ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü askeri politika, son yüzyıldaki Amerikan dış müdahaleleri içinde dikkat çekici bir özelliğe sahip: kamuoyu desteğinin son derece zayıf olması.
Washington yönetiminin İran’daki askeri faaliyetlerinin önemli hedeflerinden birinin rejim değişikliği olduğu açıkça görülüyor. Trump da 5 Mart 2026’da yaptığı bir açıklamada, İran’ın gelecekteki liderinin belirlenmesi sürecinde “rol oynaması gerektiğini” ifade ederek bu hedefe işaret etti. Aynı açıklamada, operasyonu tamamlamak için ABD kara birliklerinin sahaya sürülebileceğini de dile getirdi.
Bu yaklaşım, Trump’ı, yurtdışında rejimleri devirmeyi ya da müttefik hükümetleri ayakta tutmayı amaçlayan askeri müdahalelere başvuran ABD başkanları zincirine ekliyor. Bu zincirde Franklin D. Roosevelt, Harry S. Truman, Lyndon B. Johnson, George W. Bush ve Barack Obama gibi isimler bulunuyor.
Ancak tarihsel benzerliklere rağmen, İran’a yönelik bu savaş bir açıdan farklıdır: Amerikan kamuoyunun önemli bir bölümü daha savaşın ilk aşamalarında bu politikaya karşıdır.
Kamuoyu Desteğinin Eksikliği
Yakın zamanda yayımlanan bir CNN anketine göre Amerikalıların yaklaşık %59’u İran’a karşı yürütülen savaşa karşı çıkıyor. Savaşın başlamasından bu yana yapılan birçok kamuoyu araştırması da benzer bir tablo ortaya koyuyor.
ABD dış politikası ve rejim değiştirme savaşları üzerine yapılan çalışmalar, bu muhalefetin temel nedenlerinden birinin büyük ve birleştirici bir anlatının yokluğu olduğunu gösteriyor.
1900’lerden bu yana ABD’nin desteklediği büyük askeri müdahalelerde kamuoyu desteği çoğunlukla güçlü bir politik anlatı sayesinde oluştu. Bu anlatılar, savaşın yüksek maliyetlerine—harcanan milyarlarca dolar ve kaybedilen asker hayatlarına—rağmen toplumsal meşruiyet sağlamayı mümkün kıldı.
Bugün İran söz konusu olduğunda ise böyle bir çerçeve ortaya çıkmış görünmüyor.
Tarihte Kamuoyunu Seferber Eden Anlatılar
- yüzyılın ortasında faşizmin yayılması ve demokrasilerin çökme tehlikesi, ABD’de geniş kabul gören güçlü bir anlatı oluşturdu. Bu söylem, ABD’nin World War II’ye girmesi ve savaşın ağır maliyetlerini üstlenmesi için toplumda geniş bir destek yarattı.
Benzer şekilde, September 11 attacks sonrasında ortaya çıkan “terörizmle mücadele” söylemi de güçlü bir mobilizasyon yarattı.
Bu anlatı sayesinde 2001’de Afganistan savaşına kamuoyu desteği yaklaşık %88 düzeyine ulaşırken, 2003’te Irak’ın işgaline destek %70 civarında gerçekleşti.
Bugün İran’a yönelik askeri operasyonlarda ise böyle geniş bir toplumsal seferberlik sağlayacak bir anlatı bulunmuyor. Bu durum, savaşın maliyetleri arttıkça Trump yönetimi için ciddi siyasi sorunlara yol açabilir.
İran Neden Varoluşsal Bir Tehdit Olarak Görülmüyor?
Güçlü bir savaş anlatısının ortaya çıkabilmesi için genellikle rakip bir devletin ABD açısından ciddi jeopolitik kazanımlar elde etmesi gerekir.
Örneğin faşizme karşı anlatı, Nazi Almanyası’nın Avrupa’yı işgali ve Japonya’nın Pearl Harbor saldırısı gibi olayların yarattığı şokla güçlenmişti. Terörizmle mücadele söylemi ise doğrudan 11 Eylül saldırılarıyla şekillenmişti.
Bugün ise Amerikalıların büyük bir kısmı İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görmüyor. 3 Mart 2026 tarihli bir Marist Institute for Public Opinion anketine göre Amerikalıların %55’i İran’ı küçük bir tehdit ya da hiç tehdit olarak değerlendirmiyor. İran’ı büyük bir tehdit olarak görenlerin oranı ise 2025 Temmuz’undaki %48 seviyesinden %44’e gerilemiş durumda.
