejimine ve otoriter yönetim anlayışına teslim edilmesine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Üniversitelerin kamusal, bilimsel, laik, demokratik, özerk ve özgür kurumlar olarak yeniden inşası için öğrencilerle, akademisyenlerle, idari ve teknik personelle, tüm üniversite bileşenleriyle birlikte mücadeleyi büyüteceğiz.

EĞİTİM SEN MERKEZ YÜRÜTME KURULU