HEGEMONYA VE NATO

Abone Ol

Ülkemizde, 7-8 Temmuz'da yapılacak NATO toplantısı için son birkaç haftadır yoğun güvenlik önlemleri alınıyor. Bu sıkı tedbirler ve kısıtlamalar, bölge halkı için adeta bir açık hava tecridi hissi uyandırmaktadır. Buradan hareketle NATO üzerine bir şeyler yazmak istedim.

NATO denildiğinde aklımıza ilk olarak tanklar, savaş uçakları ve askeri ittifaklar gelir. Oysa asıl soru, bir güç yalnızca silahlarla mı varlığını sürdürür, yoksa insanların zihninde ürettiği meşruiyetle mi kalıcı hale gelir?

Bu soruya verilebilecek en etkileyici yanıtlardan birini Antonio Gramsci verir. Gramsci’ye göre “egemenlik, yalnızca zor kullanılarak değil, aynı zamanda rıza üretilerek kurulur ve sürdürülür” demiştir. Hegemonya budur. İnsanların belirli bir siyasal ve toplumsal düzeni doğal, kaçınılmaz ve hatta gerekli görmeye başlamasını sağlamaktır. Bu perspektiften bakıldığında NATO, yalnızca askeri bir ittifak olarak değil, Batı’nın güvenlik anlayışını ve uluslararası düzen tasavvurunu meşrulaştıran kurumlardan biridir. Ayrıca ortak tehdit algıları üreterek belirli bir güvenlik paradigmasını güçlendiren ve bu paradigmanın sürekliliğine katkı sağlayan bir organizasyon olarak ta okunabilir. Burada vurgulanmak istediğim nokta tanklar ya da füzeler değil, onların arkasındaki meşruiyet üretimidir. Çünkü hiçbir güç, yalnızca askeri kapasitesiyle uzun süre ayakta kalamaz. Toplumsal onay ve rıza da üretmek zorundadır.

Gramsci’den sonra Marx bu tabloya acaba nasıl bakardı? Elbette Karl Marx, NATO hakkında hiçbir şey yazmadı. Çünkü NATO, onun ölümünden onlarca yıl sonra kuruldu. Ancak Marx’ın devlet kuramından hareketle bazı çıkarımlar yapmamızı mümkün kılmaktadır. Marx’a göre devlet, çok büyük ölçüde egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir siyasal aygıttır. Bu bakış açısı uluslararası düzleme taşındığında, devletlerin oluşturduğu askeri ve siyasi ittifakların da belirli ekonomik ve sınıfsal çıkarları koruyan mekanizmalar olarak işlevsellik kazanmıştır. Bu nedenle NATO’nun, kapitalist dünya ekonomisinin güvenlik mekanizmalarından biri olarak değerlendirmek, Marksist literatürde karşılığı bulunan yorumdur.

Sonuç olarak hegemonya yalnızca askeri güçten ibaret değildir. Ekonomi, uluslararası kurumlar, hukuk, medya, eğitim, kültürel üretim ve diplomasi ile birlikte çalışarak belirli bir dünya düzeninin devamını sağlar. Eleştirel kuram açısından bakıldığında ise, hegemonik güçler yalnızca ekonomik sistemi değil, bu sistemi sürdürecek siyasal iktidar yapılarını da desteklemeye çalışırlar. Ülkelerin mevcut uluslararası düzen içinde kalması için ekonomik, diplomatik ve zaman zaman askeri araçlardan yararlanabilirler. Askeri güç ise bu organizasyonun yalnızca görünen yüzüdür.

Gerçekten sormamız gereken soru;

Günümüz dünyasında hegemonya gerçekten tanklarla, silahlarla mı kuruluyor, yoksa insanların güvenlik algısını şekillendiren fikirler, sosyal medya ağları, kurumlar ve söylemler aracılığıyla mı?