Umudumuz Çelişkilerde: ÖZGÜRLÜK

Abone Ol

Vaktiyle katıldığım bir kişisel gelişim seminerinde konuşmacı; kuantum düşünce ve NLP üzerinden 'düşüncenin gücünü' anlatıyordu. Piyano çalmak üzerinden kurduğu argüman oldukça iddialıydı: Ona göre piyano çalma özgürlüğüne herkes sahipti; aradaki tek fark motivasyon ve disiplindi. “Engel senin zihninde, disipline ol ve yap!” diyerek ünlü piyanistleri modellemenin ve onların çalışma disiplinini taklit etmenin herkesi başarıya götüreceğini savunuyordu.

Benzer argümanlara 'Başarılı insanların X sayıda alışkanlığı' türündeki kitaplarda da sıkça rastlarız. Elbette buradaki 'başarı'dan kasıt; zenginleşmek ve lüks bir yaşam sürmektir. Bu anlayışa göre; zengin olmayı başarmış kişilerin gece gündüz çalışmalarını, motivasyon kaynaklarını ve disiplinlerini taklit etmek yeterlidir. Bu iddia bana her zaman çok ilginç gelir. Örneğin; günde 8-10 saat ağır koşullarda çalışan ve asgari ücretle geçinen bir işçi, bu 'başarılı' figürleri nasıl modelleyebilir? Eğer zenginleşmek sadece 'gece gündüz çalışmakla' mümkün olsaydı; dünyanın en zenginleri maden işçileri, mevsimlik tarım işçileri veya kuryeler olurdu.

Ancak ilk argümana dönecek olursak; piyano çalabilmek için öncelikle o enstrümanı satın almanız, nota öğrenmeye vakit ayırmanız ve her şeyden önemlisi yorgunluktan bitap düşmemiş bir bedene sahip olmanız gerekir. Günde on saat fabrikada veya hizmet sektöründe çalışıyorsanız; parmaklarınız nasır tutmuş, zihniniz tükenmişse, 'disiplin' sizi tek başına özgürleştirmeye yetmez.

Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda işaret ettiği gibi; paranın her şeyi satın alabildiği bir dünyada bireysel yetenekler, paranın birer aksesuarı haline gelir. Emeğini satan kişi; temel barınma ve beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için harcadığı vaktin dışında, ancak ertesi gün yeniden çalışabilecek kadar dinlenebilir. Bu kısır döngü içerisinde 'yetenekleri keşfetmek' lüksün ötesinde, tam anlamıyla bir imkansızlıktır.

Bu kişisel gelişim retoriği, aslında en çok orta sınıfa sesleniyor. Orta sınıf birey hem çalışıp hem de üst sınıfa benzemek için 'kendini geliştirmeye' (piyano, yoga, kurslar, spor ve detoks programları) ayırdığı vakti, farkında olmadan bir tür ikinci mesaiye dönüştürüyor. İhtiyaçlar ve statü sembolleri arttıkça, insanın paraya ve sisteme bağımlılığı da katlanıyor. Üst sınıfın yaşam tarzını kopyalamaya çalışırken borçlanan ve daha çok çalışan orta sınıf; günün sonunda ne hayal ettiği zenginliğe ulaşabiliyor ne de elinde eski huzuru kalıyor. Sahi, şu anda ülkemizde orta sınıf kaldı mı? O da ayrı bir yazının konusu.

Eskiler hatırlar; bir GSM reklamında, bozkırın ortasında sırt çantasıyla 'Ben özgürüm!' diye yürüyen bir genç kız imajı vardı. Sonradan müzik kanallarında klip olarak da bolca izlediğimiz bu görüntü hafızalarımıza kazındı.

