Dünya

Ortadoğu’da Yeni Bloklaşma: BAE–İsrail Yakınlaşırken Suudi Arabistan Türkiye, Mısır ve Pakistan’la Hat Kuruyor

BAE ile İsrail yakınlaşırken Suudi Arabistan da Mısır, Türkiye ve Pakistan ile işbirliğini güçlendiriyor. İran savaşı, yeni bölgesel ittifaklar ortaya çıkarıyor.

Abone Ol

DW yazarı Cathrin Schaer’in analizine göre Ortadoğu’da İran savaşı sonrası hızlanan jeopolitik kırılmalar, yeni ve esnek ittifak bloklarını ortaya çıkarıyor. Bir yanda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile İsrail’in derinleşen işbirliği, diğer yanda Suudi Arabistan’ın Türkiye, Mısır ve Pakistan ile geliştirdiği çok yönlü bölgesel hat dikkat çekiyor.

DW'de ki yazıyı olduğu gibi yayınlıyoruz;

Görünen o ki Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın ardından tarafını seçmiş durumda. Ancak bu tercih, ülkenin Arap dünyasının büyük bölümü tarafından dışlanmasına sebep olabilir.

Hafta başında İngiltere merkezli çevrimiçi dergi Middle East Eye'da çıkan habere göre, İsrail ile BAE ortak bir savunma fonu kurma hazırlığında. Buna göre iki ülke birlikte silah satın alacak. Haber, adı açıklanmayan iki ABD'li yetkiliye dayandırılıyor. Ancak iki hükümet de iddiayı doğrulamadı.

Fonun İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun BAE'ye yaptığı gizli bir ziyaret sırasında kararlaştırıldığı öne sürüldü. Netanyahu, gerçekleştiğini öne sürdüğü bu ziyareti 13 Mayıs akşamı kamuoyuna açıkladı, ancak birkaç saat sonra BAE yönetimi ziyaretin hiç gerçekleşmediğini savundu.

Bir gün önce ise İsrail'deki ABD Büyükelçisi Mike Huckabee, Tel Aviv'deki bir etkinlikte İsrail'in İran'dan gelebilecek hava saldırılarına karşı savunmaya yardımcı olmak amacıyla BAE'ye hava savunma sistemleri verdiğini doğrulamıştı.

Bölgede büyük değişim

Tüm bunlar, BAE'nin Nisan ayı sonunda 59 yıldır üyesi olduğu petrol üreticileri örgütü OPEC'ten ayrılacağını açıklamasıyla birleşince de Ortadoğu'nun köklü biçimde değiştiğine dair yorumlar arttı.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi araştırmacılarından Cinzia Bianco, Mayıs ortasında yayımladığı analizinde "Körfez'de onlarca yıldır süren düzen çözülüyor, yerine yenisi şekilleniyor" ifadelerini kullandı. İsrail'de görev yapan eski Güney Kore Büyükelçisi Ma Young-sam da The Korea Times gazetesine verdiği demeçte, "BAE'nin tetiklediği jeopolitik deprem geçici bir bölgesel çatışmadan fazlası. Yeni bir Ortadoğu düzeninin ortaya çıktığını gösteriyor" dedi.

Lübnan'da Almanya merkezli Friedrich Ebert Vakfı'nın Ortadoğu barış ve güvenlik projesini yöneten Marcus Schneider ise bölgede oluşan iki bloğu şöyle tanımlıyor:

"Bir tarafta BAE ve İsrail'den oluşan altıgen bir yapı, diğer tarafta ise Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve Mısır'dan oluşan elmas biçiminde bir yapı bulunuyor. Nüfuslarının çoğunluğu Sünni olan bu ülkelere zaman zaman 'Dörtlü' ya da 'Sünni elmas" da deniliyor."

Bu ülkeler BAE'nin aksine Washington'dan gelen baskıya rağmen olarak İbrahim Anlaşmaları olarak bilinen çerçevede İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye yanaşmıyor. Suudi Arabistan, bu tür bir ilişki için bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını ön koşul olarak belirlemişti.

Schneider'e göre, İsrail ve BAE şu anda Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmek için mevcut siyasi yapıları yıkmaya çalışırken "Dörtlü" ise daha geniş bir yaklaşım izliyor. Schneider, Suudi Arabistan'ın ekonomik hedeflerine ulaşmak için istikrara ihtiyaç duyduğuna işaret ederek bu grubun bakış açısını şu şekilde özetliyor: "Bu ülkelerde 'İsrail şu anda her şeyi, her yerde, her zaman askeri olarak mümkün görüyor. Ama İran'la yaşanan çatışmada ortak bir çıkarımız var çünkü bundan biz de zarar görüyoruz' anlayışı hakim"

Suudi Arabistan'ın İsrail'e yönelik artan kaygıları, eski Suudi istihbarat şefi Prens Türki el Faysal'ın Mayıs ayında Londra merkezli Asharq Al-Awsat gazetesinde yayımlanan yazısında da ortaya kondu. Yazı, Suudi yönetiminin görüşlerini yansıttığı şeklinde yorumlandı. El Faysal yazısında, "İsrail'in bizi İran'la savaşa sürükleme planı başarılı olsaydı bölge yıkım ve felakete sürüklenirdi" ifadelerini kullandı.

Yazıda şu ifadeler de hayli dikkat çekiciydi:

"Bu savaşta hiçbir çıkarımız olmadığı halde binlerce evladımızı kaybedebilirdik. İsrail de bölgeye kendi iradesini dayatmış ve çevremizde tek belirleyici güç haline gelmiş olurdu."

