GÖÇ, GÜVENLİK VE İNSAN HAKLARI ARASINDA YENİ DENGE ARAYIŞI

Abone Ol

Avrupa Konseyi tarafından 15 Mayıs 2026 tarihinde kabul edilen Kişinev Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) sisteminin geleceğine ilişkin son yılların en önemli siyasal ve hukuki belgelerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Bildirge, düzensiz göç, ulusal güvenlik, kamu düzeni ve insan hakları arasındaki ilişkinin yeniden ele alınmasını hedefleyen uzun bir hazırlık sürecinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Yönlendirme Komitesi (CDDH) tarafından hazırlanan çalışma metni, özellikle göç yönetimi konusunda Avrupa devletlerinin karşı karşıya kaldığı yeni sorunlar ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) yerleşik içtihadı arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Bu çalışma, Kişinev Süreci'nin ortaya çıkış nedenlerini, hukuki arka planını, temel tartışma başlıklarını ve Avrupa insan hakları rejimi üzerindeki olası etkilerini incelemektedir. Çalışmada özellikle devlet egemenliği, demokratik meşruiyet, subsidiarite ilkesi, ulusal güvenlik ve insan haklarının evrenselliği arasındaki gerilim alanları analiz edilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Kişinev Bildirgesi, Göç Hukuku, İnsan Hakları, Avrupa Konseyi, Hukukun Üstünlüğü, Demokratik Güvenlik

1949 yılında kurulan Avrupa Konseyi ve 1950 yılında kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, savaş sonrası Avrupa düzeninin en önemli hukuki ve siyasal yapı taşlarından biri olmuştur. Avrupa kıtasında insan haklarının korunması, demokratik yönetimlerin güçlendirilmesi ve hukukun üstünlüğünün kurumsallaştırılması amacıyla oluşturulan bu sistem, zaman içerisinde uluslararası insan hakları hukukunun en etkili denetim mekanizmalarından biri hâline gelmiştir.

Ancak son on yılda Avrupa'nın karşı karşıya kaldığı gelişmeler, mevcut sistemin çeşitli yönlerden yeniden tartışılmasına yol açmıştır. Özellikle 2015 göç krizi sonrasında başlayan süreç, Ukrayna Savaşı, sınır güvenliği tartışmaları, düzensiz göç hareketlerinin artması, terörizm tehdidi, popülist siyasal hareketlerin yükselişi ve kamu düzenine ilişkin kaygılar Avrupa devletlerinin insan hakları sistemine bakışını önemli ölçüde etkilemiştir. Avrupa Konseyi bünyesinde yürütülen tartışmalar sonucunda 2025 yılında başlayan ve 2026 yılında Kişinev Bildirgesi'nin kabul edilmesiyle sonuçlanan süreç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sisteminin geleceğine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme ortaya koymuştur.

Bu süreç yalnızca göç politikalarının tartışıldığı teknik bir reform girişimi değildir. Aynı zamanda Avrupa'nın insan hakları anlayışının geleceğine ilişkin temel bir siyasal tartışmayı temsil etmektedir.

Kişinev Süreci'nin temelinde Avrupa devletlerinin göç yönetimine ilişkin artan memnuniyetsizlikleri bulunmaktadır. Özellikle bazı Avrupa Birliği üyesi devletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin göç ve sınır yönetimi konularındaki içtihadının ulusal politika yapım süreçlerini zorlaştırdığını ileri sürmeye başlamıştır.

Bu tartışmaların kurumsal zemine taşınması, 10 Aralık 2025 tarihinde Avrupa Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen Gayriresmî Bakanlar Konferansı sonrasında gerçekleşmiştir. Konferans sonunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, CDDH'yi siyasi bir deklarasyon hazırlanması amacıyla görevlendirmiştir. Hazırlanacak deklarasyonun temel amacı, düzensiz göç ve ağır suçlardan hüküm giymiş yabancıların statüsü gibi çağdaş sorunlar karşısında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin uygulanmasına ilişkin ortak bir siyasal yaklaşım geliştirmek olarak belirlenmiştir.

2026 yılı boyunca gerçekleştirilen üç olağanüstü toplantı sonucunda CDDH tarafından hazırlanan metin, daha sonra Kişinev Bildirgesi'nin temelini oluşturmuştur.

Avrupa insan hakları sisteminin kuruluşundan itibaren var olan temel tartışmalardan biri devlet egemenliği ile uluslararası insan hakları koruması arasındaki ilişkidir.

Klasik uluslararası hukuk anlayışına göre devletler kendi sınırları içerisinde kamu düzenini sağlamak, sınırlarını korumak ve güvenliği temin etmek konusunda asli yetkiye sahiptir. Buna karşılık insan hakları hukuku, devletlerin bu yetkilerini kullanırken belirli sınırların dışına çıkmamasını öngörmektedir.

Kişinev Süreci bu tartışmayı yeniden gündeme getirmiştir. Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan belgelerde devletlerin ulusal güvenliği sağlama konusundaki temel sorumlulukları vurgulanırken, aynı zamanda insan haklarının evrensel niteliğinin korunması gerektiği belirtilmektedir. Bu nedenle süreç, insan haklarının sınırlandırılması değil; devletlerin meşru güvenlik kaygıları ile insan hakları yükümlülükleri arasında yeni bir denge kurulması girişimi olarak sunulmaktadır.