Oysa bu coğrafyada; herhangi bir emekçi genç kadının hiçbir güvenlik kaygısı gütmeden, maddi bir güç ve zaman bolluğu içinde o sahneyi gerçeğe dönüştürebilmesi ne kadar mümkün? Kim bilir kaç genç kız, bu klipteki sahte özgürlük illüzyonundan etkilenip benzer hayallere kapıldı? Peki, özgürlük gerçekten bu mudur? Bu kadar sığ bir söylem üzerinden özgürlüğü tanımlayabilir miyiz? Günümüzde 'anda kalmak', her şeyi yapabilme ve söyleyebilme serbestisi, 'sana göre-bana göre' sığlığına indirgenmiş bir görelilik ve aşırı bireycilik iç içe geçmiş durumda. Medya, popüler kitaplar ve dijital kültür; bizi bencil, derinlikten yoksun ve toplumdan kopuk bir özgürlük anlayışına sürüklüyor. Her yanımızı kuşatan, renkli ve heyecan verici görünen bu yaşam biçimi; aslında sınıfsal gerçekliğin üzerini örten devasa bir illüzyondan ibarettir.

Sonuçta Bernstein’ın dediği gibi: “Kültürel üretim, bir bütün olarak kapitalist ekonominin ayrılmaz bir parçasıdır.” Emperyal bir hegemonyanın ürünü olan popüler kültür ve medya; bizi bencil, toplumdan kopuk ve ayakları yere basmayan bir özgürlük anlayışına sürüklüyor. Çoğu zaman sistemin bizi kuşattığı arzu ve hazları kendi özgür irademiz sanıyoruz. Tüm bu çürümenin ortasında, üzerimize çamur bulaşmadan saf bir akılla nasıl yol alacağız? Daha da önemlisi; sanat, felsefe ya da en basitinden giyim tarzı konusundaki tercihlerimiz gerçekten ne kadar bize ait?

Marx’a göre özgürlük; insanın kendi özüne, yani türsel varlığının doğal niteliklerine uygun yaşayabilmesidir. İnsan, ancak bu öze uygun bir yaşam sürdüğünde davranışları doğal ve özsel bir nitelik kazanır. Peki; içinde nefes almaya çalıştığımız o ruhsuz apartmanlar, bizi kuşatan betonarme yapılar ve bu yapılar içinde kendimize kurduğumuz hayatlar gerçekten insanın özüne uygun mudur? Haftalarca ayağımızın toprağa değmemesi ne kadar doğaldır? Bu doğal olmayan yaşam biçimi içinde yaptığımız 'tercihler', gerçekten bizim özgür irademizin ürünü müdür?

Aslında insanın kendi özünü bulma yolu tıkanmış; birey beton kültürü ve postmodern anlam karmaşası içinde yolunu kaybetmiştir. Nesneleşen insan, kültür endüstrisinin ürettiği yapay hazlar nedeniyle kendi varlığının bir uzantısı olmak yerine, kendi türüne ve özüne yabancılaşmış durumdadır. Bu nedenle insanın yeniden kendini bulabilmesi için, içine düştüğü o yabancılaşma çukurundan ve modern mağarasından çıkması gerekir. Marx'ın 1844 Elyazmaları'nda bahsettiği; insanın, özünü yadsımadan, doğasında var olan güçlerini ve yeteneklerini özgürce geliştirebileceği bir dünyayı inşa etmek, artık bir tercihten öte, hayati bir zorunluluktur.

Sermaye sınıfının kölesi olmaktan çıkıp varoluşunu tamamlayabileceği bir dünyaya ulaşması, yani gerçekten özgürleşmesi için bireyin, mücadelesini doğru yöne çevirmesi gerekir. Özgürlük ile zorunluluklar arasındaki savaşı gerçek bir çözüme ulaştırmak; ancak insanın düşünen ve bilinçli bir varlık olarak kendisini doğru kavramasıyla mümkündür. Kendi doğasını ve özünü keşfetmeyen birey, gerçekten özgürleşip özgür iradesiyle hareket edip etmediğini anlayamaz; dolayısıyla bu uyanış için gereken mücadeleyi de öremez. İnsanın insanı sömürdüğü bu aşağılık düzene karşı ses çıkarmak yerine; enerjisini bireysel iç çelişkilerde, din, milliyetçilik veya cinsiyetçilik gibi yapay savaşlarda tüketerek beyhude bir kısır döngüye hapsolur.

