Şili’den Venezuela’ya: Müdahalenin Değişmeyen Mantığı

Abone Ol

Şili’de Amerikan Darbesi, Latin Amerika’da darbelerin yalnızca askeri müdahalelerle değil, egemenliği hedef alan çok katmanlı siyasal tasfiye süreçleriyle işlediğini gösteren temel metinlerden biridir. Kitabın sunduğu çerçeve, bize müdahalelerin tarihsel olarak değişen araçlarına rağmen aynı mantıkla işlediğini öğretir: Önce siyasal iktidarın meşruiyeti aşındırılır, ardından bu iktidar “olağan dışı”, “tehlikeli” ya da “hukuk dışı” ilan edilir ve nihayetinde zor –askeri, ekonomik ya da hukuki– meşru bir çözüm gibi sunulur. Bu mantık, Şili’den Venezuela’ya uzanan çizgide yalnızca biçim değiştirerek varlığını sürdürmüştür.

Bu çizginin ilk halkasında yer alan Salvador Allende, klasik anlamda bir darbe mağdurudur; ancak daha önemlisi, demokratik meşruiyetin askeri zorla ortadan kaldırılmasının sembolüdür. Allende’nin iktidarı, sandık yoluyla kurulmuş ve yine sandık yoluyla savunulmuştur. Onu hedef haline getiren unsur, otoriterleşmesi değil; bakır madenlerinin kamulaştırılması ve ekonomik egemenliğin yeniden tesis edilmesi yoluyla küresel sermaye düzenine meydan okumasıdır. Şili’de Amerikan Darbesi, Allende’nin ölümünden çok önce siyasal olarak “ölüme mahkûm” edildiğini; medya, ekonomi ve diplomasi yoluyla yönetemez, irrasyonel ve tehlikeli bir figüre dönüştürüldüğünü ayrıntılarıyla ortaya koyar. Burada darbe, askeri bir eylemden ziyade, önceden hazırlanmış bir meşruiyet yıkımının son aşamasıdır.

İkinci halka olan Hugo Chávez, Allende’den farklı olarak askeri darbeyle kalıcı biçimde devrilmemiş; fakat aynı müdahale mantığının geçiş figürü olmuştur. 2002 darbe girişimi, açık askeri zorun artık yüksek maliyetli ve riskli olduğunu göstermiş; buna rağmen Chávez’in alıkonulması ve fiilen etkisizleştirilmesi, egemenliğin askıya alınabileceğini ortaya koymuştur. Chávez, bu süreçten sonra sürekli olarak “otoriter”, “istikrarsızlık kaynağı” ve “bölgesel tehdit” söylemleriyle çevrelenmiş; Venezuela devleti kalıcı bir meşruiyet krizi alanı olarak tanımlanmıştır. Allende’nin yaşadığı askeri tasfiye, Chávez’de tam olarak gerçekleşmemiş; fakat onun yerine sürekli kuşatma ve yıpratma rejimi tesis edilmiştir.

Bu hattın üçüncü ve güncel halkası olan Nicolás Maduro, müdahaleciliğin en ileri ve en rafine biçimiyle karşı karşıyadır. Maduro örneğinde askeri darbe neredeyse tamamen geri plana itilmiş; onun yerine uluslararası ceza hukuku, yaptırımlar ve diplomatik izolasyon ana araçlar haline gelmiştir. ABD’de açılan davalar, yöneltilen ağır suçlamalar ve “yargılanabilir başkan” söylemi; fiili bir askeri işgale gerek kalmaksızın egemenliğin uluslararası alanda askıya alınması anlamına gelir. Bu aşamada başkan, ülkesinde görevde olsa bile, küresel sistem içinde kriminal bir figür olarak konumlandırılır. Bu durum, Allende’de silahla, Chávez’de zorla, Maduro’da ise hukuk yoluyla gerçekleştirilen aynı tasfiye mantığının sürekliliğini gösterir.

Bu noktada mesele artık yalnızca Latin Amerika siyaseti değildir; doğrudan uluslararası ceza hukuku ile siyasal iktidar arasındaki ilişki gündeme gelir. Carl Schmitt, egemenliği “istisna haline karar verebilen güç” olarak tanımlar. Bu çerçeveden bakıldığında, bir devlet başkanının başka bir devletin yargı sistemi tarafından suçlu ilan edilebilmesi, egemenliğin fiilen başka bir merkez tarafından askıya alınması anlamına gelir. Hukuk, burada tarafsız bir normlar bütünü olmaktan çıkar; siyasal kararın uygulanma aracına dönüşür. Schmitt’in uyarısı nettir: Hukuk, egemenliğin dışında değil; tam merkezindedir.

Giorgio Agamben ise bu tartışmayı daha ileri taşır ve “istisna hali”nin modern siyasetin kalıcı durumu haline geldiğini savunur. Agamben’e göre bazı özneler, hukukun tamamen dışında bırakılmadan, ama hukukun koruyucu alanının dışına itilerek yönetilir. Maduro örneğinde gördüğümüz tablo tam da budur: Başkan, uluslararası hukuk söylemi içinde yer alır; fakat aynı hukuk, onu sürekli olarak cezalandırılabilir, yakalanabilir ve yargılanabilir bir özneye dönüştürür. Bu durum, Agamben’in “çıplak hayat” kavramıyla örtüşür: Siyasal özne vardır, ama egemenlikten yoksundur.

Bu teorik çerçeve, “siyasi tutsaklık” tartışmasını klasik hapishane imgelerinin ötesine taşır. Maduro’nun durumu, bir hücrede tutulmaktan ziyade, uluslararası hukuk içinde hapsedilme halidir. Hareket alanı daraltılmış, diplomatik ilişkileri kesilmiş, ekonomik olarak boğulmuş ve sürekli bir suçluluk atfıyla çevrelenmiştir. Bu, modern çağın en sofistike siyasal tutsaklık biçimidir. Allende’nin bedeni, Chávez’in iktidarı, Maduro’nun ise hukuki varlığı hedef alınmıştır.

Önem arz eden ise husus ise sonuç olarak Allende – Chávez – Maduro üçlü çizgisi, müdahaleciliğin evrimini berrak biçimde ortaya koyar: askeri darbe → fiili alıkoyma → yargısal kuşatma. Araçlar değişmiş, söylemler incelmiş, fakat amaç sabit kalmıştır: Sandık yoluyla ortaya çıkan egemenlik iddiasını, sandık dışı araçlarla etkisizleştirmek. Şili’de Amerikan Darbesi, bu sürekliliği anlamak için yalnızca geçmişi anlatan bir kitap değil; bugün uluslararası ceza hukuku üzerinden yürütülen siyasal mücadeleleri çözümlemek için hâlâ vazgeçilmez bir rehberdir.

--
Muratcan IŞILDAK