Hacı Hüseyin Kılınç: "Quo Vadimus: Nereye Gidiyoruz?"

Temel mesele günlük siyasal krizler değildir. Asıl mesele, ülkenin nasıl bir rejime doğru evrileceği ve bu dönüşümün toplum tarafından nasıl karşılanacağıdır.

Abone Ol

Türkiye’de yaşanan gelişmeler yalnızca CHP içi bir tartışma ya da iktidar mücadelesi olarak okunamaz. Ülke, aynı anda hem rejim içi çatışmaların hem de “Erdoğan sonrası” dönemin hazırlıklarının yaşandığı tarihsel bir eşikten geçiyor.

Siyaset, her tarihsel konjonktürde temel çelişkiyi doğru okuyabilme ve buna uygun pozisyon alabilme işidir. Baş çelişkiyi doğru kavrayamayanlar, doğru siyasal tutum geliştiremezler. Bugün Türkiye’de yaşanan gelişmeler de yalnızca CHP içi bir mesele ya da parti içi bir iktidar kavgası olarak değerlendirilemez. Sorun, “kimin haklı, kimin haksız olduğu” tartışmasının çok ötesine geçmiş durumdadır. İçinden geçtiğimiz süreç, bu tartışmaları tali hale getirecek ölçüde daha büyük bir siyasal dönüşümün işaretlerini taşımaktadır.

İnce Hesaplarla Kurulan Siyasal Mühendislik

İktidar, uzun süredir hazırlığını yaptığı bir planı, koşulların uygun olduğunu düşünerek hayata geçirmeye yönelmiş görünüyor. İran ile ABD arasındaki gerilimin yeniden müzakere ihtimaline evrilmesiyle piyasalarda oluşan görece rahatlama, Erdoğan ile Trump arasındaki diplomatik temaslar ve ekonomik göstergelerde oluşabilecek sert sarsıntının kısmen yumuşaması, bu sürecin dış koşullarını oluşturdu.

Butlan tartışmasının uzun süre gündemde tutulması da kararın yaratacağı şok etkisini azaltan unsurlardan biri oldu. Böylece toplum, olağanüstü sayılabilecek gelişmelere adım adım alıştırıldı.

Yalnızca uluslararası ortam değil, iç siyasal atmosfer de bu sürecin etkilerini azaltacak biçimde hazırlandı. Özgür Özel dahil olmak üzere CHP yönetimine uzanan yolsuzluk ve rüşvet iddialarının dışarıdan değil, doğrudan CHP içinden ve belediye başkanlarının açıklamaları üzerinden gündeme taşınması; toplumda tereddüt yarattı. Türkiye siyasetindeki yapısal yozlaşmışlık algısı da düşünüldüğünde, bu gelişmeler kamuoyunun zihnini bulandırdı ve iktidarın hamleleri öncesinde siyasi zeminin yumuşatılmasına hizmet etti.

Toplumun Dalgın Anına Denk Getirilen Süreç

Ekonomik etkilerin dış destekle hafifletilmesi, içeride ise belediyelerin baskı altına alınarak itirafçılığın yaygınlaştırılması ve CHP içindeki tartışmaların sürekli kamuoyuna servis edilmesi; planlı bir siyasal mühendisliğin parçaları olarak okunabilir.

Ayrıca sürecin, üniversite öğrencilerinin sınav dönemine ve toplumun bayram tatiline odaklandığı bir zamana denk getirilmesi de tesadüf değildir. Tüm bunlar, gelişmelerin toplumsal reaksiyon kapasitesinin en düşük olduğu bir dönemde yürürlüğe sokulmak istendiğini düşündürmektedir.

Yeni Zamanları Eski Parametrelerle Okuma Sorunu

Türkiye’de muhalif çevrelerin en büyük sorunlarından biri, “olmaz” denilen ihtimalleri sürekli dışarıda bırakmalarıdır. Siyasal gerçekliği hâlâ eski dönemlerin parametreleriyle açıklamaya çalışma alışkanlığı, gelişmelere hazırlıksız yakalanılmasına neden olmaktadır.

