“Yerlisiyle göçmeniyle emekçilerin ortak mücadelesini anlatmaya çalıştım”
Gazeteci ve yazar Ercüment Akdeniz, Adana Yazarlar Evi'nde düzenlenen söyleşide, Silivri Cezaevi'nde kaleme aldığı “Kanatlarını Göçte Bırakanlar – Kardeşim Boro” adlı kitabını okurlarla buluşturdu.
Yıllardır göç üzerine çalıştığını belirten Akdeniz, bugüne kadar daha çok Türkiye'ye dışarıdan gelen göçmenlerin hikâyelerini yazdığını ifade ederek, emek eksenli bir bakışın önemine dikkat çekti.
“Yerli ve göçmen işçiler aynı tezgâhta çalışıyor, aynı sömürüyü yaşıyor. Buna rağmen yukarıdan dayatılan milliyetçilik, şovenizm ve yabancı düşmanlığı politikaları işçi sınıfını da zehirliyor. Oysa bu düzenin değişmesi, sınırları aşan ortak bir emek mücadelesiyle mümkün olabilir. Ben hep bunu anlatmaya çalıştım.”
“29 yıldır zihnimde taşıdığım kitap buydu”
Akdeniz, “Kardeşim Boro”nun uzun yıllardır yazmayı düşündüğü ancak duygusal ağırlığı nedeniyle cesaret edemediği bir çalışma olduğunu söyledi.
“Yaklaşık 27 yıldır kafamda taşıdığım kitap buydu. Çünkü bu, kendi kardeşimin hikâyesi. Çok küçük yaşta gözaltına alındı, ağır işkenceler gördü, cezaevlerinde kaldı ve ardından siyasi mülteci olarak sürgün yaşamı yaşadı. Böyle kişisel bir hikâyeyi yazmak kolay değildi. Defalarca yazdım, yırttım, yeniden başladım.”
Kitabı tamamlamasının Silivri Cezaevi'nde mümkün olduğunu anlatan Akdeniz, sekiz aylık çalışma sonunda metni yedi kez gözden geçirerek dışarıya ulaştırabildiğini belirtti.
“Bu tam anlamıyla bir Silivri kitabıdır.”
“Silivri’de iki farklı koğuştan iki kitap çıktı”
Konuşmasında gazeteci Furkan Karabay'a da değinen Akdeniz, Silivri Cezaevi'nde farklı koğuşlarda yazılan iki kitabın aynı dönemde yayımlanmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.
Karabay'ın cezaevinde kaleme aldığı öykülerden büyük etkilendiğini ifade eden Akdeniz, onun kitabını da okurlara önererek şunları söyledi:
“Ben siyasilerin kaldığı koğuşta, Furkan ise adli koğuşta yazıyordu. İki ayrı koğuştan, iki ayrı Silivri kitabı çıktı. Onun kitabı Türkiye'nin cezaevi sosyolojisini, yoksulluğu ve toplumsal çözülmeyi çok güçlü biçimde anlatıyor. Ben okurların bu iki kitabı birlikte okumalarını isterim.”
Dört kuşağın göç hikâyesi
“Kardeşim Boro”nun yalnızca bir aile hikâyesi olmadığını belirten Akdeniz, kitabın dört kuşağı kapsayan geniş bir göç anlatısı sunduğunu ifade etti.
İlk göç rotasının 1966 Varto Depremi sonrasında Malatya ve İskenderun'a uzandığını söyleyen Akdeniz, İskenderun Demir Çelik ve sanayi bölgelerinin yarattığı işçi göçünü anlattığını belirtti.
İkinci rota ise babasının dokuz yıl çalıştığı Suudi Arabistan üzerinden şekilleniyor.
“Babam Suudi Arabistan'da çalışan binlerce Türkiye kökenli işçiden biriydi. Dolayısıyla biz de aslında bir göçmen işçi ailesiydik. O yüzden gurbetçi emekçilerin hikâyelerini de kitaba taşıdım.”
Üçüncü göç hattının ise İskenderun'dan İstanbul'a, oradan da Bükreş ve Bremen'e uzanan siyasi sürgün yolculuğu olduğunu belirten Akdeniz, kardeşinin mültecilik sürecini bu eksende ele aldığını söyledi.
“Aslında kim göçmen değil ki?”
Kitabın temel sorularından birinin “Kim göçmen değil ki?” olduğunu dile getiren Akdeniz, Anadolu'nun son 60 yılının büyük ölçüde iç göçlerle şekillendiğini vurguladı.
“Yurt dışından gelen göçmenlerin ucuz ve güvencesiz emek olarak sömürülmesi kadar, Anadolu'da yaşanan iç göçler de aynı sermaye birikimi mekanizmasının parçasıdır. Ailelerimizin geçmişine baktığımızda çoğumuz bodrumlarda, gecekondularda, en ağır işlerde çalışarak bugünlere geldik.”
Bu nedenle dış göç ile iç göç hikâyelerinin birlikte okunması gerektiğini belirten Akdeniz, bunun toplumsal empatiyi güçlendireceğini ifade etti.
“Bu aynı zamanda bir vefa kitabı”
Konuşmasının sonunda “Kardeşim Boro”nun yalnızca göçü anlatan bir eser olmadığını söyleyen Akdeniz, kitabın aynı zamanda kişisel bir vefa borcunun ürünü olduğunu belirtti.
