“Yükseköğretimde Yapısal Sorunlar Derinleşiyor”
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), 2025–2026 Yükseköğretim Ara Dönem Raporu’na ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada, Türkiye’de yükseköğretim alanında yapısal sorunların derinleştiği, üniversitelerin kamusal ve bilimsel niteliğinin zayıflatıldığı ifade edildi.
Sendika, 23 yıllık AKP iktidarı döneminde üniversitelerin siyasi ve ideolojik müdahalelere açık hale getirildiğini, akademik özgürlüğün gerilediğini ve liyakat ilkesinin zedelendiğini vurguladı. Özellikle rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanmasının üniversitelerde demokratik işleyişi ortadan kaldırdığı belirtildi.
Öğrenci Sayısı Azalıyor, Sorunlar Büyüyor
Raporda, 2024–2025 eğitim-öğretim yılı itibarıyla Türkiye’de 208 yükseköğretim kurumu bulunduğu; toplam öğrenci sayısının ise 6 milyon 835 bin 115’e gerilediği kaydedildi. Öğrencilerin barınma, beslenme ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlara erişimde ciddi sorunlar yaşadığına dikkat çekildi.
Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı yurtlarda barınabilen öğrenci sayısının örgün öğretimdeki toplam öğrenci sayısının yaklaşık beşte biri olduğu belirtilirken, büyükşehirlerde yurt kapasitesinin ihtiyacı karşılamadığı ifade edildi. 2026 yılı için 4 bin TL olarak açıklanan KYK kredi ve burs miktarının temel ihtiyaçları karşılamaktan uzak olduğu vurgulandı.
Bütçe Artışı Yetersiz
Raporda, 2025 yılında 488 milyar 405 milyon TL olan yükseköğretim bütçesinin 2026 yılında 651 milyar 20 milyon TL’ye çıkarıldığı ancak bu artışın büyük ölçüde personel giderlerine ayrıldığı belirtildi. Eğitim Sen, bütçedeki nominal artışın yükseköğretimin yapısal sorunlarını çözmeye yetmediğini savundu.
“Üniversiteler Piyasalaştırılıyor”
Sendika, üniversite-sermaye işbirlikleri, döner sermaye uygulamaları ve uluslararası öğrenci artışının gelir kalemi olarak görülmesinin yükseköğretimin ticarileşmesini hızlandırdığını ifade etti. Uluslararası üniversite sıralamalarında yaşanan yükselişin ise eğitimin niteliğini yansıtmadığı kaydedildi.
YÖK ve Eğitim Sürelerinin Kısaltılması Eleştirisi
Açıklamada, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) lisans eğitimini üç yıla düşürmeye yönelik planları da eleştirildi. Bu düzenlemenin pedagojik açıdan nitelik kaybına yol açacağı, akademik emeği ağırlaştıracağı ve eşitsizlikleri artıracağı savunuldu.
İhraç Akademisyenlere İade Çağrısı
Eğitim Sen, 2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzaladıkları için ihraç edilen akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi gerektiğini yineledi. OHAL döneminde yaşanan tasfiyelerin üniversitelerde büyük bir tahribat yarattığı ifade edildi.
“Kamusal, Özerk ve Demokratik Üniversite”
Basın açıklaması, yükseköğretimin kamusal bir hak olduğu vurgusuyla sona erdi. Eğitim Sen, üniversitelerin demokratik, özerk ve bilimsel bir yapıyla yeniden inşa edilmesi gerektiğini belirterek öğrenci ve emekçilerin haklarının güvence altına alınması çağrısında bulundu.
Açıklamanın Tamamı
2025-2026 YÜKSEKÖĞRETİM ARA DÖNEM RAPORU
Yükseköğretimde Yapısal Sorunlar Derinleşmektedir
23 yıllık AKP hükümetleri boyunca iktidarın siyasi ve ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda hedeflediği dönüşüm ve üniversitelere yönelik müdahaleleri yükseköğretim alanında büyük bir tahribata yol açmıştır. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu çoklu kriz ortamında üniversite öğrencilerinin yaşadığı problemler derinleşmektedir: Barınma, ulaşım, beslenme sorunu eğitim-öğretim hakkına erişimin kısatlandığı bir noktaya erişmiştir. Her yıl üniversiteyi kazanıp kayıt yaptırmayan veya eğitimini yarıda bırakan öğrencilerin sayısı artmaktadır.
