Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği (YKKED) Adana Şubesi’nin çağrısıyla, Eğitim-İş ve Eğitim Sen’in desteğiyle düzenlenen panelde çocuk işçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) tüm boyutlarıyla tartışıldı. Konuşmacılar, çocukların gelişim haklarının ihlal edildiğine dikkat çekerek, MESEM’in çocuk emeğini ucuz iş gücüne dönüştürme riskine işaret etti.
Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği (YKKED) Adana Şubesi’nin çağrıcı olduğu ve Eğitim-İş ile Eğitim Sen’in destek sunduğu “Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması Paneli”, Adana Tabip Odası Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi. Eğitimciler, akademisyenler, hukukçular ve sendika temsilcilerinin katıldığı panelde, çocuk işçiliğinin tarihsel arka planından hukuki boyutuna kadar geniş bir çerçevede değerlendirmeler yapıldı.
Panelin oturum başkanlığını Andaç Çuhadar ile Eğitim-İş Adana 1 No’lu Şube Başkanı Hatice Hazar üstlendi.
“Çocukların canı da tehlikede”
Açılış konuşmasında söz alan Andaç Çuhadar, çocuk işçiliğinin yalnızca eğitim hakkını değil, çocukların yaşam hakkını da tehdit ettiğini vurguladı.
Çuhadar, “Çocuklarımızın akademik, zihinsel, duygusal, bedensel ve sosyal gelişimleri engelleniyor. Yaşlarına uygun olmayan işlerde, güvensiz ortamlarda çalıştırılıyorlar. Sık sık iş cinayetleri ve can kayıpları haberleri duyuyoruz. Bugün tüm bunları konuşmak için buradayız” dedi.
Hatice Hazar ise panelin amacının çocuk işçiliği konusunda toplumsal farkındalık yaratmak olduğunu belirterek şu soruları gündeme taşıdı:
“Çocuk işçiliği nasıl ve hangi koşullarda ortaya çıkıyor? Mesleki eğitim uygulamaları gerçekten çocukların yararına mı, yoksa ucuz iş gücünün bir aracı haline mi getiriliyor? Devletin, toplumun ve sendikaların sorumluluğu nedir? Bu sorulara bugün birlikte yanıt arayacağız.”
Hazar, panelin dört ana başlık altında yürütüleceğini, sunumların ardından değerlendirme ve soru-cevap bölümü yapılacağını ifade etti.
Murat Yüksel: Çocuk İşçiliği Kapitalist Üretim Modelinin Yapısal Bir Sonucu
Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği (YKKED) Adana Şubesi’nin çağrısıyla, Eğitim-İş ve Eğitim Sen’in desteğiyle düzenlenen panelde çocuk işçiliği ve Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) uygulaması tüm yönleriyle ele alındı. Panelin ilk sunumunu yapan Murat Yüksel, çocuk işçiliğini tarihsel, sosyo-politik ve ekonomik boyutlarıyla değerlendirdi.
“Çocuk İşçiliğinin Tarihsel, Sosyo-Politik Arka Zemini” başlıklı sunumunda Yüksel, çocuk emeğinin sanayileşme süreciyle birlikte sistematik hale geldiğini belirterek, günümüzde yaşanan yaygınlaşmanın neoliberal politikalar ve derinleşen yoksullukla doğrudan ilişkili olduğunu vurguladı. Yüksel, çocuk işçiliğinin yalnızca güncel bir sorun değil, kapitalist üretim biçiminin yapısal bir sonucu olduğunu ifade etti.
Konuşmasına çocuk işçiliğini bugünkü görünümüne indirgemeden, daha geniş bir çerçevede ele almak istediğini belirterek başlayan Yüksel, “MESEM başta olmak üzere güncel uygulamalar panelin ilerleyen bölümlerinde detaylı biçimde tartışılacak. Ben ise çocuk işçiliğinin bugün geldiği noktayı hem Türkiye özelinde hem de küresel ölçekte değerlendirmeye çalışacağım” dedi.
Sunumunda iki temel benzetmeye dikkat çeken Yüksel, bunlardan ilkinin “sermayenin rengi olmaz” sözü olduğunu ifade etti. Bu söylemin, sermayenin önüne ya da arkasına eklenen sıfatların —yerli, milli, sosyal ya da başka bir tanımın— sermayenin işleyiş mantığını değiştirmediğini anlattığını belirten Yüksel, kapitalizmin temel hedefinin tarihsel olarak sürekli sermaye birikimi olduğunu söyledi.
Kapitalist sistemin varlığını sürdürebilmesi için sonsuz bir sermaye birikimine ihtiyaç duyduğunu vurgulayan Yüksel, “Toplumsal yapının diğer tüm unsurları bu temel ihtiyaç etrafında şekillenir. Eğitimden sosyal politikalara kadar pek çok alan, bu işleyiş mantığına göre yeniden düzenlenir” dedi.
Sürekli sermaye birikiminin en temel koşulunun ise ucuz emek gücü olduğuna dikkat çeken Yüksel, çocuk işçiliğinin bu noktada devreye girdiğini ifade etti. “Kapitalist üretim ilişkileri açısından ucuz emek vazgeçilmezdir. Çocuk emeği de bu zorunluluğun bir parçası olarak, kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir” diye konuştu.
Yüksel, çocuk işçiliğinin zaman zaman azalıp zaman zaman arttığını ancak hiçbir dönem ortadan kalkmadığını belirterek, “Bugün tanık olduğumuz artış da tesadüf değil. Bu durum, sistemin kendisine içkin bir sonuçtur. Yoksullaşma derinleştikçe, çocuk emeği daha görünür ve yaygın hale gelmektedir” değerlendirmesinde bulundu.
Konuşmasını, çocuk işçiliğinin yalnızca bireysel ya da kültürel tercihlerle açıklanamayacağını vurgulayarak tamamlayan Yüksel, eğitim politikaları ile emek piyasası arasındaki ilişkinin eleştirel bir bakışla yeniden ele alınması gerektiğini söyledi. Panel, diğer konuşmacıların MESEM uygulamasına ilişkin sunumlarıyla devam etti.
Ali Aslan: “Mesleki Eğitim mi, Çocuk İşçiliği mi?”
Ali Aslan, Mesleki Eğitim Merkezleri’nin (MESEM) mevcut işleyişine ilişkin yaptığı sunumda, sistemin mesleki beceri kazandırma iddiasına rağmen öğrencileri haftanın dört günü işyerlerinde düşük ücretle çalışmaya yönlendirdiğini belirterek çocuk hakları ve iş güvenliği açısından ciddi risklere dikkat çekti.
