OKLOKRASİ - Bilgisiz Kitlelerin Mutlak Yönetimi ve Ahlaki Panik

Abone Ol

YOZLAŞMA ATLASI - Tarihten Geleceğe İnsan ve Yönetim - 4. YAZI

OKLOKRASİ

Bilgisiz Kitlelerin Mutlak Yönetimi ve Ahlaki Panik

Demokrasinin demagojiden sonraki ve en tehlikeli yozlaşma evresi Oklokrasi, yani "çetelerin yönetimi" veya "ayaktakımının yönetimi" olarak adlandırılır. Oklokrasi, bilgisi ve yetkinliği olmayan geniş halk kitlelerinin desteğini alan popülist siyasetçilerin devlet yönetiminde mutlak güç elde etmesini tanımlar. Bu durum genellikle uzun ve geniş bir dönem içerisinde -bir önceki yazımızda açıkladığımız- demokratik yönetimlerin ilk yozlaşması olan “DEMAGOJİK YÖNETİM”den sonra kendiliğinden oluşan yozlaşmadır.

Oklokrasinin temel nedenleri arasında şunlar sayılabilir:

A. Eğitim Seviyesinin Düşmesi ve Çöküşü

Nüfus artışı karşısında politika geliştirilememesi-planlanamaması, basiretsiz ve liyakatsiz yöneticiler veya bilerek ve isteyerek başka amaçlara hizmet etmek için eğitim sisteminin yozlaştırılması-yönetilememesi ile birlikte, bir ülkenin genel eğitim seviyesinin düşmesi veya olması gerektiği şekilde artmaması, halkın eleştirel düşünme yeteneğini ve okuduğunu anlama kapasitesini zayıflatır.

Bu durumun oluşması, demagoji ve popülizmle başa gelen siyasetçilerin yönetimde kalma süreleri ile de ilgilidir. Temel eğitim ve üst eğitim sistemlerini değiştirecek, yozlaştıracak ve dejenere edebilecek süre iktidarda kalabilen popülist yöneticiler artık kuşakları etkiler ve kendi boş ve içeriksiz politikalarına uygun birey prototipleri yaratır. Ülkemizde aslında teknik lise olarak din adamı ihtiyacını karşılamak amacı ile kurulan imam hatip liselerinin sayısı iktidarda kalınan süreç içerisinde çok planlı bir şekilde artırılmış ve yönergelerde yapılan değişikliklerle amacından uzaklaştırılmış; her üniversite bölümüne girebilecek, hatta devlet kadrolarında işe alınabilmek için tercih sebebi yapılarak neredeyse temel lise eğitimi veren okullar haline getirilmiştir. Temel işlevi ve kuruluş amacı ara kadro olarak din adamı (imam) yetiştirmek olan ve aslında teknik lise programı kapsamında okul olan imam-hatip liseleri konusunda en büyük tartışma orta bölümünün bulunması olmuştur. Klasik teknik lise anlayışında ilk ve orta öğrenimini bitiren öğrenciler sınavla veya sınavsız olarak yeteneklerine uygun liseleri tercih ederek yaşamlarına yön verebilmektedir. Mevcut sistemde atanmış bürokrat olan fakat yasal adı bakan olarak geçen Milli Eğitim Bakanının, “Toplumsal talep neyse onu karşılayacak şekilde imam hatip açtık. Talep olduğu sürece de açmaya devam edeceğiz” beyanı tipik bir popülizmdir. Millî Eğitim Bakanlığı bir şirket değildir ki arz ve talebe göre okul açsın, okul açmak ülke ihtiyaçlarına göre bir planlama ve yönlendirme işidir.

Türk Eğitim Derneği Genel Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu, verdiği röportajda 10 madde olarak ülkemizdeki eğitim konusundaki temel sorunları saymış ve sürdürülebilir ulusal eğitim politikamızın bulunmaması birinci başlığından sonra ikinci başlık olarak ise “Sınavlar: Okullar sınavlara giriş bileti veren binalar oldu. Sınavlar eğitim sisteminin en büyük sorunu. Türkiye'de okul, bilgi vermenin yanı sıra yaşam becerisi kazandıran en önemli kurum olmaktan çıkarak, sınavlara giriş için gerekli olan belgenin alınacağı bir binaya dönüştü. O nedenle okulu kıymetli yapmadığımız hiçbir sistemden verim bekleyemeyiz.” demiştir.

Temelinde Cumhuriyetin çok önem verdiği ve kalkınmanın ve çağdaşlaşmanın temeli olan temel eğitim ise önce köy ilkokullarının kaldırılması, parasız yatılı olanağının geri plana alınması, bölge okulları ve taşımalı eğitimin getirilmesi, öğretmenlerin ücret ve sosyal haklarının kısıtlanması, köylerde okumak isteyen çocukların tarikatların insafına terk edilmesi, öğretmen alımlarında liyakatin terk edilerek nepotizm ve adam kayırmacılık- torpil uygulanması, sınıfta kalmanın kaldırılması, özel okullar ve paralı eğitimin teşviki gibi yöntemlerle okumayan, sorgulamayan, düşünmeyen, okuduğunu anlamayan, daha muhafazakâr, görsele dayalı kısa dijital kaynaklara dayalı bilgilerle hayatı kavramaya çalışan kuşaklar yetiştirilmeye başlanmıştır.