Oysa günümüz iktidarları yalnızca baskı ve zor aygıtlarıyla hareket etmiyor. Aynı zamanda esneklikleri, manipülasyon yetenekleri, zihin bulandırma becerileri ve toplumsal algıyı yönetme kapasiteleriyle güç kazanıyorlar. Kendi yarattıkları krizleri bile başkalarının suçuymuş gibi sunabiliyor; muhalif toplumsal kesimlerin içinden devşirdikleri aktörlerle siyasal alanı yeniden şekillendirebiliyorlar.

Belirsizliği Yönetebilen İktidarlar Çağı

Bugün toplumun karşısında açık ve net bir “kötülük merkezi” bulunmuyor. Eğer klasik anlamda bir diktatörlük ya da çıplak bir faşizm koşullarında yaşanıyor olsaydı, karşıdaki güç daha görünür olurdu.

Ancak günümüz rejimleri daha esnek, geçirgen ve çok katmanlı yapılara sahip. Yüzsüzlüğü olağanlaştırabilen, kendi yaptıkları kötülükleri başkalarının eliyle gerçekleştirebilen bu yapılar; belirsizliği kalıcı bir ruh haline dönüştürmeyi başarıyor.

CHP’nin Tarihsel Açmazı: Devlet Partisi mi, Halk Partisi mi?

CHP, tarihinde ilk kez böylesi bir yol ayrımına gelmiyor. Partinin temel sorunsalı, kuruluşundan itibaren “devlet kurucu parti” olmak ile gerçek anlamda “halk partisi” olmak arasında şekillendi.

CHP’nin “halkçılık” anlayışı, uzun yıllar boyunca toplumsal sınıfları esas alan bir halkçılıktan ziyade korporatist bir niteliğe sahipti. Korporatizm; sınıfları reddeden, toplumsal çıkar çatışmalarını devlet içinde çözmeyi hedefleyen devlet merkezli bir dünya görüşüydü. Siyasal meşruiyetin kaynağı halktan çok devletti.

Bu yaklaşım, CHP içinde uzun süre baskınlığını korudu. Parti, kendisini kurduğu devletin koruyucusu olarak gördü. Ancak çok partili hayata geçişle birlikte siyasal meşruiyetin kaynağı değişti. Artık siyasetin belirleyici gücü halk desteğiydi.

“Yeter, söz milletindir” sloganı, tam da bu dönüşümün ifadesiydi.

Ecevit Dönemi ve Halkçılaşma Deneyimi

1960’lı yıllarda Türkiye hızla kentleşiyor, göçler artıyor ve yeni toplumsal dinamikler ortaya çıkıyordu. Dünyada sol yükselirken CHP de tarihsel bir tercih yapmak zorunda kaldı: Ya bürokratik devlet partisinin çizgisinde kalacak ya da halkçı bir dönüşüm yaşayacaktı.

Bu dönüşümün mimarı büyük ölçüde Bülent Ecevit oldu. Ecevit, CHP’nin devlet kurucu kimliğini halkçı bir siyaset anlayışıyla birleştirmeye çalıştı. Halkı; emeğiyle yaşayan ve hakkını alamayan toplumsal kesimler olarak yeniden tanımladı.

Ecevit’e göre halkın hakkını gasp edenler; rantçı, talancı ve ayrıcalıklı çevrelerdi. Bu nedenle hem sermaye çevreleri hem de devlet içindeki geleneksel güç odakları Ecevit’e mesafeli yaklaştı. Buna karşın halk desteği tarihsel olarak en yüksek seviyesine ulaştı.

CHP tarihinde ilk kez parti, devletin değil toplumun yanında konumlanmaya çalışıyordu.

Bugünkü Kavga Neden Daha Büyük?

Bugün yaşanan mücadele, yalnızca CHP içi bir iktidar çatışması değildir. İktidar çevreleri bu süreci özellikle “CHP’nin kendi iç kavgası” gibi göstermeye çalışıyor. Çünkü asıl mesele, Türkiye’nin “Erdoğan sonrası” döneme hazırlanıyor olmasıdır.

Saray içindeki klikler, güvenlik bürokrasisi ve çeşitli güç odakları arasında yoğun bir mücadele yaşanıyor. Tartışma yalnızca “Erdoğan’dan sonra ne olacak?” sorusu değil; aynı zamanda geçiş sürecini kimin yöneteceği ve devlet aygıtı üzerindeki kontrolün kimde kalacağı meselesidir.

