Şiddetin kaçınılmaz olduğu inancı bir efsanedir. 1986 tarihli Sevilla Manifestosu, şiddetin biyolojik kader olmadığını ilan etti. Barış da tıpkı şiddet gibi insan zihninde başlar. Medyanın dili, siyasetin iradesi ve toplumun cesareti birleştiğinde; Türkiye’de ilerletilmek istenen barış süreci yalnızca bir “çatışmasızlık” değil, kalıcı ve onarıcı bir toplumsal dönüşüm olabilir.
Şiddet Bir Kader Değil, Bir İnşadır
Medya ve sosyal ağlar çoğu zaman çatışmayı büyüten, gerilimi köpürten bir dil kullanıyor. Gürültü çıkaranlar daha görünür oluyor; ancak bu onların çoğunluk olduğu anlamına gelmiyor. Sürekli şiddet görüntülerine, öfke yüklü başlıklara ve kutuplaştırıcı dile maruz kalan toplumlarda “şiddetin kaçınılmazlığı” miti yerleşiyor.
Oysa bilim dünyası bunu çoktan çürüttü. Sevilla Manifestosu açık biçimde ortaya koydu: İnsan biyolojisi savaşı zorunlu kılmaz. Şiddet öğrenilir; dolayısıyla barış da öğrenilebilir. Eğer şiddet zihinlerde kuruluyorsa, barış da orada kurulacaktır.
Bu tespit, Türkiye açısından hayati önemdedir. Çünkü barış süreci yalnızca siyasal aktörlerin masa başı görüşmelerinden ibaret değildir; aynı zamanda toplumun zihninde yürütülen bir mücadeledir.
Barış Üçgeni: Sadece Silahların Susması Yetmez
Barış denildiğinde çoğu zaman “savaşın olmaması” anlaşılır. Oysa barış araştırmalarının öncülerinden Johan Galtung, barışı üç boyutlu bir gerçeklik olarak tanımlar:
- Negatif Barış: Doğrudan şiddetin yokluğu.
- Pozitif Barış: Adalet, eşitlik ve kalkınmayı mümkün kılan yapısal koşullar.
- Barış Kültürü: Toplumsal değerler, eğitim, medya dili ve semboller aracılığıyla barışı destekleyen kültürel zemin.
Türkiye’de ilerletilmek istenen barış süreci eğer kalıcı olacaksa, bu üç boyutu da kapsamalıdır. Silahların susması bir başlangıçtır; ancak eşitsizliklerin, dışlanmanın ve adaletsizliğin sürdüğü bir zeminde barış kırılgandır.
Gerçek barış; eğitim politikalarından medya diline, ekonomik adaletten kültürel temsile kadar geniş bir dönüşümü gerektirir.
İletişim: Barışın Görünmeyen Altyapısı
Sosyolog Elise Boulding, küresel bir barış kültürünün ancak diyalog ve işbirliği araçlarıyla kurulabileceğini söyler. İşte burada iletişim belirleyici rol oynar.
Kullandığımız kelimeler yalnızca bilgi taşımaz; anlam üretir. Açlıktan “trajedi” diye söz etmek başka, nedenlerini açıklayıp çözüm yollarını göstermek başkadır. Bu fark, “çerçeveleme” dediğimiz olgudur. Çerçeve, kamuoyunun gerçeği nasıl algılayacağını belirler.
Türkiye’de barış süreci konuşulurken kullanılan dil, sürecin kaderini doğrudan etkiler. Eğer süreç yalnızca güvenlik eksenli, korku temelli ve suçlayıcı bir çerçevede ele alınırsa toplumsal destek zayıflar. Ancak empatiyi, ortak yaşamı ve geleceği merkeze alan bir dil benimsenirse, barış toplumsallaşır.
Medya Gürültüyü Değil Çözümü Büyütmeli
Bugün sosyal medya algoritmaları çatışmayı ödüllendiriyor. Öfke daha hızlı yayılıyor, uzlaşma daha az görünür oluyor. Oysa barış için iletişim, çözüm üreten girişimleri görünür kılmayı gerektirir.
Dünyada bunun örnekleri var:
- Hope! yerel iklim girişimlerini küresel ölçekte görünür kılarak umut anlatıları oluşturuyor.
- BlablaLab farklı ideolojiler arasında köprü kuran anlatılar geliştiriyor.
- HateBlockers dezenformasyon ve nefret söylemine karşı stratejiler sunuyor.
- Broders genç erkeklere güvenli diyalog alanları açarak zehirli erkeklik kalıplarını dönüştürmeye çalışıyor.
Gazetecilik alanında ise Revista 5W, La Marea ve El Salto gibi bağımsız medya kuruluşları; göç, iklim ve ırkçılık konularında damgalayıcı değil onarıcı bir dil kullanarak bakış açılarını değiştirmeyi başardı.
Türkiye’de de medya; çatışmayı yeniden üretmek yerine, birlikte yaşama pratiklerini, yerel barış inisiyatiflerini ve toplumsal dayanışma örneklerini daha görünür kılabilir. Çünkü görünür olan meşrulaşır, meşrulaşan ise yayılır.