Unutulmaması gereken bir diğer gerçek ise şudur: İnsanın kendi özüne ulaşması ve bireyselliğini somutlaştırması, 'öteki'nin varlığına bağlıdır. Toplum insan tarafından inşa edilirken; toplumun özünü de insanın kendisi oluşturur. Dolayısıyla bireyin özgürleşmesi toplumsal bir uyanışa, toplumun özgürleşmesi ise insanın bu bilince erişmesine bağlıdır. Bu durumda insan; ancak toplumsal bir varlık olduğunun farkına vardığında ve bu toplumsallığa karşı sorumluluk üstlendiğinde gerçek özüne kavuşabilir. Artık özgürlük kavramını soyut bir masal olmaktan çıkarmalı; onun toplumsal ve iktisadi koşullarla şekillenen somut bir hakikat olduğunu kabul etmeliyiz.

Bertolt Brecht, Me-Ti kitabında bu çelişkiyi çarpıcı bir soruyla açar: "Ne zaman özgür sayılırız?" Brecht’e göre, doğaya karşı kazanılan buluşlar ve makinalar sonucunda elde edilen özgürlükler, kısa sürede insanın insanı ezme ve sömürme özgürlüğüne dönüşmüştür. Engels’in dediği gibi: "Özgürlük, doğal zorunlulukların bilgisi üzerine kurulu egemenliğe dayanır." Yani özgürlük, gerçekliğin sınırlarını ve toplumun işleyiş yasalarını bilmektir. Bu durumda; arzu ve isteklerimizin bize mi ait yoksa yapay bir illüzyon mu olduğunu ayırt edebilmemiz için, bireysel ve toplumsal mekanizmalarımızı tarihselci bir yaklaşım ile çözümlememiz gerekir. Ancak bu zorunluluğun farkına vardığımızda, o sahte kişisel gelişim masallarından, toplumsal çürüme ve düzen siyasetinin aldatmacalarından kurtulup gerçek bir özgürlük inşa edebiliriz.

Lenin ise 'Ne Yapmalı?' adlı eserinde bu düşünceyi bir adım ileriye taşıyarak; bireysel ve toplumsal mekanizmaları sadece çözümlemenin yetmeyeceğini, asıl insanı özgürleştirecek olanın o mekanizmaları değiştirme iradesi olduğunu vurgular. Ona göre gerçek özgürlük; insanın insanı sömürdüğü bu düzene karşı eyleme geçmek ve yaşamı herkes için yaratıcı bir faaliyete dönüştürmek adına örgütlü bir bilinç geliştirmektir. Aksi takdirde, adına 'özgürlük' dediğimiz şey, sistemin bize sunduğu renkli bir ambalajdan öteye geçemeyecektir.

Peki, bunu nasıl yapacağız? İlk adım; sistemin bizi 'tüketici' (borçlu, korkak ve özentili) olarak tutma çabasına karşı, kendimizi birer 'özne' (bilinçli, disiplinli ve örgütlü) olarak yeniden inşa etmektir. Eskiden işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu şimdi ise geleceğimizi ipotek altına alan borç yükü ve statü kaybı korkusu ile birlikte kapitalizm; ideolojik bir kuşatmayla ruhumuzun en derinlerine, estetik algılarımıza ve boş zamanlarımıza sızmış durumda.

Tüm bu zehri ruhumuzdan akıtmak ve gerçek özgürlüğe ulaşmak için gereken tek şey; önce sınıf bilinci, sonra da sarsılmaz bir örgütlülüktür.

“Bulanmışsa sular,

göz gözü görmüyorsa tozdan dumandan

Sınıf’ın camından bak

Bak, her şey ne kadar berrak.”