Ali Aslan, “Günümüzde Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) ve Getirdikleri” başlıklı sunumunda, Mesleki Eğitim Merkezleri’nin (MESEM) yapısını, hukuki dayanaklarını ve uygulamadaki sonuçlarını kapsamlı biçimde değerlendirdi.
Aslan, MESEM’in teorik olarak mesleki beceri kazandırmayı hedeflediğini ancak pratikte öğrencilerin haftanın dört gününü işletmelerde, yalnızca bir gününü okulda geçirdiğini vurguladı. Bu durumun eğitimin niteliği, pedagojik süreçler ve çocuk hakları açısından ciddi soru işaretleri doğurduğunu ifade etti.
2016 Sonrası Dönüşüm
Eski adıyla Çıraklık Eğitim Merkezi olan yapı, 9 Aralık 2016’da alınan kararla örgün eğitime dahil edildi. 2016 ve 2021 yıllarında 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu’nda yapılan değişikliklerle MESEM’lerin yaygınlaştırılmasının önü açıldı.
Türkiye’de zorunlu eğitim süresi 1997’de 8 yıla, 2012’de ise 12 yıla çıkarılmıştı. Ancak son dönemde iş dünyasından zorunlu eğitimin kısaltılmasına yönelik çağrılar da gündeme geldi. MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, 12 yıllık kesintisiz eğitimin “ülkeye faydası olmadığını” savunarak çocukların daha erken yaşta istihdama katılması gerektiğini dile getirdi.
Öte yandan, Bursa, Sivas, Konya ve Burdur’da ilk kez ortaokul düzeyinde mesleki ve teknik Anadolu liseleri bünyesinde “mesleki ortaokullar” açıldı.
14 Yaşında İş Hayatı
MESEM’e kayıt için en az ortaokul mezunu ve 14 yaşını doldurmuş olmak yeterli. Üst yaş sınırı bulunmuyor. Kayıt yaptıracak öğrencinin, ilgili meslek dalında “usta öğretici” belgesine sahip bir işyeri ile sözleşme imzalaması gerekiyor.
Program kapsamında 34 alan ve 184 meslek dalı bulunuyor. Motorlu araçlar teknolojisinden inşaata, gıdadan tekstile, kuyumculuktan güzellik hizmetlerine kadar geniş bir yelpazede eğitim veriliyor.
Ancak Eleştirel Pedagoji Dergisi’nin (Sayı 78, Eylül 2025) dikkat çektiği üzere, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın “Çocuk ve Genç İşçilerin Çalıştırılma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik”te izin verilmeyen bazı alanlar, MESEM kapsamındaki meslek dalları arasında yer alıyor. Örneğin motorlu araçlar alanı yönetmelikte çocuklar için uygun görülmezken, MESEM programında bulunuyor.
Ücretler ve Kesintiler
2026 yılı itibarıyla belirlenen ücretlere göre:
- 9, 10 ve 11. sınıf öğrencileri (çıraklar) aylık 8.422,65 TL,
- 12. sınıf öğrencileri (kalfalar) ise 14.037,75 TL alıyor.
Bu ödemeler işletmeler tarafından değil, İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden İŞKUR aracılığıyla karşılanıyor.
Devamsızlık durumunda günlük kesintiler uygulanıyor. 9-11. sınıf öğrencileri için günlük 280,75 TL, 12. sınıf öğrencileri için ise 467,92 TL kesinti yapılabiliyor.
Aslan, öğrencilerin hastalık, meslek hastalığı ve iş kazası sigorta primlerinin de işverenler yerine devlet tarafından karşılanmasının, sistemi işverenler açısından cazip hale getirdiğini belirtti.
İstihdam Garantisi ve Hızlandırılmış Program
Milli Eğitim Bakanlığı, lise ve üniversite mezunlarına yönelik 6-8 ayda tamamlanabilen ve “istihdam garantili” olarak duyurulan yeni MESEM programlarını başlatacağını açıkladı. Bakanlık, MESEM’de 1 yılda 1 milyon öğrenci hedefi koydu.
Halihazırda MESEM’de kayıtlı öğrenci sayısı 560 binin üzerinde. Bugüne kadar 2,4 milyondan fazla ustalık, 2 milyondan fazla kalfalık belgesi verildi.
MESEM mezunları ustalık belgesi ve mesleki teknik Anadolu lisesi diploması alabiliyor; fark derslerini tamamlayanlar üniversite sınavına girme hakkı kazanıyor.
Yolsuzluk Soruşturması
Geçtiğimiz yıl Kocaeli merkezli 7 ilde düzenlenen operasyonda, MESEM üzerinden kamunun yaklaşık 77 milyon lira zarara uğratıldığı iddiasıyla 38 kişi gözaltına alındı. Şüphelilerden 20’si tutuklanırken, diğerleri adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Olay, sistemin denetim mekanizmalarına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi.
Çocuk İş Cinayetleri Uyarısı
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) 2025 Çocuk İş Cinayetleri Raporu’na göre, yalnızca 2025 yılında en az 94 çocuk çalışırken yaşamını yitirdi. Son 13 yılda hayatını kaybeden çocuk işçi sayısı ise 836’ya ulaştı.
Ali Aslan, bu verilerin MESEM uygulamasının çocuk emeğini ucuz iş gücü olarak konumlandırma riskini gözler önüne serdiğini belirterek, “Mesleki eğitim adı altında çocukların denetimsiz ve riskli koşullarda çalıştırılması kabul edilemez. Eğitim sistemi, çocukları erken yaşta iş piyasasına sürükleyen değil, onları çok yönlü geliştiren bir yapıda olmalıdır” dedi.
Av. Tugay Bek: Çocuk İşçiliği Önümüzdeki Yılların En Yakıcı Hukuk Sorunlarından Biri
Avukat Tugay Bek, “Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitimin Hukuki Boyutu” başlıklı sunumunda, çocuk emeğinin yaygınlaşmasına dikkat çekerek ulusal ve uluslararası mevzuatın açık hükümlerine rağmen ciddi ihlaller yaşandığını vurguladı. Bek, iş kazalarında çocuk ölümlerinin her yıl arttığını belirtti.