Türkiye İçin Barışın Yol Haritası
Eğer barış gerçekten kalıcı ve onarıcı olacaksa, yalnızca iyi niyet beyanlarıyla değil; somut hukuki ve kurumsal adımlarla ilerlemek gerekir. Negatif barıştan (çatışmasızlık) pozitif barışa (adalet ve eşitlik temelli düzen) geçiş ancak kapsamlı reformlarla mümkündür. Bu çerçevede atılabilecek temel adımlar şunlardır:
- Dil Devrimi: Siyasette ve medyada düşmanlaştırıcı dil terk edilmeli.
- Adalet Mekanizmaları: Pozitif barış için hukuki güvence ve eşit yurttaşlık güçlendirilmeli.
- Eğitim Reformu: Barış kültürü, müfredatın parçası olmalı.
- Sivil Katılım: Yerel barış meclisleri ve diyalog platformları teşvik edilmeli.
- Dijital Sorumluluk: Nefret söylemi ve dezenformasyonla etkin mücadele edilmeli.
Barış, Yalnızca Devlet Politikası Değil; Toplumsal Bir Öğrenme Sürecidir.
1. Geçiş Dönemi Yasası ve Demokratik Entegrasyon
Toplumsal çatışma dönemlerinin ardından birçok ülkede uygulanan geçiş dönemi adaleti mekanizmaları, hem hakikatle yüzleşmeyi hem de demokratik entegrasyonu mümkün kılar. Türkiye’de de kapsayıcı bir Geçiş Dönemi Yasası çıkarılarak toplumsal yaraların tanınması, onarılması ve siyasal katılımın önündeki engellerin kaldırılması sağlanmalıdır. Bu, barışın hukuki teminatı olacaktır.
2. Kayyım Uygulamasının Sonlandırılması ve Yerel Demokrasi
Yerel yönetimlere atanan kayyımlar, seçme ve seçilme hakkı açısından ciddi tartışmalar yaratmıştır. Kalıcı barış için kayyım uygulamasının kaldırılması ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gereklidir. Yerel demokrasi, birlikte yaşam kültürünün en somut zeminidir.
3. İdare ve Gözlem Kurullarının Kapatılması, Hasta Tutsakların Serbest Bırakılması
Ceza infaz sisteminde idare ve gözlem kurullarının kararlarının yarattığı belirsizlikler ve eşitsizlikler giderilmeli; özellikle ağır hasta tutsaklar açısından insan hakları standartlarına uygun düzenlemeler yapılmalıdır. İnsani yaklaşım, barış kültürünün temel göstergelerindendir.
4. Barış Akademisyenleri ve KHK’lilerin İadesi
Toplumsal barış, ifade özgürlüğünün güvence altına alınmasını gerektirir. İhraç edilen barış akademisyenlerinin ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevlerinden uzaklaştırılan kamu emekçilerinin iadesi sağlanmalıdır. Demokratik sistem, eleştirel düşünceyi dışlayarak değil; onu güvence altına alarak güçlenir.
5. Ceza Mevzuatında Reform
Kalıcı barış için hukuki altyapının da dönüşmesi gerekir. Türk Ceza Kanunu (TCK), Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve infaz düzenlemeleri insan hakları standartları doğrultusunda yeniden ele alınmalı; özellikle Terörle Mücadele Kanunu’nun kapsamı ve uygulamaları demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde köklü biçimde değiştirilmelidir. Güvenlik ile özgürlük arasında sürdürülebilir bir denge kurulmadan pozitif barış inşa edilemez.
Barış, soyut bir ideal değil; kurumsal cesaret ve hukuki kararlılıkla inşa edilen bir toplumsal sözleşmedir. Türkiye, eğer bu adımları atma iradesini gösterebilirse, yalnızca çatışmasız bir döneme değil; adalet temelli yeni bir demokratik eşiğe ulaşabilir.
Cesaret, Empati ve Ortak Gelecek
Filozof Hannah Arendt, siyaseti birlikte düşünme ve birlikte hareket etme cesareti olarak tanımlar. İletişim bu cesaretin aracıdır.
Araştırmalar gösteriyor ki; korku ve nefret yerine empati, mizah ve yaratıcılık üzerinden kurulan anlatılar daha kalıcı dönüşümler yaratıyor.
Türkiye bugün bir eşikte duruyor. Şiddetin kaçınılmaz olduğuna inanmak kolaydır; barışın mümkün olduğuna inanmak cesaret ister. Ancak tarih, cesaret gösteren toplumların dönüşebildiğini kanıtlıyor.
Barış istenirse elde edilir.
Ama bunun için yalnızca silahların susması değil, zihinlerin konuşması gerekir.
Yararlanılan yazarlar:
Tamer Al Najjar Trujillo
Postdoctoral research fellow. Universitat Jaume I - London School of Economics, Universitat Jaume I
Alessandra Farné
Profesora de Documentación, Universitat Jaume I
Eloísa Nos Aldás
Catedrática, especialista en Comunicación transformadora, Universitat Jaume I