Akademik özgürlüğün siyasi-ideolojik saldırılar sonucu ayaklar altına alınması üniversitelerin yaşadığı sorunların temel nedenlerinden biridir. Üniversitelerimizde 15 Temmuz sonrasında yaşanan kitlesel akademik tasfiye (KHK ihraçları) ve siyasal baskıların da etkisiyle, liyakatsizlik ve siyasi kadrolaşma olağanlaştırılmıştır. Bilimden ve bilimsel faaliyetlerden hızla uzaklaşılmış, hakikat değersizleştirilmiş, üniversiteyi üniversite yapan ilke ve değerler tümüyle ortadan kalkmıştır. Doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanan rektörlerin üniversite bileşenlerine, akademik özerkliğe ve topluma değil yalnızca siyasi iktidara karşı sorumluluk taşımasına neden olmuştur.
Yükseköğretimin Durumu
2024-2025 eğitim-öğretim yılı itibarıyla Türkiye’de 208 yükseköğretim kurumu faaliyet göstermektedir. Bunlardan 129’u devlet üniversitesi, 75’i vakıf üniversitesi ve 4’ü vakıf meslek yüksekokuludur.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve Yükseköğretim Bilgi Yönetim Sistemi tarafından paylaşılan verilere göre yükseköğretim sistemindeki öğrenci sayısı 2024-2025 yılında 6 milyon 835 bin 115’e gerilemiştir. 2025 yılında öğrencilerin dağılımı; 2,85 milyon önlisans, 3 milyon 536 bin lisans, 346 bin yüksek lisans ve 98 bin doktora düzeyindedir. Bu toplamın içerisinde 337 bin uluslararası öğrenci bulunmaktadır. Devlet üniversitelerinde öğrenim gören öğrencilerin yaklaşık yarısına yakını (%44,7) açık öğretim programlarına kayıtlıdır. Ayrıca uzaktan öğretim programlarında 41 bin önlisans, 28 bin lisans ve 13 bin yüksek lisans öğrencisi öğrenim görmektedir. Bu uzaktan eğitim öğrencilerinin yüzde 92’si devlet üniversitelerine kayıtlıdır.
Yükseköğretimde görev yapan öğretim elemanı sayısı 188 bin 865’dir. Bu sayının yaklaşık %53’ü erkek, %47’si ise kadın akademisyenlerden oluşmaktadır. Akademik kadronun cinsiyete göre dağılımı, özellikle araştırma görevlisi ve öğretim görevlisi düzeylerinde kadın oranının %50’nin üzerine çıktığını göstermektedir. Bu veriler, yükseköğretimde kadın akademik varlığının özellikle alt kademelerde görece güçlü olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye’de öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı genel olarak yaklaşık 36’dır. Devlet üniversitelerinde bu oran ortalama 38,5 iken, vakıf üniversitelerinde yaklaşık 25’tir. Bu oranlar, öğretim kapasitesinin öğrenci talebine yetişemediğini göstermektedir.
Türkiye yükseköğretim sisteminde niceliksel büyüme son yıllarda durgunlaşmıştır fakat yine de bu büyüklük öğretim kapasitesiyle orantılı bir şekilde gelişmemiştir. Açık ve uzaktan öğretim sistemleriyle genişleyen öğrenci kitlesi, öğretim elemanlarının üzerindeki yükü artırmakta; bu durum hem eğitimin niteliğini hem de akademik üretkenliği etkilemektedir. Bununla birlikte, kadın akademisyen oranlarının görece güçlü olduğu bazı akademik kademe düzeyleri dikkat çekmektedir. Ancak bu oranlar, karar verici pozisyonlara ve üst akademik unvanlara yükseldikçe düşüş göstermektedir. Bölgesel ve kurumsal eşitsizlikler ise, yükseköğretimin yapısal sorunlarının sürdüğünü ortaya koymaktadır.
Yükseköğretime Bütçeden Ayrılan Pay Yetersizdir
Yükseköğretim kurumlarının kamu ile olan ilişkisi tahrip edilirken, piyasalara açılması yasal ve fiili düzenlemelerle desteklenmektedir. Genel bütçeden yeterli pay ayrılmayan üniversiteler öz gelirler artışı için daha fazla katkı payı ücreti ve öğrenim ücretine ihtiyaç duymaktadır. Türkiye üniversitelerinde eğitim gören yabancı öğrencilerin sayısındaki artış hükümet tarafından ekonominin canlanması çerçevesinde bir başarı olarak anlatılmaktadır. Diğer yandan eğitim harcamalarında döner sermaye ve iktisadi işletmelerin payı her geçen gün artmakta, yükseköğretimin ticarileşmesi sorunu büyümektedir. Üniversite-sermaye işbirliği, teknoloji transfer ofislerinin kurulması gibi yollarla döner sermaye üzerinden gelir getirici işbirlikleri, danışmanlık projelerinin sayısı katlanarak artarken bilgi üretimi araçsallaştırılmaktadır. Üniversiteler sermayenin ihtiyaçlarını karşılamaya zorlanarak bilim kurumu olma vasfını yitirmektedir.