Avukat Tugay Bek, “Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitimin Hukuki Boyutu” başlıklı sunumunda çocukların korunmasına ilişkin hukuki yükümlülükleri ve uygulamada yaşanan ihlalleri kapsamlı biçimde ele aldı. Sunumda, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin çocukların eğitim, gelişim ve yaşam haklarını güvence altına aldığını hatırlatan Bek, bu yükümlülüklerin ihlal edilmesinin açık biçimde hukuki sorumluluk doğurduğunu söyledi.
Çocukların çalıştırılabileceği alanların ve koşulların mevzuatta net biçimde sınırlandırıldığını ifade eden Bek, buna rağmen denetim mekanizmalarının etkin işletilmediğini vurguladı. Bek, “Bu konu önümüzdeki yılların asli gündemlerinden biri olacak. İstatistikler bunu açıkça gösteriyor. İş kazalarına baktığımızda, her yıl bir önceki yıla göre çocuk işçi ölümlerinde artış görüyoruz” dedi.
Dünya genelinde yaklaşık 134 milyon çocuğun iş gücü piyasasında yer aldığını belirten Bek, Türkiye’de ise bu sayının yaklaşık 1,5 milyon olduğuna dikkat çekti. Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) kapsamında çalışan çocuk sayısının 500 bine ulaştığını söyleyen Bek, bu sistemin çocuk emeğini ucuzlatan hatta “bedava emek” haline getiren bir yapıya dönüştüğünü ifade etti.
Bazı işverenlerin, devletin işsizlik fonundan çocuklara ödenen ücretlere fiilen el koyduğunu belirten Bek, çocukların buna itiraz edememesinin nedenini ise şöyle açıkladı:
“Mevzuata göre çocuk kendi çalışacağı işyerini bulmak zorunda. Eğer işverenini memnun edemezse işten çıkarılıyor, hem ücretini hem de sertifikasını kaybediyor. Bu durum çocukları tamamen savunmasız hale getiriyor.”
MESEM kapsamında çocukların haftanın dört günü çalışıp bir gün okula gitmesi gerekirken, fiili durumun çok farklı olduğuna dikkat çeken Bek, gece saatlerinde ve hafta sonlarında meydana gelen ölümlü iş kazalarının bu ihlalleri açıkça ortaya koyduğunu söyledi. “Gecenin 10’unda, 11’inde ya da hafta sonu yaşanan ölümlü kazalar var. Çocuklar buna itiraz edemiyor” dedi.
Sunumda yakın zamanda Şanlıurfa’da yaşamını yitiren Muhammed Kendirci’yi de anan Bek, çocuğun bir iş kazasında kompresörle feci şekilde hayatını kaybettiğini hatırlatarak, çocuk işçiliğinin artık yalnızca bir sosyal sorun değil, ağır bir yaşam hakkı ihlali olduğunu vurguladı.
Bek, böylesine hassas bir konunun gündeme taşınmasında emeği geçen dernek yöneticilerine, akademisyenlere ve konuşmacılara da teşekkür ederek, çocuk işçiliğiyle mücadelenin hukuki, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla ele alınması gerektiğinin altını çizdi.
“Çocuğun Kaderi Ailenin Sınıfında Yazılıyor”: Prof. Dr. Adnan Gümüş’ten MESEM ve Mesleki Eğitim Eleştirisi
Prof. Dr. Adnan Gümüş, “Mesleki Eğitim Nedir? Nasıl Yapılmalıdır?” başlıklı sunumunda mesleki eğitimin pedagojik temellerine dikkat çekti. Gümüş, çocukların erken yaşta işgücü piyasasına yönlendirilmesini eleştirerek, eğitim sisteminin piyasaya değil çocuğun bütünlüklü gelişimine göre kurgulanması gerektiğini vurguladı.
Prof. Dr. Adnan Gümüş, yaptığı kapsamlı sunumda mesleki eğitimi yalnızca teknik bir alan olarak değil, toplumsal yapı, siyaset ve sınıfsal eşitsizliklerle iç içe geçmiş bir mesele olarak ele aldı. Gümüş’e göre mesleki eğitim tartışması, aslında “eğitim nedir, insan nedir, toplum nasıl bir yönelim içindedir?” sorularından bağımsız düşünülemez.
“MESEM Toplumsal Yapının Aynası”
Türkiye’de Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) uygulamasına özel olarak değinen Gümüş, bu modelin mevcut toplumsal ve siyasal yapıyı “veciz bir şekilde” ortaya koyduğunu söyledi. Ona göre erken yaşta çocukların işgücü piyasasına entegre edilmesi, eğitimin asli amacını zedeliyor.
“Eğitim piyasaya göre değil, çocuğun yararına göre kurgulanmalıdır” diyen Gümüş, çocukların bütünlüklü gelişimini esas almayan her modelin pedagojik açıdan sorunlu olduğunu belirtti.
Eğitim Başarısının %70’i Ailenin Sosyoekonomik Düzeyi
Sunumunda uluslararası literatüre ve veriye dayalı örnekler paylaşan Gümüş, Platon’dan Aristoteles’e, Farabi’den eleştirel pedagoglara uzanan geniş bir düşünsel arka plana işaret etti. Eğitim felsefesinin temel sorularının bugün de güncelliğini koruduğunu ifade etti.
PISA verilerine atıf yapan Gümüş, eğitim başarısının yaklaşık yüzde 68-70’inin öğrencinin aile arka planı ve sosyoekonomik koşullarıyla bağlantılı olduğunu söyledi. Türkiye’de bu oranın daha da yüksek olabileceğini belirtti.
TÜİK verilerinden örnek veren Gümüş şu çarpıcı tabloyu paylaştı:
· Babası ortaöğretim altı eğitim almış bir çocuğun yükseköğretime devam etme olasılığı yüzde 27,4.
· Bu çocukların yüzde 43’ü yine ortaöğretim altı düzeyde kalıyor.
· Babası ortaöğretim mezunu olanlarda yükseköğretime geçiş oranı yüzde 55’e çıkıyor.
· Nüfusun yaklaşık yüzde 27’sini oluşturan yükseköğretim mezunu babalara sahip çocuklarda ise bu oran yüzde 80’e ulaşıyor.
Anne eğitim düzeyi de benzer sonuçlar ortaya koyuyor. Gümüş’e göre bu veriler, “çocuğun kaderinin büyük ölçüde aileden devralındığını” gösteriyor.
“Eğitim bir miras olarak aktarılıyor” diyen Gümüş, MESEM’e yönlendirilen çocukların çoğunlukla yoksul ve düşük eğitimli ailelerden geldiğini belirterek, bunun sınıfsal bir yeniden üretim mekanizmasına dönüştüğünü savundu.