“Bu kitap duygusal yönü güçlü bir çalışma. Aynı zamanda kardeşimin kızına armağan ettiğim bir vefa kitabı. Kanatlarını göçte bırakanların, sürgünlerin ve ayrılıklar yaşayan insanların hikâyesini anlatıyor. Umarım okurlar da bu yolculukta kendilerinden bir parça bulurlar.”
“Babamın gurbetçi işçiliği beni göç meselesine yöneltti”
Konuşmasının devamında kişisel yaşamından iki önemli anıyı paylaşan Ercüment Akdeniz, göç üzerine yoğunlaşmasının yalnızca siyasi düşüncelerinden kaynaklanmadığını, çocukluk deneyimlerinin de bunda belirleyici olduğunu söyledi.
2012 yılından itibaren Suriye’den gelen göç ve diğer göç hareketleri üzerine yoğun biçimde çalıştığını hatırlatan Akdeniz, kendisine sık sık “Neden göç meselesiyle bu kadar ilgileniyorsun?” sorusunun yöneltildiğini belirtti.
“Ben de zamanla bunu kendime sormaya başladım. Elbette sosyalist dünya görüşüm, emekçilerin ve ezilenlerin din, dil, milliyet ayrımı gözetmeden birleşmesi gerektiğine olan inancım bunun temel nedenlerinden biri. Ama sonra fark ettim ki babamın dokuz yıl boyunca Suudi Arabistan’da gurbetçi işçi olarak çalışması ve bizim ailece yaşadığımız ayrılık deneyimi bilinçaltımda derin izler bırakmış. Sanırım bu yüzden göçmenleri daha iyi anlamaya ve onların hikâyelerini anlatmaya yöneldim.”
“Kardeşimin sürgün hikâyesiyle yüzleşirken bunu daha iyi anladım”
“Kardeşim Boro”yu yazmaya başladıktan sonra kardeşinin siyasi mültecilik deneyiminin kendisini düşündüğünden çok daha fazla etkilediğini ifade eden Akdeniz, Türkiye toplumunun sürgün ve göç olgusunu farklı dönemlerde defalarca yaşadığını söyledi.
“12 Eylül sonrasında pek çok insan sürgüne gitmek zorunda kaldı. Aleviler, Kürtler, Ermeniler ve farklı toplumsal kesimler tarih boyunca benzer acıları yaşadı. Bunlar dışımızdaki insanların hikâyeleri değil; bizim ailelerimizin, yakınlarımızın, toplumumuzun hikâyeleri. En çok canımızı acıtan yerler, aslında bizi bu meselelerle yüzleşmeye zorlayan yerler oluyor.”
“Bu kitap benim için aynı zamanda bir yüzleşme kitabı”
Akdeniz, kitabın sadece bir göç anlatısı değil, aynı zamanda kişisel bir yüzleşme sürecini de içerdiğini vurguladı.
İstanbul’da çocukluğunu geçirdiği yoksul mahalleyi örnek gösteren Akdeniz, apartmanların sürekli su baskınlarına uğrayan bodrum katlarında her zaman en yoksulların yaşadığını anlattı.
“Önce oralarda biz vardık. Ardından Anadolu’dan gelen inşaat işçileri, Karadeniz’in yoksulları yaşadı. 1990’larda Kürt köyleri boşaltılınca bu kez onlar geldi. İnsanlar zamanla ekonomik durumlarını düzelttikçe üst katlara taşındı ya da kendi evlerini aldı. Bugün ise aynı bodrum katlarda Suriyeli aileler yaşıyor. Kendimizle onların hikâyesi arasında bağ kurabilirsek, göçe çok daha farklı bir yerden bakabiliriz.”
“Ezilenler de birbirlerine karşı ayrımcılık yapabiliyor”
Kitabın sosyolojik açıdan en dikkat çekici bölümlerinden birinin İskenderun’da yaşayan “Merikliler” topluluğu olduğunu belirten Akdeniz, bu topluluğun Adana’daki Roman gruplarıyla akrabalık bağları bulunduğunu söyledi.
Çocukluğunu Meriklilerle iç içe geçirdiğini anlatan Akdeniz, kendi ailesinin ve çevresinin de zaman zaman önyargıları yeniden ürettiğini yazım sürecinde fark ettiğini dile getirdi.
“12 Eylül sonrasında Alevi mahallelerinden geldiğimiz için okulda büyük ayrımcılıklar yaşadık. Hakkımızda çeşitli önyargılar üretildi. Ama kitabı yazarken fark ettim ki biz de benzer önyargıları Meriklilere karşı taşımışız. ‘Çalışmazlar, pistirler’ gibi söylemler aslında büyüklerden bize geçmişti. Oysa onlar, sırtlarında bohçalarıyla Anadolu’nun köylerini dolaşan, alın teriyle yaşamını sürdüren emekçi insanlardı.”
Akdeniz, toplumsal önyargıların yalnızca egemenler tarafından değil, kimi zaman ezilen toplumsal kesimlerin birbirine karşı da yeniden üretilebildiğini belirterek, bunun üzerinde akademik çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etti.
“Merikliler meselesi, ezilenlerin birbirlerine karşı geliştirdiği ayrımcılık biçimlerini anlamak açısından önemli bir örnek. Keşke bu konu üzerine yüksek lisans tezleri hazırlansa. Biz çocukluğumuzda onlara ‘Aşıklar’ diyorduk.”