2026 Merkezi Yönetim Bütçesinden yükseköğretime ayrılan payın, artan üniversite ve öğrenci sayısına rağmen ihtiyaç kadar arttırılmaması yükseköğretimin niteliğini yükseltmek gibi bir amaç güdülmediğini göstermektedir. 2025 yılında 488 milyar 405 milyon TL olarak belirlenen yükseköğretim bütçesi, 2026 yılında 651 milyar 20 milyon TL’ye çıkarılmıştır. Yükseköğretim bütçesindeki yüzde 33 oranındaki nominal artış 2025 yılı TÜİK enflasyonunun üzerinde gibi görünse de bütçenin yüzde 73,78’ini Personel ve SGK Devlet Primi giderlerinin oluşturduğu düşünüldüğünde bu artış yükseköğretim ihtiyaçlarını karşılamaktan oldukça uzaktır. Zira yapısal sorunlar, altyapı eksiklikleri, öğrencilerin en temel giderlerini karşılayamaması, üniversite personelinin ekonomik kriz koşullarında yaşadığı zorluklar düşünüldüğünde bütçenin ne derece yetersiz kaldığı görülecektir.
Üniversiteler bilimsel bilgi üreten, bu üretim faaliyeti içinde toplumsal faydayı gözeten, kamuya hizmet anlayışını hayata geçiren bilim kurumları olarak varlığını korumalıdır. Doğası gereği bilimsel düşünce üretimi için üniversitelerin akademik, mali ve idari özerkliği olmazsa olmaz bir koşuldur. Bu ilkeler doğrultusunda özgür bir faaliyetin gerçekleşebilmesi için üniversitelerin kamusal finansmanı, Merkezi Yönetim Bütçelerinden aldığı payın önemi ortaya çıkmaktadır. Yıllardır devletin üniversitelere merkezi müdahaleleri, hükümetlerin siyasi ve iktisadi ihtiyaçları doğrultusunda hedeflenen dönüşüm yükseköğretim alanında büyük bir tahribata yol açmıştır. 2026 yükseköğretim Bütçesi yükseköğretimin ticarileştirilmesi ve akademi üzerindeki siyasi baskıların bir yansımasıdır.
Öğrenci Yoksulluğu ve Toplumsal Eşitsizlikler Genişlemektedir
2026 yılı itibarıyla Türkiye’de yükseköğretim sistemi akademik ve gündelik yaşamın insanca sürdürülebilmesi açısından öğrenciler için büyük bir krize dönüşmüştür. Artan enflasyon, temel yaşam maliyetlerinin hızla yükselmesi ve kamusal desteklerin yetersizliği, üniversite öğrencilerini yoksulluğun ve güvencesizliğin tam ortasında bırakmaktadır.
2025/’26 eğitim-öğretim yılı itibariyle Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı 81 ildeki 880 yurt binasına toplam 1 milyon 3 bin 259 öğrenci yerleştirilmiştir. Buna karşılık, örgün eğitimde 4 milyon 63 bin 774 öğrenci bulunmakta dolayısıyla öğrencilerin beşte biri devlet yurtlarında kalabilmektedir. Üstelik bu kapasitenin coğrafi dağılımı da eşit değildir; İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde devlet yurtlarına başvuran öğrencilerin çok büyük bölümü yedekte kalmakta ya da tamamen dışlanmaktadır.
Devlet yurtlarında kalan öğrenciler de kalabalık oda koşulları, ulaşım zorluğu ve sosyal olanakların eksikliği gibi nedenlerle dezavantajlı bir konumda bulunmaktadır. Beslenme sorunu başka bir temel kriz alanı olarak öne çıkmakta; öğrenciler düzenli öğünlere erişememekte, çoğu zaman açlık sınırında yaşamaktadır. Üniversite yemekhanelerindeki fiyat artışları ve öğün kısıtlamaları bu durumu daha da derinleştirmektedir.
2026 yılında yapılacak zamla aylık 4 bin TL olarak “müjdelenen” KYK kredi ve burs destekleri gıda masrafını dahi karşılamaktan uzaktır; bu durumda öğrenciler çalışma yaşamına yönelmekte veya eğitimini bırakmak zorunda kalmaktadır. Bu ekonomik zorlanma, eğitimin sınıfsal bir olgu olduğu gerçeğini gözler önüne sermekte, eğitim kurumlarını birer emek piyasası alanına dönüştürmektedir.
Bu temel ihtiyaçlara erişimdeki eşitsizlikler eğitime erişimi doğrudan etkilemektedir. Öğrenciler derse katılım, akademik başarı, kampüs ve şehir yaşamına katılım gibi alanlarda geri çekilmektedir. Bunun yanı sıra, üniversite eğitimi herkes için erişilebilir olmak bir yana hayatta kalma mücadelesine dönüşmektedir. Psikososyal açıdan da bu baskı kendini göstermektedir: öğrencilerin önemli bir bölümü yalnızlık, umutsuzluk ve gelecek kaygısı yaşamakta; ruh sağlığı sorunlarının yaygınlaştığı bir gençlik profili oluşmaktadır.
Ayrıca, öğrenciler ayrımcılık, dışlanma ve cinsiyet ve cinsel yönelim temelli eşitsizliklerle karşılaşmakta; başta kadın ve LGBTİ+ öğrenciler olmak üzere birçok kesimin üniversite yaşamında güvende hissetmediği görülmektedir. Bu durum üniversitelerde demokratik, eşitlikçi ve kapsayıcı bir yapının ne denli eksik olduğunu ortaya koymaktadır.
Tüm bu bulgular, yükseköğretimin hem ekonomik politikalar hem de siyasal ve ideolojik tercihlerle daraltıldığını, kamu hizmeti olmaktan çıkartılıp bireysel sorumluluğa terk edildiğini göstermektedir. Eğitime erişim artık barınabilecek, beslenebilecek, hayatta kalabilecek imkânları olanların sürdürebildiği bir ayrıcalık haline gelmiştir. Eşit, parasız ve bilimsel bir yükseköğretim alanı için kamusal eğitimin mevcut yapısının bütünüyle yeniden inşası acil ve vazgeçilmez bir toplumsal yükümlülüktür.
Üniversitelerde Nitelik Sorunu Büyümektedir
2024–2025 yılı itibarıyla Türkiye’nin yükseköğretim sistemi uluslararası düzeyde belirli derecelendirme kuruluşlarının sıralamalarında önceki yıllara kıyasla sayısal bir yükseliş göstermiştir. Ancak bu yükseliş, sistemin genel niteliğinde, kamu yararına dayalı bir dönüşümün işareti olmaktan çok, belirli metriklere dayalı rekabetçi politikaların bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.
QS 2026 Dünya Üniversiteleri Sıralamasında Türkiye’den 26 üniversite yer almakta olup, ilk 500’e giren üniversite sayısı 5’ten 6’ya çıkmıştır. Bu üniversiteler arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi öne çıkmaktadır. Times Higher Education (THE) 2025 sıralamasında ise Türkiye’den 109 üniversite listelenmiştir.
Uluslararası karşılaştırmalarda başarı olarak öne sürülen bu sıralamalar, yükseköğretimin bütünsel niteliğini yansıtmaktan uzaktır. Öncelikle bu listeler ağırlıklı olarak akademik yayın sayısı, atıf oranı, uluslararası öğrenci ve akademisyen varlığı, mezunların işverenlerce itibarı gibi metriklere dayanmakta; eğitimin niteliği, öğrenci memnuniyeti, akademik özgürlük ve kamusal erişim gibi temel göstergeleri içermemektedir. Dolayısıyla sıralamalarda yukarıya tırmanan üniversiteler, bu başarıyı yapısal iyileştirmelerden ziyade sınırlı göstergelere odaklanan stratejik yönelimlerle sağlamaktadır.
Diğer yandan sıralamalarda öne çıkan üniversitelerin büyük çoğunluğu İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde yer almakta; Anadolu üniversiteleri ise düşük görünürlükle sistemin periferisinde kalmaktadır. Bu durum, yükseköğretim sistemindeki bölgesel eşitsizliklerin derinliğini gözler önüne sermektedir. Eğitim altyapısına, akademik kadroya ve kaynaklara erişimde yaşanan dengesizlikler sıralamalarda sınırlı temsili olan üniversitelerin öğrencileri açısından yapısal dezavantajlar doğurmaktadır.
Uluslararası sıralamalara odaklanmış politikaların bir diğer sonucu, yükseköğretimin daha fazla piyasa mantığına çekilmesidir. Üniversiteler nitelikli kamusal eğitim sunmak yerine, sıralamalardaki konumlarını iyileştirecek stratejik yatırım, yayın ve iş birliklerine öncelik vermektedir. Bunun anlayışın sonucu olarak öğretim üyelerinin yayın baskısıyla karşı karşıya bırakılması, eğitim süreçlerinin ikinci plana itilmesi ve öğrencilerin öğrenim deneyimlerinin nitelik kaybına uğraması gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca, bu sıralamalarda kullanılan göstergelerden biri olan “uluslararasılaşma” olgusu da eleştirel bir biçimde ele alınmalıdır. Türkiye’de uluslararası öğrenci sayısındaki artış, genellikle üniversitelerin ek gelir kaynağı olarak değerlendirilmekte, bu öğrencilerin akademik ve sosyal bütünleşmesi ise göz ardı edilmektedir. Bu yönüyle uluslararasılaşma, eşitlik ve bütünlük temelinden uzak bir “vitrin” düzenlemesi haline gelmiştir.