Siyaset ve Eğitim Ayrılmaz
Konuşmasında Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik eserine atıf yapan Gümüş, siyasetin hangi bilimin, kimlere, ne kadar öğretileceğini belirleyen temel alan olduğunu hatırlattı. Aristoteles’in, “Bir ülkede hangi bilimlerin gerekli olduğunu ve kimlerin neyi ne kadar öğrenmeleri gerektiğini belirleyen bilim siyasettir” görüşünü aktaran Gümüş, eğitimin apolitik düşünülemeyeceğini vurguladı.
“Siyaset negatif bir kavram değil, insan olmanın parçasıdır” diyen Gümüş, eğitimin içeriği ve yöneliminin de siyasal tercihlerle belirlendiğini ifade etti.
“Akademiden MESEM’e: Geriye Düşüş mü?”
Sunumunun sonunda çarpıcı sorular yönelten Gümüş, eğitim sistemindeki yön değişimini şöyle özetledi:
“Akademiden, liseden, üniversiteden, enstitüden; sanattan, teknikten, endüstriden medreseye, meslek okuluna, MESEM’e/çıraklığa düşmeye razı mıyız?”
“Eğitim geriye düşme midir? Toplumun geri düşmeye rıza göstermesi için neler yapılıyor?”
Bu sorularla mesleki eğitimin yalnızca teknik bir düzenleme değil, toplumsal gelecek ve eşitlik meselesi olduğunu vurgulayan Gümüş, çocukların erken yaşta üretim sürecine dahil edilmesinin değil, nitelikli ve eşitlikçi bir eğitim hakkının güçlendirilmesinin esas alınması gerektiğini dile getirdi.
Katılımcılardan değerlendirmeler
Sunumların ardından söz alan katılımcılar da panel tartışmalarına katkı sundu. Prof. Dr. Ali Kocabaş, Ümit Galip Uncu, Süleyman Kavuncuoğlu, Hilal Bal, Aydın Tan, Bedri Aydoğan ve Av. Mustafa Cinkılıç, çocuk işçiliği, yoksulluk, eğitim politikaları ve sendikal mücadelenin rolüne ilişkin görüşlerini paylaştı.
Prof. Dr. Ali Kocabaş, sunumunda çocuk gelişimi ve sağlık perspektifinden çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Kocabaş, çocuk işçiliğinin yalnızca bir sosyal sorun değil, aynı zamanda uzun vadeli bir halk sağlığı meselesi olduğunu vurguladı.
“Organ gelişimi 20–21 yaşına kadar sürer”
Prof. Dr. Kocabaş, insan bedeninin gelişim sürecine ilişkin bilimsel verileri paylaşarak şunları söyledi:
“Dünya genelinde askerlik yaşı tarihsel olarak 21 kabul edilirken, İngiltere’de İkinci Dünya Savaşı sırasında artan asker ihtiyacı nedeniyle bu sınır 18’e çekildi ve hâlâ bu yaş sınırı uygulanıyor. Ancak tıbbi olarak biliyoruz ki insan organlarının gelişimi 20–21 yaşına kadar tamamlanmaz. Bu yaştan sonra gelişim bir süre stabil seyreder, 25 yaşından sonra ise düşüş başlar.”
Bu sürecin sağlıklı tamamlanmasının, çocukluk ve gençlik döneminde maruz kalınan koşullarla doğrudan ilişkili olduğunu vurgulayan Kocabaş, erken yaşta çalışmanın bu gelişimi olumsuz etkilediğini ifade etti.
“Toksik maddeler ve travmalar kalıcı hasar bırakıyor”
Kocabaş, gelişim çağındaki çocukların karşılaştığı zararlı koşulların gelecekteki sağlık durumunu belirlediğini belirterek,
“Organların gelişim evresinde maruz kalınan toksik ve kimyasal maddeler ile yaşanan fiziksel ve psikolojik travmalar, bu organların gelişimini bozar. Bu bozulma, ilerleyen yaşlarda fonksiyon kaybının daha hızlı yaşanmasına neden olur. Kronik hastalıkların önemli bir bölümü de bu mekanizma üzerinden gelişir” dedi.
Sağlığın yalnızca genetik değil, epigenetik mekanizmalarla belirlendiğini vurgulayan Kocabaş, çocuklukta yaşanan yoksulluk, güvencesizlik ve ağır çalışma koşullarının gen fonksiyonlarını dahi etkileyebildiğini söyledi.
“Çocuk işçiliği üç boyutta zarar veriyor”
Prof. Dr. Kocabaş, çocuk işçiliğinin çocuklar üzerinde fiziksel, ruhsal ve zihinsel (mental) olmak üzere üç temel etkisi olduğuna dikkat çekti.
“Fiziksel etkilenmenin en tipik sonucu, gelişme geriliğidir. Ruhsal olarak çocuklar ağır travmalar yaşar, zihinsel olarak ise öğrenme ve algılama kapasiteleri zarar görür. Bu çocukların büyük bölümü yoksul ailelerden geliyor ve bu durum araştırma yapmayı da zorlaştırıyor; çünkü kayıt dışılık çok yaygın” ifadelerini kullandı.
Süleyman Kavuncuoğlu: MESEM Uygulaması Devlet Katkısıyla İşletmeler Üzerinden Yürütülüyor
Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) panelinde konuşan Süleyman Kavuncuoğlu, mesleki eğitim kapsamında öğrencilerin işletmelerde çalıştırılma sürecini, devlet katkı mekanizmasını ve mesleki-teknik eğitim sisteminde 2016 sonrası yapılan yapısal değişiklikleri ayrıntılarıyla anlattı. Kavuncuoğlu, MESEM’in yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda ekonomik ve idari boyutları olan bir uygulama olduğunu vurguladı.
Kavuncuoğlu, işletmelerde meslek eğitimi alan öğrencilerin tüm idari işlemlerinin takip edildiğini belirterek, örgün eğitim, mesleki eğitim ve açık lise kapsamındaki öğrenciler ile stajyerlerin sigorta ve işe giriş-çıkış işlemlerinin kurumlar tarafından yapıldığını ifade etti. Bu sürecin aktif biçimde yürütüldüğünü söyleyen Kavuncuoğlu, Eylül ayından bu yana yürütülen uygulamaya ilişkin rakamları da paylaştı.