Kişinev Bildirgesi'nin merkezinde yer alan kavramlardan biri subsidiarite ilkesidir.

Subsidiarite ilkesi, insan haklarının korunmasında birincil sorumluluğun ulusal mahkemelere ve ulusal kurumlara ait olduğunu ifade etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise ikincil ve tamamlayıcı bir denetim mekanizması olarak hareket etmektedir.

Son yıllarda bazı Avrupa devletleri AİHM'nin ulusal politikalar üzerinde aşırı etkili olduğunu ileri sürmüştür. Buna karşılık insan hakları örgütleri ve hukukçular, Mahkeme'nin yetkilerinin zayıflatılmasının Avrupa insan hakları sistemini ciddi biçimde riske atacağını savunmaktadır.

CDDH tarafından hazırlanan belgelerde Mahkeme'nin otoritesinin korunması gerektiği vurgulanırken, ulusal mahkemelerin ve demokratik kurumların değerlendirmelerine daha fazla ağırlık verilmesi gerektiği de ifade edilmektedir. Bu yaklaşım, Avrupa insan hakları hukukunda uzun süredir devam eden "ulusal takdir marjı" doktrininin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.

Avrupa devletleri son yıllarda düzensiz göç hareketlerini kontrol etmek amacıyla çeşitli hukuki ve idari tedbirler geliştirmiştir. Ancak bu tedbirlerin bir kısmı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne taşınmış ve çeşitli ihlal kararlarına konu olmuştur.

Bu noktada temel soru şudur:

Devletler sınırlarını korurken insan hakları yükümlülüklerini ne ölçüde sınırlayabilir?

Avrupa Konseyi belgeleri bu soruya açık bir yanıt vermekten kaçınmakta ancak şu ilkeleri vurgulamaktadır:

  • İnsan hakları koruması evrenseldir.

  • Devletlerin ulusal güvenliği sağlama görevi meşrudur.

  • Kamu düzeni ile insan hakları birbirine rakip kavramlar değildir.

  • Göç yönetimi hukukun üstünlüğü çerçevesinde gerçekleştirilmelidir.

  • Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sisteminin bütünlüğü korunmalıdır.

Bu yaklaşım, Avrupa'nın göç yönetiminde daha gerçekçi politikalar üretme arayışını göstermektedir.

Kişinev Süreci yalnızca göç meselesiyle sınırlı değildir.

Son yıllarda Avrupa genelinde yükselen popülist hareketler, insan hakları kurumlarının demokratik meşruiyetini sorgulamaya başlamıştır. Bu eleştirilerin temelinde uluslararası mahkemelerin seçilmiş hükümetlerin kararlarını sınırlandırdığı iddiası yer almaktadır.

Bu nedenle CDDH belgelerinde ilk kez "demokratik güvenlik" kavramı güçlü biçimde öne çıkmaktadır. Avrupa Konseyi'ne göre insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü birbirinden ayrılabilecek kavramlar değildir. Birinin zayıflaması diğerlerinin de zayıflamasına yol açmaktadır. Dolayısıyla insan haklarının korunması demokratik güvenliğin ön şartı olarak görülmektedir.

Kişinev Süreci çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından eleştirilmiştir.

Özellikle insan hakları örgütleri, süreç içerisinde kullanılan bazı kavramların insan hakları standartlarının geriletilmesine yol açabileceğini ileri sürmüştür. Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ve Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu tarafından yayımlanan ortak değerlendirmelerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bağımsızlığının korunması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca göç alanında istisnai kurallar yaratılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin evrensel niteliğini zayıflatabileceği belirtilmiştir.

Bu eleştiriler, Avrupa'da insan hakları sisteminin geleceğine ilişkin tartışmaların önümüzdeki yıllarda da devam edeceğini göstermektedir.

Kişinev Bildirgesi ve buna temel oluşturan CDDH çalışma metni, Avrupa insan hakları sisteminin geleceğine ilişkin son yılların en önemli reform girişimlerinden biridir. Süreç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin temel ilkelerini korurken değişen toplumsal koşullara uyum sağlama çabasını yansıtmaktadır.

Bununla birlikte Kişinev Süreci, yalnızca göç politikalarına ilişkin teknik bir düzenleme değildir. Süreç; devlet egemenliği, demokratik meşruiyet, ulusal güvenlik, insan haklarının evrenselliği ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin rolü gibi temel anayasal meseleleri yeniden gündeme taşımıştır.

Önümüzdeki dönemde Avrupa'nın karşı karşıya kalacağı en önemli sorulardan biri şudur: İnsan haklarının evrensel niteliği korunurken devletlerin güvenlik ve sınır yönetimi konusundaki meşru beklentileri nasıl karşılanacaktır?

Kişinev Bildirgesi bu soruya kesin bir cevap vermemektedir. Ancak Avrupa insan hakları sisteminin gelecekteki yönelimini belirleyecek tartışmaların çerçevesini oluşturmaktadır. Bu nedenle belge, yalnızca bir siyasi deklarasyon değil; Avrupa'nın hukuk, demokrasi ve insan hakları anlayışının yeniden şekillendiği tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir.