Gazeteci, yazar ve TİP Milletvekili Ahmet Şık, Adana Yazarlar Evi’nde düzenlenen söyleşide “Ayna / Hêlî – Kürt Meselesi, Kimlik İnkârı, Devlet Zihniyeti ve Yurttaşlık Krizi” adlı kitabını anlattı. Kitabın yazılış sürecinden Türkiye’nin yakın tarihine, hakikat arayışından Kürt meselesine kadar pek çok konuda değerlendirmelerde bulunan Şık, çalışmasını aynı zamanda toplumsal belleğe karşı bir sorumluluğun ürünü olarak tanımladı.
“Cumartesi Anneleri’ne ve hakikat mücadelesine bir vefa borcumuz var”
Konuşmasına Türkiye’de uzun yıllardır faaliyet yürüten hakikat ve adalet mücadelelerine değinerek başlayan Ahmet Şık, faili meçhul olarak adlandırılan birçok olayın aslında “faili malum” olduğunu söyledi.
Yakınlarını zorla kaybeden ailelerin oluşturduğu platformların ve Cumartesi Anneleri’nin mücadelesinin yıllar boyunca büyüyerek sürdüğünü belirten Şık, şunları söyledi:
“1996’da Hasan Ocak’ın ailesinin öncülüğünde, gazeteci ve insan hakları savunucularının katkısıyla başlayan bu mücadelede yaklaşık 30 yıllık bir birliktelik oluştu. O gün küçücük çocuk olanlar bugün bu mücadelenin sorumluluğunu devralmış durumda. Bu süreçte birçok anne ve babayı kaybettik. Dolayısıyla onlara karşı bir vefa borcumuz olduğunu düşünüyorum.”
“Türkiye’nin en önemli sivil itaatsizlik eylemlerinden biri”
Cumartesi Anneleri’nin yıllardır ağır baskılara rağmen sürdürdüğü mücadelenin büyük önem taşıdığını ifade eden Şık, hakikat arayışının değerine dikkat çekti.
“Otuz yıl boyunca bütün baskılara rağmen kararlılıkla sürdürülen bu eylem, Türkiye’nin en önemli sivil itaatsizlik örneklerinden biridir. Failleri bulmaya yönelik hakikat arayışı son derece kıymetlidir. Kitapta buna da bir selam vermek istedim.”
“Hakikatin yerini derin bir hakikat kaybı aldı”
Gazetecilik mesleğinin kendisinde oluşturduğu bakış açısına değinen Şık, hakikatin er ya da geç ortaya çıkacağını ancak günümüzün en büyük sorunlarından birinin hakikatin sistematik biçimde görünmez kılınması olduğunu söyledi.
“Belki bu biraz meslek deformasyonudur ama hakikat sızacak bir delik mutlaka bulur. Buna rağmen bugün çok derin bir hakikat kaybıyla karşı karşıyayız. Son çeyrek yüzyılda Türkiye’de büyük siyasal savrulmalar yaşandı. Ancak bu süreçte değişmeyen tek başlıklardan biri hep Kürt meselesi oldu.”
“Ayna aslında sırlanmış bir camdır”
Kitabın neden “Ayna” adını taşıdığını da açıklayan Ahmet Şık, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Ayna aslında şeffaf bir camdır; arkasına sır çekildiğinde ayna olur. Kürt meselesi de buna benziyor. Kirli bir geçmişle sırlanmış, kırık bir ayna gibi önümüzde duruyor. Fakat kimse o aynaya bakmaya cesaret edemiyor. Devletin oluşturduğu ezberler nedeniyle toplum gerçekliği farklı biçimlerde görmeye yönlendirildi.”
“Yaklaşık 150 yıllık bir tarih anlatılıyor”
Kitabın yalnızca güncel gelişmeleri değil, yaklaşık bir buçuk asırlık tarihsel süreci ele aldığını belirten Şık, çalışmasının temel amacını şöyle özetledi:
“Kalın görünen ama aslında bilmeyenler için ayrıntılı bir tarih çalışması. Türkiye’nin demokrasi tarihiyle iç içe geçmiş yaklaşık 150 yıllık bir süreci anlatıyor. Son elli yıla damgasını vuran Kürt meselesini yalnızca PKK üzerinden açıklamaya çalışan devlet anlayışının doğru olmadığını göstermeye çalışıyorum. Bunun büyük ölçüde yanılsamalar ve resmi söylem üzerine kurulduğunu anlatan bir gazetecilik derlemesi hazırladım.”
“Bu konuda benden önce çok önemli isimler yazdı”
Çalışmasını hazırlarken kendisinden önce bu alanda emek veren gazeteci ve araştırmacılardan yararlandığını ifade eden Şık, bazı isimlerin bu uğurda yaşamını yitirdiğini de hatırlattı.
“Bu konuda benden önce çok önemli çalışmalar yapıldı. Hatta bunun için hayatını kaybeden insanlar oldu. Ben onların bıraktığı mirastan faydalandım. Gazetecilik deneyimim ve tanıklıklarım da bu kitabın ortaya çıkmasını sağladı.”