“Eylül ayından bu yana yaklaşık 50-59 işletmeyle çalışıyoruz. Öğrenci sayımız ise dönemsel olarak değişmekle birlikte 70’in üzerinde. Bu süre zarfında işletmelere, devlet katkısı adı altında toplam yaklaşık 1,5 milyon lira ödeme yapıldı” diyen Kavuncuoğlu, MESEM uygulamasının finansman boyutuna dikkat çekti.
Konuşmasında mesleki eğitimin yapısal dönüşümüne de değinen Kavuncuoğlu, 2016 yılına kadar meslek liselerinin kız teknik, erkek teknik, ticaret ve turizm gibi farklı genel müdürlükler altında örgütlendiğini hatırlattı. Bu yapının verimsizliği nedeniyle söz konusu birimlerin birleştirildiğini aktaran Kavuncuoğlu, Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü’nün bu süreçte kurulduğunu söyledi.
Yeni sistemle birlikte meslek liselerinde alan açma koşullarının değiştiğini belirten Kavuncuoğlu, “Bugün yaklaşık 53 mesleki alan bulunuyor. Teorik olarak her okulda her alan açılabiliyor ancak bunun ciddi şartları var. Bir alanın açılabilmesi için atölye ve laboratuvar altyapısının hazır olması, uygulama yapılabilir nitelikte olması gerekiyor” dedi.
Alan açma sürecinin yalnızca okul yönetimiyle sınırlı olmadığını vurgulayan Kavuncuoğlu, sürecin ilçe ve il milli eğitim müdürlüklerinden geçtiğini, ardından İl İstihdam Kurulu’nun onayına sunulduğunu anlattı. İl İstihdam Kurulu’nda ticaret ve sanayi odaları gibi özel sektör temsilcilerinin yer aldığını belirten Kavuncuoğlu, “Bu kurul onay verirse dosya Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü’ne gidiyor ve ancak o aşamadan sonra alan resmen açılabiliyor” ifadelerini kullandı.
Kavuncuoğlu’nun sunumu, MESEM uygulamasının çocuk işçiliği tartışmaları bağlamında yalnızca eğitim politikalarıyla değil, özel sektör, istihdam kurulları ve kamu kaynaklarının kullanımıyla da doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koydu.
Ümit Galip Uncu: MESEM’e İhtiyaç Var Ama Bu Haliyle Değil
Makine Mühendisleri Odası Adana Şubesi adına konuşan Ümit Galip Uncu, Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) Paneli’nde yaptığı sunumda, Avrupa’daki “dual sistem” örnekleriyle Türkiye’deki mesleki eğitim uygulamalarını karşılaştırdı; mevcut yapının çürümüş olduğunu vurguladı.
“Çıkış Noktası Almanya, Ama Bizde Sistem Farklı İşliyor”
Ümit Galip Uncu, sunumunda mesleki eğitimin kökenine değinerek, MESEM benzeri uygulamaların ilk çıkış noktasının Almanya olduğunu hatırlattı. Gelişmiş ülkelerde mesleki eğitimin nasıl yürütüldüğünü uzun yıllar araştırdıklarını belirten Uncu, Makine Mühendisleri Odası olarak Avrupa’daki örnekleri yakından incelediklerini ifade etti.
Avrupa’nın birçok ülkesinde staj, pratik eğitim ya da dual sistem benzeri uygulamaların bulunduğunu söyleyen Uncu, bu sistemlerin Türkiye’deki uygulamalardan köklü biçimde farklı olduğunun altını çizdi. Uncu’ya göre sorun, mesleki eğitimin kendisinde değil, Türkiye’de uygulanma biçiminde yatıyor.
“Bizde Kurumlar Gibi Mesleki Eğitim de Çürümüş Durumda”
Türkiye’deki mevcut tabloyu sert ifadelerle eleştiren Uncu, “Nasıl ki birçok kurumumuz çürümüşse, mesleki eğitim sistemimiz de çürümüş durumda” dedi. Avrupa’daki sistemlerin çocuk emeğini sömüren bir yapıya dayanmadığını vurgulayan Uncu, Türkiye’de MESEM uygulamasının bu çizgiden uzaklaştığını ifade etti.
“Avrupa’da Bir Profesörün Çocuğu Duvar Ustası Olabiliyor”
Avrupa’daki mesleki eğitimin toplumsal yönüne de değinen Uncu, sınıfsal ve ailevi baskıların çok daha sınırlı olduğunu belirtti. Avrupa’da bir profesörün çocuğunun kendi isteğiyle duvar ustası olabildiğini ve bu tercihin toplumsal olarak kabul gördüğünü aktaran Uncu, Türkiye’de ise mesleki eğitimin hâlâ ailelerin eğitim düzeyi ve sosyoekonomik konumuyla doğrudan ilişkili olduğunu söyledi.
Bu durumun, mesleki eğitime bakış açısının köklü biçimde değişmesini zorunlu kıldığını dile getirdi.
“İhtiyaç Var Ama Nasıl Yapılacağı Netleştirilmeli”
Türkiye’nin mesleki eğitime ihtiyacı olduğunu kabul eden Uncu, asıl sorunun “nasıl” sorusunda düğümlendiğini vurguladı. Makine Mühendisleri Odası bünyesinde bu konuda çok detaylı çalışmalar yürüttüklerini belirten Uncu, doğru bir model ortaya konulmadan yapılan uygulamaların çocuk emeği sömürüsüne kapı araladığını ifade etti.
“İşçi Sağlığı ve Güvenliği Perspektifi Şart”
Uncu, konuşmasının devamında Makine Mühendisleri Odası Adana Şubesi’nin 20 yılı aşkın süredir iki yılda bir Türkiye’nin en büyük İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’ni düzenlediğini hatırlattı. Son dört yıldır kongrenin uluslararası düzeyde gerçekleştirildiğini belirten Uncu, mesleki eğitimin mutlaka işçi sağlığı ve güvenliği perspektifiyle ele alınması gerektiğini söyledi.
Panelde bu konuların yeterince derinlikli tartışılamadığını ifade eden Uncu, buna rağmen bazı örneklerle sistemin nasıl olması gerektiğine dair ipuçları vermek istediğini belirterek sunumunu tamamladı.
Hilal Bal: “Eğitimin İçi Boşaltıldı, Çocuklar MESEM’e Bir Çıkış Yolu Gibi Yönlendiriliyor”
Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) Paneli’nde konuşan rehber öğretmen ve psikolojik danışman Hilal Bal, eğitim sistemindeki anlam kaybının çocukları MESEM’e ittiğini söyledi. Bal, ilkokuldan itibaren eğitimin bütün bileşenlerinde yapısal bir sorun yaşandığını vurguladı.