Bu mücadele doğal olarak toplumdan gizlenerek yürütülüyor. Medya operasyonları, sermaye gruplarına yönelik müdahaleler, mafyatik ilişkiler ve devlet içindeki hizip çatışmaları; bu sürecin parçaları haline geliyor.

Hukuki Belirsizlik Rejimi

Türkiye’de uzun süredir hukuk ile hukuksuzluk arasındaki sınırlar giderek silikleşiyor. Siyasal rejim, meşruluk ile gayrimeşruluk arasındaki farkı büyük ölçüde ortadan kaldırmış durumda.

Bugün hukuki öngörülebilirliğin ortadan kalkması, yalnızca muhalefeti değil rejim içindeki klikleri de güvencesiz hale getiriyor. Çünkü kuralların işlemediği bir düzende herkes potansiyel tasfiye riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Post-Erdoğan Dönemine Doğru

Türkiye giderek daha görünür biçimde bir “post-Erdoğan” dönemine doğru ilerliyor. Erdoğan; karizması, kitlelerle kurduğu bağ ve rejim içindeki dengeleyici rolü nedeniyle yalnızca seçmen açısından değil, saray çevresindeki klikler açısından da vazgeçilmez bir figür haline geldi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de büyük ölçüde bu dengeyi sürdürebilmek için inşa edildi. Çünkü sistem, bütün eksikliklerine rağmen Erdoğan’ın kişisel ağırlığıyla ayakta kalabiliyordu.

Ancak Erdoğan sonrası dönemde aynı dengeyi sürdürmek kolay görünmüyor. Ne rejim eski ölçüde toplumsal rıza üretebilecek durumda ne de tarihsel husumetler taşıyan klikler aynı çatı altında rahat biçimde bir arada kalabilecek durumda.

Bu nedenle bugün yaşanan mücadele son derece sert ve varoluşsal bir karakter taşıyor.

CHP’ye Biçilen Rol

Saray çevresindeki farklı hiziplerin ortaklaştığı temel başlıklardan biri ise CHP’nin gerçek bir iktidar alternatifi haline gelmesini engellemek.

CHP’den beklenen şey; geçiş sürecine itiraz etmeyen, düzen içi dengeleri kabul eden ve kendisine çizilen sınırların dışına çıkmayan bir pozisyonda kalmasıdır. Başka bir ifadeyle CHP’nin, rejim içi geçiş sürecini yöneten aktörlerden biri olması isteniyor; dönüştürücü bir alternatif olması değil.

Bir Fetret Dönemine Doğru

Türkiye giderek bir “interregnum”, yani fetret dönemine sürükleniyor. Bu dönem, eski düzenin çözülmeye başladığı; ancak yenisinin henüz kurulamadığı tarihsel aralıkları ifade eder.

Bugün saray çevresindeki mücadeleler de bu geçiş sürecinin işaretlerini taşıyor. Erdoğan ve ailesine yakın çevreler süreci daha aile merkezli bir devamlılık modeliyle yürütmek isterken, güvenlik bürokrasisinin daha kurumsal bir geçiş modeli arayışında olduğu görülüyor.

Ancak tüm bu farklı eğilimlerin ortaklaştığı nokta aynı: CHP’nin bu süreçte gerçek bir iktidar alternatifi haline gelmemesi.

Quo Vadimus: Nereye Gidiyoruz?

“Quo vadimus” Latince bir ifadedir ve “Nereye gidiyoruz?” anlamına gelir. Bu soru yalnızca siyasal iktidarın değil, toplumun, muhalefetin ve devletin geleceğinin de sorgulanmasını içerir.

Bugün Türkiye’nin temel meselesi yalnızca günlük siyasal krizler değildir. Asıl mesele, ülkenin nasıl bir rejime doğru evrileceği ve bu dönüşümün toplum tarafından nasıl karşılanacağıdır.

Çünkü artık tartışma yalnızca bugünü değil, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir siyasal yapıya sahip olacağını belirleyecek tarihsel bir eşiğe dayanmıştır.