Türkiye’de laiklikten söz etmek, çoğu zaman bir ideale değil, bir yanılsamaya atıfta bulunmaktır. Çünkü evrensel bir değer olan laiklik sadece anayasal bir metin değil; devletin kendi gücünü sınırlama, kutsalın alanından elini çekme iradesidir. Oysa bu topraklarda devlet, inanç alanındaki hegemonik gücünden vazgeçmeye hiçbir zaman tam anlamıyla gönüllü olmadı. Yarım bırakılmış bir ilkenin gölgesinde, bugün hala din-devlet ilişkisini değil, devletin "din üretimini" tartışıyoruz.
Bu çelişkinin kurumsal tecellisi ise bellidir: Diyanet İşleri Başkanlığı. Devasa bütçesi, on binlerce personeli ve siyasal iktidarlarla kurduğu organik bağ ile bu kurum, laik bir devletin sınırlarını zorlamakla kalmaz; o sınırları fiilen ilga eder. Devlet bir yandan laik olduğunu iddia ederken, diğer yandan belirli bir mezhebin din hizmetlerini örgütlüyor, finanse ediyor ve temsil ediyor. Bu tablo karşısında laiklikten bahsetmek, kavramın ruhuna aykırı bir ısrardan öteye gidemiyor.
Türkiye’de vergi dairesinin kapısında kimseye mezhebi ya da inancı sorulmaz. Sünniler gibi Aleviler, Hristiyanlar, Yahudiler ve/veya ateistler de aynı kamusal yükümlülüğü paylaşır. Ancak bütçe masasına oturulduğunda tablo trajik bir netlik kazanır: Kamusal kaynaklar, Sünni-Hanefi yorumunun kurumsal tahkimatına aktarılır. Bu durum basit bir idari tercih değil, siyasal bir taraf tutma pratiğidir. Devlet burada tarafsız bir hakem değil, oyunun kurallarını kendi lehine belirleyen bir oyuncudur.
Gerçek laiklik, devletin dini kontrol etmesi değil; devletin "din üretmemesidir."
Bu bağlamda gerçek bir laiklik, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını gerektirir. Programına bunu açıkça almayan siyasi öznelerin laiklik savunusu bir tutarlılık taşımaz ve inandırıcı değildir. Çünkü laiklik, soyut bir bağlılık beyanı değil; somut bir kurumsal tercihtir. Devletin inanç alanından tamamen çekilmesini savunmadan yapılan her laiklik vurgusu, retorikten ibaret kalır.
Daha da çarpıcı ve ironik olan şudur: Kendini “laikliğin muhafızı” olarak tanımlayan siyasal aktörlerin büyük bölümü bile bu yapıya dokunmaya cesaret edemez. Çünkü mesele yalnızca inanç değil, iktidardır. Siyasi iktidarlar, sınıf mücadelesinin, özgürlük eşitlik mücadelesinin önünü kesmek için dini kurumsal olarak kontrol etmeyi tercih etmişlerdir. Cumhuriyet tarihi boyunca toplumu yönetmenin en elverişli anahtarı din olmuştur. Bu nedenle Diyanet’in varlığı, yalnızca teolojik değil; doğrudan siyasal bir tahakküm meselesidir.
AKP Karanlığı
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, Türkiye’nin o zaten "yarım yamalak" olan laiklik birikimini dahi tasfiye eden ağır bir tablo ortaya çıkarmıştır. Bugün devlet-din ilişkisi; geçmişin "denetim" sınırlarını çoktan aşmış, ilköğretim kurumlarından müfredatın kılcal damarlarına kadar sızan, saldırgan bir ideolojik kuşatmaya dönüşmüştür. Eskinin "makbul dindar" yaratma çabası ile bugünün kurumsallaşan karanlığı arasında niteliksel bir uçurum vardır; mevcut iktidar, devletin tüm aygıtlarını tek bir inanç yorumunun hizmetine sunarak seleflerini fersah fersah geride bırakmış ve toplumsal yaşamı teokratik bir cendereye almıştır. Bu iktidar “uyuyan şeriatçı çeteleri” de uyandırmış, linç sürülerinin – örneğin yandaş olmayan sanatçılara, kamuya açık sanat eserlerine- saldırılarına da zemin hazırlamıştır. Kuşkusuz bu yıkımı eleştirirken, sorunun köklerindeki o kadim "kutsalı devletleştirme – devleti kutsallaştırma" geleneğini ve inancı bir kontrol aygıtı olarak kullanma iştahını ıskalayamayız. Dün inşa edilen o sakat yapıdan bugünkü koyu karanlığa uzanan bu zihniyetle kökten bir hesaplaşma yaşanmadan, tam laikliğe ve gerçek bir özgürlüğe ulaşmak imkânsızdır.
Sonuç: Bir Yanılsamanın Sonu
Artık kelimelerin arkasına saklanmayı bırakıp şu yakıcı gerçekle yüzleşelim: Türkiye’de laiklik devasa bir illüzyondur. Bir yandan "herkese eşit mesafedeyim" deyip, diğer yandan sadece tek bir inancı finanse eden bir devletin, eşit yurttaşlık iddiası havada kalmaya mahkûmdur.
Burada asıl mesele, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan pay kapmak için hizaya girmek, pastadan daha fazla dilim istemek değildir. Hak aramayı "pay istemekle" karıştıran her yaklaşım, statükoyu beslemekten başka bir işe yaramaz. Gerçek bir laiklik savunusu; bu kurumun bütünüyle kapatılmasını, inancın sivil alana devredilmesini ve devletin inançlar karşısında mutlak bir "hiçliğe" bürünmesini savunmaktır.
Aksi takdirde laiklik iddiası, içi boş bir slogan olarak kalacaktır.
27.02.2026