“Ben de çocukları MESEM’e yönlendirmek zorunda kalıyorum”
Panelde sözlerine kendisini tanıtarak başlayan Hilal Bal, bir meslek lisesinde rehber öğretmen olarak görev yaptığını ve psikolojik danışman kimliğiyle öğrencilerle birebir çalıştığını belirtti.
Bal, öğrencileri mesleki eğitim sürecine yönlendirme konusunda çelişkili bir pozisyonda bulunduğunu şu sözlerle ifade etti:
“Ben bir taraftan MESEM’in yanlışlığı üzerine çalışma yürütüyorum ve MESEM’e karşı bir tavrım var. Ama bir taraftan da çocukları MESEM’e yönlendirmek zorunda kaldığım bir durumun içindeyim.”
MESEM’e yönlendirilen öğrencilerin yalnızca meslek liselerinden gelmediğini belirten Bal, “Niteliksiz Anadolu liselerindeki çocuklar da MESEM’e yönlendiriliyor” dedi.
“Okulun kendisinin artık bir anlamı yok”
Bal, eğitim sisteminde yaşanan ayrışmaya dikkat çekerek okulların “nitelikli” ve “niteliksiz” olarak ayrıldığını, bu durumun öğrenciler üzerinde ciddi etkiler yarattığını dile getirdi.
“Okulun kendisinin bir anlamı yok artık. Öğretmen de dahil olmak üzere okulun bütün bileşenleri için bir anlam ifade etmiyor” diyen Bal, okulun toplumsal ve pedagojik karşılığını yitirmesinin çocuklarda uyum sorunlarına yol açtığını vurguladı.
Anlamsızlık duygusunun öğrencilerde davranışsal ve psikolojik sorunları artırdığını belirten Bal, aile içi uyum problemleri ile okul kaynaklı uyum sorunlarının birleştiğini söyledi.
“Çocuk bu anlamsızlığın içinde uyum sorunu yaşıyor”
Bal’a göre öğrenciler hem aileden gelen kültürel ve ekonomik koşullar hem de okul ortamındaki kopukluk nedeniyle çok yönlü bir baskı altında kalıyor.
“Çocuk bu anlamsızlığın içerisinde uyum sorunları yaşıyor. Ailede uyum sorunu, aileden gelen özellikler ve okuldaki uyum problemleri birleşiyor. Biz de bu koşullarda çocukları MESEM’e yönlendirmek zorunda kalıyoruz.”
Bal, sorunun yalnızca mesleki eğitim uygulamasıyla sınırlı olmadığını, eğitimin tüm kademelerini kapsayan yapısal bir kriz yaşandığını ifade etti.
“Sorun sadece MESEM değil, eğitimin bütün bileşenleri”
MESEM tartışmasının tek başına ele alınamayacağını belirten Bal, ilkokuldan hatta ana sınıfından itibaren eğitimin içeriğinin boşaltıldığını söyledi.
“Eğitimin içi o kadar boşaltılmış durumda ki aileler çocuklarıyla baş başa bırakılıyor. Her koyun kendi bacağından asılır anlayışı hâkim.”
Bal, ailelerin hem kültürel hem yaşamsal beceriler hem de ekonomik açıdan ciddi zorluklar yaşadığını; bu koşullar altında çocukların sistem içinde savrulduğunu ifade etti.
Sunumunda, çocukların MESEM’e yönelmesinin bireysel tercihten çok sistemsel bir zorunluluk haline geldiğine işaret eden Bal, eğitim politikalarının bütüncül bir şekilde ele alınması gerektiğini vurguladı.
Aydın Tan: “MESEM, Eğitimin Çöküşünün Safrasını Topluyor; Öğrencilerin Yüzde 80’i Okuma Yazma Bilmiyor”
Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) Paneli’nde konuşan Aydın Tan, mesleki eğitim merkezlerine devam eden öğrencilerin eğitim düzeyi ve çalışma koşullarına ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Tan, MESEM’e kayıt yaptıran öğrencilerin büyük bölümünün temel okuryazarlık becerilerinden yoksun olduğunu ve sistemin çocukları doğrudan iş piyasasının insafına bıraktığını söyledi.
Tan, son dönemde normal lise diplomasını meslek lisesi diplomasına çevirmek isteyenlerin kayıt başvurularının bulunduğunu ancak asıl meselenin bu olmadığını vurguladı. “Öğrencilerimizin büyük çoğunluğu ortaokul mezunu. Fakat şunu iştenlikle söyleyeyim; bu ortaokul mezunlarının yüzde 80’inin okuma yazması yok” diyen Tan, bu oranın içinde yüzde 20’lik bir kesimin alfabeyi dahi tanımadığını ifade etti.
Sınıflardaki tabloyu örnekle anlatan Tan, “Bir metin okutmak istediğimizde her sınıfta ancak bir ya da iki öğrenci okuyabiliyor. Dolayısıyla burada ciddi anlamda eğitimin çöküşünün safrası toplanıyor” sözleriyle MESEM’in, örgün eğitim sisteminde tutunamayan çocukların yönlendirildiği bir alan haline geldiğini dile getirdi.
“Çocuk iş bulmak zorunda bırakılıyor”
Tan, MESEM sisteminde çocukların işyeri bulma sürecine de dikkat çekti. Program kapsamında bir sözleşme yapıldığını, bu sözleşmenin taraflarının okul, işyeri ve veli olduğunu belirten Tan, ancak işyerini okulun bulmadığını söyledi.
“Çocuk gidip işyerini kendisi bulmak ve orada çalıştığına dair belgeyle okula gelmek zorunda. Yani sözleşmeyle okula gelmek zorunda” diyen Tan, bu durumun çocukları korumasız bıraktığını ifade etti.
İşyerinde zorbalık ya da olumsuz bir durum yaşandığında öğrencinin öğretmene başvurduğunu aktaran Tan, öğretmenin ‘gitme’ demesi halinde bile sorunun çözülmediğini belirtti. Çünkü işten ayrılan öğrencinin 15 gün içinde yeni bir işyeri bulması gerektiğini, aksi halde kaydının silindiğini söyledi.
“Çocuk oradan ayrıldığında iş bulma sorumluluğu kendisine ait. 15 gün içinde iş bulamazsa kaydı siliniyor. Dolayısıyla gideceği yeni yerde daha iyi koşullar olup olmayacağı bir yana, önce iş bulma baskısıyla karşı karşıya kalıyor” ifadelerini kullandı.