Sonuç olarak, yükseköğretim sistemi, uluslararası sıralamalarda yükselme eğilimi içinde gibi gösterilmekteyken, bu görünümün ardında derin yapısal eşitsizlikler ve sorunlar gizli kalmaktadır. Akademik özgürlüklerin kısıtlanması, idari baskılar, yetersiz akademik kadro, öğrenci yaşam koşullarındaki bozulma, bölgesel ve sınıfsal eşitsizlikler gibi temel sorunlar, nitelikli ve kamusal yükseköğretim anlayışından uzaklaşmaya işaret etmektedir.
Üniversitelere Yönelik Siyasi-İdeolojik Saldırılar Devam Etmektedir
Üniversitelerin özerkliği ve bilimsel özgürlüklerin önündeki en büyük engellerden bir tanesi ise Yükseköğretim Kurulu’dur.
12 Eylül’ün bir ürünü olarak sıkıyönetim kurallarını üniversitelerde hayata geçirmek amacıyla kurulmuş olan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) 43 yıldır üniversiteler üzerinde temel müdahale aracı olma işlevini sürdürmektedir. 2547 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 6 Kasım 1981’den bugüne YÖK, üniversitelerin toplumsal sorunlara mesafeli duracak şekilde konumlandırılması görevini üstlenmiş; hiyerarşik, baskıcı ve otoriter yapısıyla siyasi iktidarların üniversiteler üzerindeki kontrolü için kullanışlı bir araç olmuştur. YÖK’ün kuruluşu, doğası gereği özgür olması gereken üniversitelerin özerkliğine yapılan bir darbe olarak önümüzde durmaktadır.
Siyasal iktidarın uzun zamandır inşa etmeyi amaçladığı toplumsal ve siyasal yaşam tahayyülünde eğitim, sürekli biçimde dinselleştirme girişimleri ile karşı karşıya kalan bir alan haline gelmektedir. Bu girişimler YÖK, Diyanet ve müftülüklerle yapılan işbirlikleriyle sürdürülmektedir. Çeşitli etkinliklerle üniversitelerin asıl işlevinden uzaklaştırılarak belirli bir ideolojik çerçevenin ya da dinin dayatıldığı bir alan haline getirilmesi söz konusudur.
İhraç Edilen Barış Akademisyenleri ve Kamu Emekçileri Görevlerine Derhal İade Edilmelidir!
11 Ocak 2016’da, 1128 akademisyenin imzasıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı barış bildirisi kamuoyuyla paylaşıldı. 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yeniden başlayan çatışmalı süreçte yaşanan ağır insan hakları ihlallerinin durdurulmasını ve barış için müzakere koşullarının oluşturulmasını talep eden bu bildiri, aradan geçen on yıla rağmen hâlâ hukuksuz yaptırımların gerekçesi olarak kullanılmaktadır. On yıl geçmesine karşın bildiriye imza attıkları gerekçesiyle üniversitelerinden ihraç edilen Barış Akademisyenlerinin büyük çoğunluğu görevlerine iade edilmemiştir.
OHAL döneminde, barış bildirisi gerekçe gösterilerek 406 akademisyen ihraç edilmiş, yüzlerce akademisyen hakkında ceza davaları açılmıştır. Bu süreçte adil yargılanma hakkı sistematik biçimde ihlal edilmiş; akademisyenler yalnızca mesleklerinden değil, toplumsal ve kamusal yaşamdan da dışlanarak adeta “sivil ölüme” mahkûm edilmiştir. Barış imzacılarını hedef alan idari yaptırımlar, zamanla hürriyetten yoksun bırakma cezasına dönüşmüş; bu hukuksuzluk tüm toplumu baskı altına alan bir “yargı sopası” haline getirilmiştir.
Makul sürenin çoktan aşıldığı bu hukuksuz süreç derhal sonuçlandırılmalıdır. Başta Barış Akademisyenleri olmak üzere, hukuksuz biçimde ihraç edilen tüm kamu emekçileri vakit kaybetmeksizin görevlerine iade edilmelidir. Eğitim Sen, bu hukuksuzluğa karşı tüm üyeleriyle dayanışmasını sürdürecek; haksız ve hukuksuz biçimde ihraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine iade edilene kadar mücadelesini kararlılıkla devam ettirecektir.