Oysa 2003 yılında Irak savaşının hemen öncesinde Amerikalıların %64’ü Irak’ı ciddi bir tehdit olarak görüyordu.
Bu farkın önemli bir nedeni, İran’ın son yıllarda Orta Doğu’da göreli bir jeopolitik gerileme yaşaması. 2025 yazında İran ile İsrail arasında yaşanan “12 Günlük Savaş” sırasında İran’ın nükleer tesisleri ağır hasar gördü. Trump bu tesislerin “tamamen yok edildiğini” iddia etse de bu açıklama bağımsız kaynaklar tarafından doğrulanmış değil.
Bunun yanı sıra İran, Suriye’deki önemli bir müttefikini kaybetti; bölgesel vekil güç ağının büyük ölçüde zayıfladığı gözlendi. Ülke aynı zamanda ağır ekonomik krizler ve geniş çaplı iç protestolarla karşı karşıya.
Tüm bu gelişmelere rağmen, kamuoyunda İran’a karşı güçlü bir savaş anlatısı ortaya çıkmış değil.
Beyaz Saray’ın Mesaj Eksikliği
Anlatı eksikliğinin ikinci nedeni ise Beyaz Saray’dan gelen tutarlı ve güçlü bir siyasi mesajın bulunmaması.
II. Dünya Savaşı öncesinde Roosevelt, peş peşe yaptığı konuşmalarla Amerikan toplumunu savaşın gerekçeleri konusunda hazırlamıştı. Benzer şekilde Bush yönetimi de Irak savaşından önce yaklaşık iki yıl boyunca kamuoyunu belirli bir söylem etrafında mobilize etti.
Trump ise İran’a yönelik askeri müdahaleye giden süreçte bu tür bir stratejik iletişim yürütmedi. Savaş başlamadan beş gün önce yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında İran’a yalnızca üç dakika ayırdı. Öncesinde de İran hakkında çoğunlukla kısa ve dağınık açıklamalar yaptı.
Savaş başladıktan sonra ise yönetimin operasyonu gerekçelendirme biçimi sık sık değişti.
Bu nedenle kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların %54’ü Trump’ın İran politikasını onaylamadığını, yaklaşık %60’ı ise İran konusunda net bir planı olmadığını düşündüğünü belirtiyor. Aynı şekilde Trump’ın genel dış politika performansına verilen destek de düşük seviyelerde seyrediyor.
Siyasi Bölünmeler Derinleşiyor
Ortak bir ulusal anlatının yokluğu, ABD iç siyasetindeki bölünmeleri de keskinleştiriyor.
Demokratlar ve bağımsız seçmenler savaş karşıtı bir tutum sergilerken, Trump’ın kendi siyasi tabanı içinde de çatlaklar ortaya çıkmaya başladı. Örneğin Tucker Carlson ve Marjorie Taylor Greene gibi isimler İran politikasını sert biçimde eleştiriyor.
Bu durum, ABD’de dış politika konusunda nadiren görülen ölçüde geniş bir siyasi ayrışmaya işaret ediyor.
Tarihin Gösterdiği Çıkış Yolu
ABD tarihi, kamuoyu desteğini aşan rejim değiştirme savaşlarının genellikle geri çekilmeyle sonuçlandığını gösteriyor.
1993’te Somali’de 18 ABD askerinin ölümüyle sonuçlanan ve “Black Hawk Down” olarak bilinen olaydan sonra Bill Clinton yönetimi misyonu sonlandırarak askerleri geri çekti.
2012’de Libya’nın Bingazi kentindeki saldırıda dört Amerikalının öldürülmesinin ardından Obama yönetimi de ülkedeki ABD personelinin büyük bölümünü geri çekti.
Trump da benzer bir geri adımı daha önce Yemen’de attı. Yemen’deki Husilere karşı yürütülen operasyonların kara birlikleri gerektireceğini anlayan Trump yönetimi, ateşkes müzakerelerine yönelerek hava operasyonlarını sonlandırdı.
Bugün İran savaşı devam ederken benzin fiyatları yükseliyor, askeri kayıpların artma ihtimali bulunuyor ve finansal piyasalar ciddi dalgalanmalar yaşıyor.
Bu nedenle tarihsel deneyimler, siyasi maliyetleri sınırlamak isteyen ABD yönetimleri için geri çekilmenin çoğu zaman daha rasyonel bir seçenek olduğunu gösteriyor.
Professor of Politics and International Affairs, Wake Forest University