“İşyeri denetimi hayati önemde”
Tan, işyerlerinin akredite edilmesinin ve denetimin hayati önemde olduğunu vurguladı. Çocukların çalışma sürelerinin mevzuatta belirli olduğunu ancak uygulamada bu kurallara ne ölçüde uyulduğunun belirsiz olduğunu dile getirdi.
Sunumunda MESEM’in yalnızca bir mesleki eğitim modeli olarak değil, aynı zamanda çocuk işçiliği tartışmaları bağlamında ele alınması gerektiğini belirten Tan, mevcut yapının çocukları hem eğitim hakkından hem de güvenli çalışma koşullarından mahrum bırakma riski taşıdığına dikkat çekti.
Bedri Aydoğan: “Çocuk İşçiliği Bir Sonuçtur; Asıl Sorun Çaresizliğin Kendisi”
Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) Paneli’nde konuşan Bedri Aydoğan, çocuk işçiliği sorununu yalnızca güncel politikalarla değil, Türkiye’nin eğitim ve istihdam yapısındaki yapısal krizlerle birlikte ele aldı. Aydoğan, atanamayan öğretmenler gerçeğinden 1942’de yazılmış bir öyküye uzanan çarpıcı örneklerle, çocuk emeğinin tarihsel ve toplumsal boyutuna dikkat çekti.
Panelde sözlerine yaşanan “çaresizlik” duygusuna vurgu yaparak başlayan Aydoğan, eğitim sisteminin içinde bulunduğu tabloya işaret etti. Türkiye’de milyonun üzerinde atanamayan öğretmen bulunduğunu belirten Aydoğan, bu sayının 100-150 bininin kendi alanlarından olduğunu ifade ederek şu soruyu yöneltti:
“5,5 yıl çocuklarımızı okutuyoruz ama 1 milyon atanamayan öğretmen var. Peki bu insanlar nasıl bir işçi olacak? Nerede çalışacaklar? Bu da ayrı bir toplumsal sorun değil mi?”
Aydoğan, çocuk işçiliğinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda eğitim ve istihdam politikalarının sonucu olduğunu belirterek, gençlerin ve eğitimli nüfusun geleceksizlik sarmalına itildiğini söyledi.
“Sinyali bozmak doğrudan suçtur”
Panelde söz alan bir hukukçunun değerlendirmesine atıf yapan Aydoğan, iş güvenliği ve iş hukuku konusundaki ihlallere de değindi. Özellikle iş kazalarına yol açabilecek müdahalelerin açıkça suç kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Aydoğan, “Bir yerde sinyal bozma gibi bir müdahale varsa ve bunun sonucunda bir zarar doğmuşsa, bunun kendisi zaten suçtur. Sahip çıkılmıyor demeye bile gerek yok” ifadelerini kullandı.
1942’den bugüne değişmeyen tablo
Konuşmasının dikkat çeken bölümünde Aydoğan, yanında getirdiği Orhan Kemal’in Ekmek Kavgası adlı kitabına değindi. Kitaptaki “Uyku” adlı öykünün, çocuk işçiliğini A’dan Z’ye anlattığını belirten Aydoğan, metnin 1942 yılında kaleme alındığını hatırlatarak şu bölümü paylaştı:
“Şöyle bir cumartesiydi. Madeni eşya fabrikası hafta tatiline hazırlanıyordu. Fabrikanın 150 amelesinden 80’i 14 ile 16 yaş arasında erkek çocuklardı ki 20 kadarı pres makinelerinde çalışıyordu…”
Aydoğan, aradan geçen on yıllara rağmen çocukların ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması gerçeğinin değişmediğine dikkat çekti. Edebiyatın, toplumsal sorunları anlamada güçlü bir araç olduğunu belirten Aydoğan, “Bugün konuştuğumuz çocuk işçiliği meselesi, 80 yıl önce yazılmış bir öyküde tüm çıplaklığıyla var. Demek ki mesele yeni değil; çözülmemiş bir mesele” dedi.
“Asıl mesele sistemsel”
MESEM uygulamalarının çocukları erken yaşta işgücü piyasasına yönlendirdiğini ifade eden Aydoğan, bunun arkasında yatan temel sorunun ekonomik zorunluluklar ve yapısal eksiklikler olduğunu savundu. Çocuk işçiliğinin bireysel tercihlerle açıklanamayacağını vurgulayan Aydoğan, “Bu bir çaresizliktir. Hem çocuklar hem aileler hem de eğitimli gençler için bir çaresizlik” değerlendirmesinde bulundu.
MESEM’de Çalışan Çocuklar “İşçi” Sayılabilir mi? Av. Mustafa Cinkılıç’tan Belgeleme Çağrısı
Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) Paneli’nde konuşan Avukat Mustafa Cinkılıç, MESEM kapsamında işletmelere gönderilen öğrencilerin hukuki statüsüne ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Cinkılıç, Yargıtay kararlarına dikkat çekerek, “Kural olarak işçi sayılmıyorlar ancak sürekli işçi gibi çalıştırıldıkları ispat edilirse işçi kabul edilebilirler” dedi.
Panelde yaptığı sunumda MESEM uygulamasının hukuki boyutunu ele alan Cinkılıç, sistemin eğitim ile üretim arasındaki sınırında ciddi tartışmalar bulunduğunu vurguladı. MESEM öğrencilerinin mevzuat gereği “öğrenci” statüsünde olduğunu hatırlatan Cinkılıç, uygulamada birçok öğrencinin fiilen üretim sürecinin parçası haline geldiğini ifade etti.
“Eğitim mi, üretim mi?” tartışması
Yargıtay kararlarına atıfta bulunan Cinkılıç, mahkemelerin temel ölçütünün yapılan işin niteliği olduğunu söyledi.
“Yargıtay birçok kararında kural olarak MESEM öğrencilerini işçi saymıyor. Ancak şu vurguyu yapıyor: Eğer sürekli işçi gibi çalıştırıldığı ispat edilirse işçi sayılır. Özellikle yapılan iş, eğitimin bir parçası değil de doğrudan üretime yönelikse o zaman işçilik ilişkisi doğar” dedi.
Bu noktada “eğitim faaliyeti” ile “üretim için çalışma” arasındaki ayrımın belirleyici olduğunu belirten Cinkılıç, öğrencilerin işletmede geçirdikleri sürenin içeriğinin hukuki açıdan kritik önemde olduğunu kaydetti.
“Belgelendirin” çağrısı
Cinkılıç, özellikle sahada çalışan öğretmenlere ve eğitimcilere seslenerek, öğrencilerin yaşadıkları çalışma koşullarını belgelendirmelerinin önemine dikkat çekti.
“Size gelen çocuklara deyin ki zaman zaman işyerinde fotoğraf çekin. Gece kalıyorsanız geceyi belgeleyin. Hafta sonu mu çalıştınız, bayramda mı çalıştınız, bunları kayıt altına alın. Yarın bu döneme ilişkin bir avukata giderseniz, bu belgelerle sizi işçi olarak saydırmak mümkün olabilir” ifadelerini kullandı.
Bu tür belgelerin olası bir dava sürecinde kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve diğer işçilik alacaklarının talep edilmesi açısından önem taşıdığını belirten Cinkılıç, “Madem gidiyorsunuz, madem gitmek zorundasınız; o zaman gittiğiniz günleri, saatleri, koşulları belgeleyin” dedi.
“Sistemli çalışma varsa işçilik ilişkisi doğar”
Cinkılıç, MESEM uygulamasında yaşanan en büyük sorunun, öğrencilerin sistemli ve sürekli biçimde üretim sürecine dahil edilmesi olduğunu söyledi.
Eğer öğrencinin yaptığı işler eğitim programının doğal ve sınırlı bir parçası olmaktan çıkıp, işletmenin üretim ihtiyacını karşılamaya yönelik düzenli bir çalışmaya dönüşüyorsa, bu durumun hukuken iş ilişkisi olarak değerlendirilebileceğini ifade etti.
Paneldeki sunum, MESEM kapsamında çalışan çocukların hakları, hukuki güvenceleri ve fiili çalışma koşullarının yeniden tartışılması gerektiğine işaret ederken, “çocuk işçiliği” ile “mesleki eğitim” arasındaki sınırın uygulamada giderek belirsizleştiğine dair eleştirileri de gündeme taşıdı.
Hatice Hazar: 18 Yaş Altı Çocuktur, MESEM ve Yeni Müfredat Bir Nesli Riske Atıyor
Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) Paneli’nde konuşan Eğitim-İş üyesi Hatice Hazar, 18 yaş altındaki bireylerin çocuk olarak kabul edilmesi gerektiğini vurguladı. Hazar, MESEM uygulamaları, pilotu yapılmadan hayata geçirilen yeni müfredat ve Adana’daki meslek liselerine ilişkin somut örnekler üzerinden “bir neslin ağır biçimde mağdur edildiğini” söyledi.
Çocuk İşçiliği ve Mesleki Eğitim Uygulaması (MESEM) Paneli’nde sunum yapan Hatice Hazar, konuşmasında çocuk emeği, eğitim politikaları ve mesleki eğitimin mevcut yapısına yönelik sert eleştiriler yöneltti. Hazar, sendikalarının çocuklara ve eğitime bakışının net olduğunu belirterek, “18 yaş altındaki her bireyi çocuk olarak değerlendiriyoruz ve ağır işlerde çalıştırılamaz diyoruz” ifadelerini kullandı.
Eğitimde yaşanan sorunların yalnızca yüzeyine temas edilebildiğini vurgulayan Hazar, “Bir saatlik canlı yayında bile eğitimdeki sorunların ancak küçük bir bölümünü dile getirebiliyoruz, değinilemeyen çok sayıda hayati başlık ne yazık ki dışarıda kalıyor” dedi.
“Okullarda dini içerikli projeler, mesleki eğitimle iç içe geçiriliyor”
Konuşmasında ÇEDES başta olmak üzere okullarda yürütülen dini içerikli projelere dikkat çeken Hazar, eğitim sisteminin pedagojik temelden uzaklaştığını ifade etti. Mesleki eğitim uygulamalarının da bu dönüşümden bağımsız olmadığını belirten Hazar, asıl sorunun “nasıl bir mesleki eğitim” sorusuna yanıt verilmeden uygulamaların yaygınlaştırılması olduğunu söyledi.
“Pilot uygulanmadan değiştirilen müfredat, çocuklar üzerinde deneniyor”
Yeni müfredata ilişkin eleştirilerini kişisel bir noktadan da kuran Hazar, pilot uygulaması yapılmadan hayata geçirilen müfredatın sonuçlarının bilinmediğini vurguladı. “Ciddi anlamda bir nesilden bahsediyoruz. Benim çocuğum da bu grubun içinde ve bu müfredatın mağdurlarından biri olacağını şimdiden görüyorum” sözleriyle kaygılarını dile getirdi.
Eğitim-İş’ten mesleki eğitim raporu geliyor
Hatice Hazar, Eğitim-İş Sendikası Genel Merkezi bünyesinde mesleki eğitime ilişkin özel bir komisyon kurulduğunu da duyurdu. Komisyonun, “nasıl bir mesleki eğitim olmalı?” sorusu üzerinden kapsamlı bir çalışma yürüttüğünü belirten Hazar, hazırlanacak raporun kamuoyu ve eğitim bileşenleriyle paylaşılacağını söyledi.
Adana örneği: Müfettiş raporu yok sayıldı, kamu zararı gündeme geldi
Hazar konuşmasının son bölümünde Adana’daki somut bir MESEM uygulamasını örnek gösterdi. Kirevitane Meslek Lisesi’nin, öğrenci sayısının yetersiz olduğu gerekçesiyle kapatılarak binada yalnızca bağımsız bir MESEM açılmak istendiğini aktaran Hazar, ilk müfettiş raporlarında binanın bağımsız MESEM için “uygun değildir” şeklinde değerlendirildiğini söyledi.
Bu raporu hazırlayan müfettişin görevine son verildiğini belirten Hazar, başka bir müfettiş üzerinden onay alındığını, sürecin kamuoyuna taşınmasıyla kamu zararının ve öğrencilerin mağduriyetinin görünür hale geldiğini ifade etti.
“Bağımsız MESEM süreci sonlandırıldı”
Yaşananların ardından İl Milli Eğitim Müdürlerinin sık değiştiğine dikkat çeken Hazar, göreve yeni gelen İl Milli Eğitim Müdürü’nün ilk ziyaretini bu okula gerçekleştirdiğini ve bağımsız MESEM sürecinin sonlandırıldığını açıkladı.
Hatice Hazar, konuşmasını “Çocukların ucuz iş gücü değil, kamusal, bilimsel ve nitelikli eğitimin öznesi olması gerektiği” vurgusuyla tamamladı.
Panel, soru-cevap bölümünün ardından sona erdi.