YÖK’ün Tepeden İnme Kararıyla Eğitim Sürelerini Kısaltması Kabul Edilemez
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Erol Özvar’ın 2025 yılı boyunca farklı toplantı ve açıklamalarda dile getirdiği değerlendirmeler, lisans programlarında eğitimin üç yıl içinde tamamlanabilmesini mümkün kılacak kapsamlı bir yeniden yapılandırma sürecinin planlandığını göstermektedir. Bu yaklaşım, “2030’a Doğru Türk Yükseköğretiminin Yol Haritası” başlığı altında yürütülen stratejik dönüşümün önemli bileşenlerinden biri olarak sunulmaktadır. Ancak YÖK’ün tamamen tepeden inme bu girişimi yükseköğretimin kamusal niteliğini ve akademik formasyonun bütünlüğünü zedeleme riski taşımaktadır. Yükseköğretimde niteliğin artırılmasına dönük bütüncül bir politika çerçevesine dayanmayan bu düzenleme, eğitim süresinin kısaltılması üzerinden maliyet azaltıcı ve esnek istihdamı önceleyen bir yaklaşımı esas almaktadır.
YÖK’ün Gerekçeleri Temelsizdir!
Düzenlemenin temel gerekçesi olarak Avrupa Yükseköğretim Alanı ve Bologna Süreci örnek gösterilmektedir. Ancak üç yıllık lisans programlarının uygulandığı ülkelerde, yükseköğretim kurumlarının finansman düzeyi, akademik kadro kapasitesi, öğrenci destek mekanizmaları ve mezuniyet sonrası istihdam güvenceleri dikkate alınmadan yapılan karşılaştırmalar bilimsel ve politik açıdan sağlıklı değildir. Türkiye’de yükseköğretim sistemi, yapısal kaynak yetersizlikleri ve bölgesel eşitsizlikler dikkate alındığında, bu tür bir model aktarımına uygun bir altyapıya sahip değildir.
Bilimsel ve Pedagojik Eğitim Risk Altındadır!
Sekiz yarıyıl ve 240 AKTS’nin korunarak akademik takvimin üç yıla sıkıştırılması, ders yoğunluğunun artmasına, öğrenme süreçlerinin zamansal derinliğinin ortadan kalkmasına ve pedagojik açıdan nitelik kaybına yol açacaktır. Özellikle uygulamalı, laboratuvar ve saha çalışması gerektiren programlarda öğrencilerin akademik ve mesleki formasyonu ciddi biçimde zayıflayacaktır. Bu durum, yükseköğretimin yalnızca diploma üretimine indirgenmesine hizmet eden bir dönüşüm anlamına gelmektedir.
Daha Fazla Emek Sömürüsü
Düzenleme, öğretim elemanlarının ders yükünü artıracak, ölçme-değerlendirme ve danışmanlık süreçlerini daha da yoğunlaştıracak ve akademik emeğin nitelikli üretim kapasitesini zayıflatacaktır. Halihazırda yüksek ders yükü, güvencesiz istihdam biçimleri ve kadro yetersizliğiyle karşı karşıya olan akademik personel açısından bu uygulama, çalışma koşullarını daha da ağırlaştıracak ve bilimsel üretim ile eğitim faaliyetleri arasındaki dengeyi bozacaktır.
Eğitim süresinin fiilen kısaltılması, öğrencilerin üniversite yaşamına katılımını, bilimsel ve kültürel etkinliklere erişimini ve sosyal gelişimini sınırlayacaktır. Özellikle barınma, ulaşım ve çalışma zorunluluğu bulunan öğrenciler açısından yoğunlaştırılmış eğitim modeli, eğitim hakkına erişimde yeni eşitsizlikler yaratacaktır. Bu yönüyle düzenleme, yükseköğretimde bölgesel ve sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirme potansiyeli taşımaktadır.
Daha Fazla Piyasalaşma
Üç yıllık lisans modeli, yükseköğretimi toplumsal ve kamusal bir hak olmaktan çıkararak, kısa süreli ve hızlandırılmış mesleki sertifikasyon anlayışına yaklaştırmaktadır. Üniversitelerin eleştirel düşünce, bilimsel üretim ve toplumsal sorumluluk işlevleri geri plana itilmekte; mezuniyet süreleri üzerinden istihdam piyasasına hızlı geçiş hedeflenmektedir. Bu yaklaşım, yükseköğretimin kamusal niteliğini zayıflatan yapısal bir dönüşümün parçası olarak değerlendirilmelidir.