Netanyahu ise sık sık İsrail'in "Ortadoğu'nun çehresini değiştirdiğini" söylüyor. Bunu, ABD ile birlikte İran'a düzenlenen saldırının ardından Mart başında da yineledi. Bianco'ya göre BAE de Ortadoğu haritasını yeniden çizmek ve Abu Dabi merkezli yeni jeopolitik ve jeoekonomik etki ağları kurmak istiyor. Bianco, bu ortaklığın daha pragmatik nedenlerinin olduğunu düşünüyor:

"BAE açısından İsrail; kaynaklar, ağlar, savunma kapasitesi, teknoloji gücü ve dünya başkentlerindeki etkisiyle önemli avantajlar sunuyor."

Taraf seçmek mi?

Aslında BAE'nin son dönemdeki hamlelerinden ve İran savaşından önce de Körfez'de görüş ayrılıkları vardı. Bunun en belirgin örneklerinden biri Yemen konusunda Suudi Arabistan ile BAE arasındaki anlaşmazlıklardı.

Rice Üniversitesi Baker Kamu Politikaları Enstitüsü'nden Ortadoğu uzmanı Kristian Coates , DW'ye yaptığı değerlendirmede "Bölgedeki gelişmeler aslında bölgesel düzen konusunda farklı vizyonların bulunduğunu gösterdi" diyor.

Ulrichsen'e göre, Suudi Arabistan'da yeni askerî maceralara girme isteği yok. Buna karşılık Abu Dabi'nin risk almaya ve silahlı devlet dışı grupları desteklemeye daha açık olduğu düşünülüyor.

İran savaşı başladığında Körfez ülkeleri birlik görüntüsü vermek adına bu farklılıkları geri plana itmişti. Ancak şimdi bir taraf İsrail ile işbirliğini derinleştirirken diğer taraf İsrail'i büyüyen bir tehdit olarak görüyor. Schneider, "Suudilerle Emirlikler artık zıt yönlere gidiyor" diyor.

Ancak uzmanlara göre, BAE ya da Suudi Arabistan'ın kesin biçimde "taraf seçtiğini" söylemek doğru değil. Bu durum Soğuk Savaş dönemindeki gibi çözülemez ideolojik ayrılıklar anlamına gelmiyor. Son dönemdeki değişimlere rağmen Suudilerle Emirlikler başka alanlarda işbirliğini sürdürüyor.

Schneider bunu "jeopolitik çok eşlilik dönemi" olarak tanımlıyor ve "Bunlar katı ittifaklar değil" diye ekliyor.

Duisburg-Essen Üniversitesi'nden ekonomi profesörü İbrahim Öztürk de DW'ye değerlendirmesinde "Körfez'de gördüğümüz yakınlaşmalar hesaplanmış ve kalıcı büyük stratejiler olmadığını" vurguluyor.

Öztürk'e göre bu ülkeler, taraf seçmekten çok, son derece değişken bir ortamda ayakta kalmaya çalışıyor.

Bir taraf üstün gelebilir mi?

Öztürk, "Bölgeye sadece kısa vadeli askerî gerilim açısından bakarsak ABD destekli İsrail ekseni baskın görünüyor" diyor. Ancak Öztürk'e göre, bunlar yüzeysel ve geçici ittifaklar.

Zaman içinde mevcut koşullar bu yapıları zorlayabilir. Öztürk, Sünni Dörtlü için "Bu koalisyonun uzun süre ayakta kalması tarihsel, dinî, yapısal ve ekonomik nedenlerle mümkün değil" değerlendirmesini yapıyor. Bu ülkelerin yönetim biçimlerinin, iç kırılganlıklarının ve Çin ile ABD gibi küresel güçlere bağımlılıklarının birbirinden çok farklı olduğunu vurguluyor.

BAE-İsrail ittifakının da zayıf yönleri bulunuyor.

Chicago Council on Global Affairs araştırmacılarından Rachel Bronson, Mayıs ayında yayımladığı analizde bu ittifakın "finans, istihbarat ve teknoloji açısından güçlü" olduğunu ancak "iki küçük devletin daha büyük güçlerle karşı karşıya bulunduğunu" belirtiyor.

Bronson'a göre, Türkiye NATO üyesi ve büyük bir askeri güce sahip. Pakistan nükleer güç. Suudi Arabistan ise dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birini kontrol ediyor ve Mekke ile Medine'nin bulunduğu ülke olarak özel bir ağırlık taşıyor. BAE'nin 1 trilyon doları aşan devlet fonları önemli bir güç çarpanı olsa da Bronson'a göre "zenginlik stratejik derinlik anlamına gelmiyor."

Schneider de BAE içinde ittifakı zorlayabilecek iç çelişkiler olduğunu düşünüyor: "BAE aynı anda iki farklı şey olmak istiyor gibi görünüyor."

Yedi emirlikten oluşan BAE'nin en büyük iki emirliği olan Abu Dabi ile Dubai'yi örnek göstererek şöyle devam ediyor:

"Abu Dabi antik Yunan'daki Sparta gibi askerî ve savaşçı bir güç olmak istiyor. Dubai ise daha çok İsviçre gibi; uçakların indiği, influencer'ların yaşadığı ve İran'ın bankacılık işlemlerini yürüttüğü bir istikrar adası olmak istiyor. Ama aynı anda ikisi birden olmak pek mümkün değil."