“PKK bir sonuçtur, nedenini tartışmalıyız”
Türkiye’de Kürt meselesinin çoğu zaman yalnızca güvenlik eksenli ele alındığını söyleyen Ahmet Şık, sorunun kökenine inilmesi gerektiğini belirtti.
“Benim temel itirazım şu: Türkiye’de herkesin Kürt meselesi hakkında bir fikri var ama çoğunluğun yeterli bilgisi yok. Çünkü devletin, düzen siyasetinin, yargının ve medyanın anlattıklarıyla sınırlı bir çerçeve oluştu. Oysa mesele çok daha derin.
Kabaca ifade etmek gerekirse, PKK bir sonuçtur. Gelin nedenin ne olduğunu tartışalım. Nedeni konuşabilirsek çözüm yollarını da bulabiliriz.”
“Ayrımcılıkla yüzleşmeye ihtiyacımız var”
Toplumun önemli bir bölümünün yıllarca tekrarlanan resmi söylemler nedeniyle önyargılar geliştirdiğini dile getiren Şık, bununla yüzleşmenin gerekli olduğunu söyledi.
“Bize elli yıl boyunca mesele yalnızca ‘terör’ ve ‘bölücülük’ üzerinden anlatıldı. Doğal olarak bu yaklaşım toplumun geniş kesimlerine işlendi. Hepimizin az ya da çok içselleştirdiği ayrımcı kalıplarla yüzleşmeye ihtiyacı var.”
“Kalıcı barış için doğru bilgiye ihtiyaç var”
Şık, son yıllarda çatışmaların azalmasının önemli bir fırsat yarattığını belirterek, bu dönemin kalıcı bir siyasal çözüm için değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
“Kimsenin onurunu zedelemeyecek, kalıcı barışı sağlayacak bir siyasal çözümün nasıl inşa edileceğini konuşabilmek için toplumun doğru bilgiye sahip olması gerekiyor. Ancak ne yazık ki Kürt meselesi tartışılırken hâlâ eski ezberler devreye giriyor ve konu çoğunlukla devletin çizdiği terör parantezinin dışına çıkarılamıyor.”
Ahmet Şık: “Kürt meselesini terör parantezinden çıkarıp eşit yurttaşlık ve demokrasi meselesi olarak tartışmalıyız”
Konuşmasının devamında gazetecilik deneyimlerine ve Türkiye’de hafızanın zayıflığına dikkat çeken Ahmet Şık, Cumhuriyet Gazetesi’nin eski Güney İlleri Temsilcisi Celal Başlangıç’ı örnek göstererek şunları söyledi:
“Celal Başlangıç’a en çok ‘Kürt müsün?’ diye sorulurdu. Oysa Celal Abi Beykozluydu. Ben o yıllarda lise öğrencisiydim ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Güney İlleri Temsilciliği’nin yaptığı haberlerle büyüdük. Daha sonra onunla birlikte gazetecilik yapma onurunu yaşadım. Çetin Abi ve Şenal Abi ile de aynı dönemde çalıştık. İstanbul Beykoz’dan gelen bir gazetecinin Adana’da görev yapıp 1990’ların karanlığına ilişkin bütün o zor ve tehlikeli haberleri büyük riskler alarak yazdığı günlerden geçtik.”
“30 yıl öncesini bile hatırlamıyoruz”
Türkiye’de yakın geçmişe ilişkin hafızanın bile yeterince canlı olmadığını belirten Şık, bunun Kürt meselesinin anlaşılmasını güçleştirdiğini ifade etti.
“Bugün oturup 30-35 yıl öncesinden söz ediyoruz ama o döneme ilişkin bile güçlü bir toplumsal hafıza yok. Biz ise 150 yıllık bir meseleyi anlatmaya çalışıyoruz. Bilgi eksikliği ve bilginin kıymeti tam da burada ortaya çıkıyor.”
“Bu mesele eşit yurttaşlık ve demokrasi krizidir”
Kürt meselesinin yalnızca güvenlik eksenli değerlendirilmesine karşı çıkan Şık, konunun doğru zeminde tartışılması gerektiğini söyledi.
“Benim belki naif ama etkisi büyük olacağına inandığım beklentim şu: Kürt meselesini terör parantezinden çıkarıp adıyla koyalım. Bu mesele aynı zamanda bir eşit yurttaşlık ve demokrasi krizidir. Ancak o zaman doğru bir tartışma zemini oluşturabiliriz.”
“Bilgiyle hareket etmek ve haklı olanın yanında durmak önemli”
Siyasetin yıllardır Kürt meselesini toplumu ayrıştırmak için kullandığını savunan Şık, iktidarların barış ve çatışma süreçlerini kendi siyasal ihtiyaçlarına göre değerlendirdiğini öne sürdü.
“Türkiye’de bu konu, toplumun ayrıştırılmasında çok işlevsel bir araç olarak kullanılıyor. Barış dönemlerinde de savaş dönemlerinde de aynı pratikleri görebiliyoruz. İşlerine geldiğinde barışı öne çıkarıyorlar, çıkarları çatıştığında ise toplumun içine yerleşmiş Kürt karşıtlığını yeniden harekete geçirebiliyorlar. Bu nedenle bilgiyle hareket etmeyi ve konunun adını doğru koyarak mücadele edenlerin yanında durmayı çok kıymetli buluyorum.”