Lisans programlarının üç yıla düşürülmesine yönelik düzenleme girişimi, yükseköğretimde nitelik sorunlarını çözmeye yönelik kapsamlı bir kamusal politika üretmekten uzaktır. Eğitim süresinin kısaltılması, mevcut yapısal sorunları derinleştirme riski taşımakta; akademik emek, öğrenci deneyimi ve üniversitelerin toplumsal işlevi açısından ciddi sakıncalar barındırmaktadır. Yükseköğretimde asıl ihtiyaç, eğitim sürelerini daraltmak değil; kamusal finansmanı güçlendiren, akademik kadro kapasitesini artıran, öğrencilerin sosyal destek mekanizmalarını geliştiren ve üniversitelerin özerkliğini esas alan bütüncül bir yükseköğretim politikasıdır.
Derinleşen Krizin Faturası Yükseköğretim Emekçilerine Yüklenmektedir
Siyasi iktidar, emek gücüyle geçinenleri her alanda yoksullaşmaya mecbur bırakmaktadır. Yükseköğretim kurumlarında çalışan eğitim ve bilim emekçileri olarak bizlerin ücretleri de her geçen yıl daha fazla erimektedir. Piyasa koşullarına uydurulan yeni istihdam biçimleriyle güvencesiz çalışmaya zorlanan araştırma görevlileri ve bilim emekçileri geleceksizliğe mahkûm edilmektedir. Ekonomik ve özlük hakları oldukça kısıtlı olan idari ve teknik personelin kayıpları artmaktadır. Yükseköğretim alanında koşulların iyileştirilmesi bir yana, tam tersine, yaşanan hak gaspları daha da büyümektedir.
Son yıllarda Türkiye’de yükseköğretim alanında yaşanan dönüşüm, emekçilerin ekonomik, özlük ve demokratik hakları bakımından ciddi kayıplar doğurmuştur. Neoliberal politikaların ve merkeziyetçi yönetim anlayışının üniversitelere sirayet etmesiyle birlikte, üniversite emekçileri artan güvencesizlik, düşük ücretler, eşitsiz ödemeler ve siyasi baskılarla karşı karşıya kalmaktadır. 23 yılı aşan bu dönüşüm süreci, kamusal hizmet ilkesinden uzaklaşan, piyasalaştırılmış ve merkeziyetçi bir üniversite modelini kalıcılaştırmıştır.
Akademik ve İdari Personelin Hak Kayıpları Derinleşmiştir
Kamuda uygulanan tasarruf politikaları, kriz koşullarının faturasını doğrudan emekçilere çıkarmaktadır. Üniversitelerin giderek birer şirket gibi yönetilmesi, özellikle idari ve teknik personel üzerinde ağır bir angarya düzeni yaratmakta; keyfi görev değişiklikleri, kadro darlığı ve düşük ücretlerle çalışma koşullarını belirlemektedir. Akademik personele tanınan yükseköğretim tazminatı, üniversite ödeneği gibi ödemelerin idari personele yansıtılmaması, eşit işe eşit ücret ilkesinin açık bir ihlalidir. Rektörlerin 13-b/4 gibi olağanüstü yetkilerle donatılması, üniversitelerde hem akademik hem de idari kadroların siyasi ve idari baskı altında hareket etmelerine neden olmaktadır.
Araştırma Görevlileri Güvencesizlik Sarmalında Bırakılmaktadır
Üniversitelerde akademik kariyerin başlangıç noktası olan araştırma görevliliği pozisyonu, giderek güvencesizlik ve belirsizlikle anılır hale gelmiştir. 50/d statüsünde istihdam edilen araştırma görevlileri, herhangi bir iş güvencesi olmadan, geçici sözleşmelerle çalışmakta; 33/a kadrosuna geçiş hakkı kısıtlanmaktadır. 35. madde görevlendirmeleri, kadro bekleyen akademisyenler için birer mobbing ve baskı aracına dönüşmüştür. Öğretim elemanları, sürekli kadro güvencesinden yoksun biçimde alt kadrolarda istihdam edilmekte; bu durum bilimsel üretimi, akademik gelişimi ve mesleki motivasyonu doğrudan olumsuz etkilemektedir.
ü Üniversite öğretim elemanları ve çalışanları insan onuruna yakışır, mesleklerinin karşılığı bir ücrete kavuşturulmalıdır.
ü Yükseköğretim alanındaki tüm ek ücret ve ödemeler görev alan tüm personel arasında adil bir şekilde dağıtılmalıdır.
ü Yükseköğretim tazminatı ve üniversite ödeneği idari ve teknik personele de ödenmelidir.
ü Nakiller, üniversite yönetimlerinin keyfiliğinden kurtarılmalı, üniversitelerin kurumsal özerkliğine zarar vermeyecek şekilde bir standart geliştirilmelidir.