Unutmayalım ki yetenek ve zekâ kişilere özgüdür. Temel eğitim sistemi yetenekli ve zeki olanların önünü açmalı ve gelişimlerini, yetkinleşmelerini ve kadrolaşmalarını sağlamalı, fırsat eşitliği tanımalıdır. Yine unutmayalım ki herkes avukat, doktor, mühendis olmak zorunda değildir, olmamalıdır da!

B. Entelektüel Birikimin Azalması ve Gerilemesi

Entelektüel, zekâ ve analitik düşünme yetisi olup bunu kapsamlı bilgi ve birikim ile donatan ve sürekli yenileyip geliştiren, bu yetenek ve birikimlerini erdemlerle taçlandırarak mesleği gereği ya da kişisel ilgi alanları konusunda genelde soyut konularla derinlemesine ilgilenen ve bu çalışmalarını toplumla paylaşan kişi (aydın/münevver) olarak tanımlanabilir.

Bu konu kesinlikle akademik unvanlarla veya yayınlanmış kitaplarla ya da belirli formatlarda -yandan 3 cm içeri, üstten 2 cm- gibi hazırlanmış sözde akademik makale çokluğu ile ilintili değildir. Eğer öyle olsa idi 2016 yılında kendisine başkanlığı teslim edilen ve kamu kaynakları ile desteklenen Yunus Emre Enstitüsü (Vakfı) başkanı Prof. Dr. Yusuf ATEŞ, Vakıflar Genel Müdürlüğü teftiş heyetinin raporlarına ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda devam eden soruşturmalarda, yönettiği vakıfta yolsuzluk iddiaları ile suçlanmaz ve yurtdışına kaçmak zorunda kalmazdı. Ya da elektronik imzasının taklit edilerek sahte diploma çetesi tarafından kullanıldığı iddia edilen Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun bağlı olduğu bakan yardımcısının 11 diploması (6 lisans, 2 yüksek lisans, 3 doktora) sahibi olmasına rağmen yönettiği kurum böyle bir kamu zararına yol açmazdı.

Toplumun entelektüel ve kültürel birikiminin gerilemesi-geriletilmesi, popülist söylemlere ve etik davranmayan yöneticilerin daha kolay destek bulmasına yol açar.

Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Bülent Arı, “Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır. Onlar bu yanlışların hiçbirini yapmazlar,” demişti 2016 yılında. Bu kadar da açık ve pervasızca bir “PROFESÖR” bu beyanlarda bulunurken, tabii ki beyan sahibinin asla entelektüel veya aydın sıfatlarının hiçbirisi ile uzaktan yakından ilgisi olduğu düşünülemez.

Aydın olabilmek için her şeyden önce teori ve pratikte erdemli olmak gelmektedir, dört temel erdem olan; hikmet, iffet, cesaret ve adaleti yaşamının her alanında özde ve eylemde yaşamak asıl olmalıdır. Büyük dünya ozanı Nâzım ustanın da dediği gibi;

veya bir laboratuvarda

beyaz önlüğünüz ve güvenlik gözlüklerinizle,

insanlar için ölebilirsin—

Yüzünü hiç görmediğiniz insanlar için bile,

yaşamayı bilmene rağmen

en gerçek, en güzel şeydir.

C. Popülist Söylemlerin ve Etik Dışı Hareketlerin Yaygınlaşması

“Popülizm” ve “Ahlaki Panik” halkın popülist vaatlere ve liderlerin manipülatif eylemlerine yönelmesi, yönetimin niteliğini bozar. Polybios’un öngörülerine göre, bu amaçla yola çıkılan demagoji döneminde, yönetenler "korkulara başvuracak" ve toplum "önyargı ve duygular" ile karar almaya yönlendirilecektir. Bu durum, toplumsal bir "ahlaki panik" başlatır. Yargıya ve kamu kurumlarına olan güven azalır, milletvekilleri halk gözünde itibarsızlaşır.

Popülistler genelde düşük profilli kişilerdir. Bencil ve entelektüel birikim ve bilimsel bakış ve düşünme metotlarından uzaktır. Bu nedenle hemen dünyayı ikiye bölerler halk (biz) ve elitler/monşerler/ötekiler. Her sorun karşısında çok basit çözümleri vardır ve mutlaka kendileri dışında bir suçlu vardır. Duygularla hareket eder ve karar verirler, öfke, umut, korku ve gurur temel duygularıdır. “Halkın sesi, halktan biri” olduklarını iddia ederken aslında duygulara hitap ederler. Popülistler genellikle güçlü, karizmatik lider figürüne yönelir, bu da bilinçdışı düzeyde baskılanmış toplumlarda “baba figürü arayışı” ve güvenlik ihtiyacıyla bağlantılıdır.

Polybios, MÖ 160 yılında kaleme aldığı eserinde, bu dönemin “çeteler ile yönetim” olarak damgalanacağını ve ardından kaosun geleceğini, sistemin yıkılarak tekrar tiranlık yönetimine evrilerek döngünün başlangıcına döneceğini “Yönetimlerin Dolaşımı Kuramı” ile savunmuştur. Yeni nesil mafya, yenidoğan çetesi, sahte diploma çetesi, e-imza çetesi, ihale çetesi, beşli çete diye uzayıp giden bir liste… Bu bir tesadüf olabilir mi?

Görülüyor ki insanlık bin yıllardır yönetsel krizini ve kısır döngüsünü aşamıyor. Bu kadar bilimsel, düşünsel ve teknolojik ilerlemeye rağmen, yönetim işinin içinde insan ve doğal zekâ olduğu sürece sorunlar devam edecek gibi görünmektedir. Polybios'un antik çağlardaki gözlemleri, günümüz demokrasilerinin pek çoğunda yaşanan süreçlerle şaşırtıcı bir şekilde örtüşmektedir.

Demokrasi Erdemsiz Ellere Kılıç Vermeyi Ne Zaman Bırakacak?

Dikkat edilecek olursa Polybios’un yönetsel döngüsü monarşi ile başlamakta ve her dönem kendi yozlaşma/çürüme döngüsünü tamamladıktan sonra bir diğerine evrilerek demokrasiye ulaşmaktadır. Demokrasilerin en büyük kırılma noktası da çoğunluğun kararına uyma mantığından gelmektedir. Demokrasilerde popülist söylemlerle başa gelen demagoglar her sıkıştıklarında veya her işlerine geldiğinde o zaman halka soralım diyerek istediklerini yaptırmaktadır. Demokrasiler nitelikli bireyler gerektirir. Yöneticilerin iktidara gelebilmesi çoğunluğun oylarına bağlı olduğu için oy veren vatandaşların bilinçli, düşünüp muhakeme edebilen ülke yönetimi gibi önemli bir işte duygusal davranmadan oy verebilen seçmen olması gerekir. Eğer oylarınızı şahsi çıkar, hemşericilik, etnik veya ulusal kimlik, dini inanç veya yasa dışı organizasyonların talimatı doğrultusunda belirleyen bir vatandaş kitlesi varsa ancak popülist demagogların yönettiği bir ülkeye dönüşür ve bunun da sonuçlarına hep birlikte katlanmak zorunda kalırız.

Demokrasi halkın iradesini yüceltirken, bazen bu irade erdemsiz ellerde bir kılıca dönüşür. Tarih boyunca nice seçim, halkın umudunu değil, korkusunu büyütmüştür. Peki çoğunluğun gücü ne zaman bilgelikle buluşacak? Demokrasi, erdemsiz ellere kılıç vermeyi ne zaman bırakacak? Bu soru her bir seçmene yöneltilmiş bir vicdan çağrısıdır.

İşin kötüsü bozmak kolay kurmak zordur. Türkiye Cumhuriyeti devleti emperyal güçlere karşı verilen bir Kurtuluş Savaşı ile Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarının örgütlediği Anadolu ve Rumeli halkı ile birlikte kazanılmış ve kurulmuştur. Elbette kusursuz ve eksiksiz değildir ancak her şeyden önemlisi ruhu, felsefesi ve önderi olan; en önemlisi de halkın destek verdiği bir süreçtir.

Unutmayalım ki bir coğrafyada yaşayan insanların birlikte yaşama iradesi ile kurdukları en önemli örgüt devlettir. Modern çağda devletlerin varoluşunu oluşturan en önemli toplum sözleşmeleri ise ANAYASALARIDIR.

Anayasalar, ülke üzerindeki egemenlik haklarının kullanım yetkisinin içeriğinde belirtildiği şekliyle devlete verildiğini belirleyen toplumsal sözleşmelerdir. Hans Kelsen'in normlar hiyerarşisine göre diğer bütün hukuki kurallardan ve yapılardan üstündür ve hiçbir kanun ve yapı anayasaya aykırı olamaz. Devletin yönetim biçimini ve temel örgüt yapısını kuran, önemli organlarını ve işleyişlerini belirleyen; ayrıca temel hak ve özgürlükleri tespit edip, sınırlarını çizen hukuk metinleridir. Toplumsal bir sözleşme niteliği taşır. Genel olarak genel hükümler, temel hak ve özgürlükler, bireylerin topluma karşı görev ve sorumlulukları ile yasama, yürütme, yargı gibi anayasal devlet organlarını tanımlayan bölümlere sahiptir.

Dilerseniz bizim anayasamız üzerinden giderek işi somutlayalım ve bugünlere nasıl geldiğimizi de hatırlayalım. O zaman haftaya yürürlükteki anayasamızı inceliyoruz.

Haftaya 5. Yazımızda; Yozlaşma Atlasında yozlaşma sürecini “1 Anayasa 4 Referandum” yazımızla ele alacağız.