“Toplumsal kutuplaşma rasyonel tartışmayı engelliyor”
Meclis’te görev aldığı komisyon nedeniyle ağır eleştirilere maruz kaldığını anlatan Ahmet Şık, Türkiye’deki siyasal kutuplaşmanın sağlıklı değerlendirme yapmayı zorlaştırdığını dile getirdi.
“Komisyonda görev almam nedeniyle hakarete varan eleştirilerle karşılaştım. İktidarın geçmiş uygulamaları elbette güven duygusunu zedeledi. Ancak Erdoğan ve AKP karşıtlığı öylesine yüksek bir öfke üretmiş durumda ki, olumlu sonuç doğurabilecek girişimlerde bile tepkiler çoğu zaman rasyonel zeminde şekillenmiyor. Ben tam da bu toplumsal yarılmaya itiraz ediyor ve meseleyi doğru yerden tartışmamız gerektiğini düşünüyorum.”
“Çocuklarımıza karşı yurttaşlık borcumuz var”
Şık, yürütülen süreçten bağımsız olarak demokratikleşme yönünde baskı oluşturmanın herkesin ortak sorumluluğu olduğunu söyledi.
“Karşımızda ülkeyi demokratikleştirmeyi ve Kürt meselesine kalıcı çözüm üretmeyi amaçlayan bir proje olmadığının hepimiz farkındayız. Ancak komisyonda görev almakta, Kürt hareketiyle dayanışma göstermekte ve iktidarı belirlediği sınırların dışına taşmaya zorlayacak bir toplumsal basınç oluşturmakta ısrar etmek, çocuklarımıza karşı yerine getirmemiz gereken bir yurttaşlık borcudur.”
“Ben bu ülkede ölmek istiyorum”
Kendisinin yurt dışına gitmek zorunda kaldığı dönemler olduğunu anlatan Şık, Türkiye’ye bağlılığını şu sözlerle ifade etti:
“Ben birkaç kez mecburen yurt dışına gitmek zorunda kaldım ama koşa koşa geri döndüm. Ülkeme sevgimi hep şöyle anlatıyorum: Ben burada ölmek istiyorum. Kaçmak gibi bir düşüncem hiç olmadı. Kızım ise bana, ‘Aramızdaki kuşak farkı bu. Ben de bu ülkede yaşamak istiyorum ama burada yaşayabileceğim bir gelecek görmek istiyorum’ diyor. Aslında aynı sevgiyi paylaşıyoruz.”
“Demokratikleşmenin yolu Kürt meselesinin çözümünden geçiyor”
Türkiye’de birçok sorunun Kürt meselesinin gölgesinde kaldığını ifade eden Ahmet Şık, kalıcı demokratikleşmenin bu sorunun çözümüyle mümkün olacağını savundu.
“Çocuklarımızın ortak bir geleceği hayal edebileceği bir ülkede yaşamasını istiyoruz. Türkiye demokratikleşecekse elbette bu iktidardan kurtularak da gerçekleşecek ama Kürt meselesi çözülmeden tam anlamıyla mümkün olmayacak. Bu mesele Türkiye’nin üzerine örtülmüş simsiyah bir örtü gibi. Başka sorunları konuşmaya bile fırsat bulamıyoruz çünkü sürekli insanların hayatını kaybettiği çok temel bir meseleyi tartışıyoruz.”
“Geçmişteki çözüm girişimleri farklı hesaplarla yürütüldü”
Şık, 1993’ten itibaren çeşitli çözüm arayışlarının gündeme geldiğini ancak bunların çoğunun siyasal dengeler çerçevesinde şekillendiğini belirtti.
“Turgut Özal döneminden itibaren siyaset yoluyla çözüm arayışları oldu. Bunun önemli nedenlerinden biri, askeri vesayetin çatışma ortamından güç devşirmesiydi. Özal, çatışma sona ererse askeri vesayetin de gerileyeceğini düşünüyordu. Daha sonra Erdoğan dönemine kadar uzanan çözüm girişimlerinin önemli bir kısmı da benzer siyasal hesaplarla yürütüldü.”
“Sorunlarımız ortaksa çözümümüz de ortak olmalı”
Konuşmasının sonunda Kürt meselesi ile muhalefete yönelik baskılar arasında bağlantı bulunduğunu savunan Şık, ortak demokratik mücadele çağrısı yaptı.
“Kürt meselesi, CHP’ye yönelik operasyonlar ya da sosyalist çevrelere dönük baskılar birbirinden bağımsız değil. Saray rejiminin yanında yer almayan herkese yönelik uygulamalar arasında bir korelasyon var. Bu ortaklığı görüp hepimizin yaşadığı sorunların ortaklaştığı noktada çözümleri de ortaklaştırabilirsek, bu ülkeye gerçek anlamda demokrasiyi getirmek mümkün olacaktır.”