ü Geliştirme ödeneğinin adil bir şekilde akademik personel yanında idari personele de dağıtılması gerekmektedir.
ü 50/d, 33/a, 35, ÖYP gibi maddelerle istihdam edilen araştırma görevlileri arasında görev ve haklar açısından yapılan her türlü ayrımcılığa son verilmeli, araştırma görevlileri iş güvencesine kavuşturulmalıdır.
ü Kadro sorunları bekletilmeden çözülmelidir. Kadrolar sürekli olmalı, yükseköğretim emekçilerine gelecek kaygısı yaşatılmamalıdır.
ü Ayrım gözetmeksizin tüm çalışanlara 3600 ek gösterge verilmelidir.
ü Akademik özgürlüklerin, ifade özgürlüğünün, sendikal hak ve özgürlüklerin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
ü İhraç edilen akademisyenler ve idari/teknik personel hızla görevlerine iade edilmelidir.
Sonuç
Türkiye’de yükseköğretim alanı, uzun süredir derinleşen yapısal krizlerle karşı karşıyadır. Toplum, ekonomik, siyasi, ideolojik ve yönetsel boyutları olan çok katmanlı bir çoklu krizin etkisi altındadır. Siyasi iktidarın yanlış politikaları üniversitelerin kamusal niteliğini aşındırmış, piyasalaştırılmış, merkeziyetçi ve baskıcı bir yapı kurumsallaşmıştır. Bugün yükseköğretim, bilim üretme işlevinden uzaklaştırılarak ekonomik ve ideolojik hedeflere hizmet eden bir araç haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Eğitim hakkı, anayasal bir hak olmasına rağmen, barınma, beslenme, ulaşım gibi en temel insani ihtiyaçların dahi karşılanamaması nedeniyle milyonlarca öğrenci bu haktan yararlanamamaktadır. Öğrenci yoksulluğu, eğitime erişimde sınıfsal eşitsizlikleri keskinleştirmekte, üniversite gençliğini geleceksizlikle yüz yüze bırakmaktadır. Aynı zamanda üniversitelerde demokratik haklarını kullanmak isteyen öğrenciler yoğun baskı, soruşturma ve gözaltı tehdidiyle karşı karşıya kalmakta; gençliğin kamusal alanda söz kurması engellenmektedir.
Akademik alanda ise durum farklı değildir. Bilimsel özerklik, ifade özgürlüğü ve kurumsal liyakat ilkeleri sistematik olarak tasfiye edilmiştir. Rektörlerin seçimle değil, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması, üniversitelerin yönetiminde katılımı, hesap verebilirliği ve akademik meşruiyeti ortadan kaldırmıştır.
Akademik kadrolar arasında güvencesizlik yaygınlaşmakta, araştırma görevlileri başta olmak üzere pek çok öğretim elemanı geçici statülerle çalışmakta, kadro beklemekte ve mobbing ile karşılaşmaktadır.
İdari ve teknik personel ise görmezden gelinmekte; özlük haklarından mahrum bırakılmakta, eşit işe eşit ücret ilkesi sistematik olarak ihlal edilmektedir. Üniversite bileşenleri arasında kurulan ayrımcılıklar, üniversitelerin bütüncül bir kamu hizmeti kurumu olma niteliğini zayıflatmaktadır.
Uluslararası üniversite sıralamalarında yer almak, siyasi iktidar tarafından başarı göstergesi olarak sunulmakta; ancak bu görünürlük, eğitimin niteliği, akademik özgürlük, öğrencilerin yaşam koşulları ve kurumsal eşitlik gibi hayati meseleleri gizlemektedir. Sıralamalara odaklanan yüzeysel reformlar, üniversitelerin derinleşen sorunlarını çözmek bir yana, piyasalaşmayı teşvik ederek bu sorunları daha da derinleştirmektedir.
Açıkça görülmektedir ki yükseköğretimin mevcut haliyle ne kamusal ne de özgür bir alan olmaktan çok uzaktadır. Üniversiteler, kamusal bir hak olarak bilimsel bilgi üretimi ve toplumsal yarar için değil, siyasal iktidarın yönelimi ve piyasanın talepleri doğrultusunda konumlandırılmaktadır.
Bu nedenle, üniversitelerin demokratik, özerk ve kamusal nitelikleriyle yeniden inşa edilmesi; öğrencilerin ve emekçilerin haklarının güvence altına alınması; bilimsel faaliyetleri özgürleştirilmesi ve yükseköğretimin toplumsal eşitlik ve adalet hedefiyle yeniden kurulması acil ve tarihsel bir sorumluluktur.