Antik Akdeniz dünyasında, özellikle de İncil’de köleliği araştıran biri olarak, sık sık şu tür yorumlarla karşılaşıyorum: “O zamanlar kölelik tamamen farklıydı, değil mi?”, “O kadar da kötü olamazdı” ya da “Köleler özgürlüklerini satın alamaz mıydı?”
- yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa’da yaşayan birçok insan, transatlantik köle ticareti hakkında daha fazla bilgiye sahiptir ve bu ticaretten derinden etkilenmiş toplumlarda yaşamaktadır. İnsanlar, kitlesel hapis cezalarından konut ayrımcılığına, oy verme davranışlarından toplumsal eşitsizliklere kadar modern köleliğin etkilerini farklı alanlarda gözlemleyebilmektedir.
Buna karşılık, antik çağlardaki köleliğin etkileri bugün aynı ölçüde somut değildir. Bu nedenle birçok kişi, antik köleliğin nasıl bir deneyim olduğuna dair yalnızca belirsiz bir fikre sahiptir. Kimi insanlar İncil’deki anlatılardan, örneğin Yusuf’un kardeşleri tarafından köle olarak satılmasından söz ederken; kimileri “Spartacus” gibi filmleri ya da Mısır piramitlerinin köleler tarafından inşa edildiği yönündeki yaygın efsaneleri hatırlamaktadır.
Bu tarihsel mesafe ve antik köleliğin modern ırkçılığa dayanmaması, bazı kişilerde bu sistemlerin daha az sert ya da daha az şiddet içeren yapılar olduğu izlenimini yaratmaktadır. Nitekim bu algı, Hristiyan ilahiyatçı ve analitik filozof William Lane Craig gibi kamuoyunda tanınan bazı isimlerin, eski köleliğin köleleştirilen insanlar için kimi açılardan faydalı olabileceğini savunmasına da zemin hazırlamaktadır.
Kapitalizm ve ırkçı sözde bilim gibi modern faktörler, transatlantik köle ticaretini benzersiz derecede acı verici ve kalıcı sonuçlar doğuran bir sistem haline getirmiştir. Örneğin köle emeği, ekonomistlerin “serbest piyasa” ve küresel ticaret üzerine geliştirdikleri teorileri doğrudan etkilemiştir.
Ancak köleliği anlamak — ister geçmişteki ister günümüzdeki biçimleriyle — yalnızca modern örneklere bakılarak mümkün değildir. Gönülsüz emeğin uzun tarihsel gelişimini kavramak gerekir. Antik kölelik ve erken Hristiyanlık tarihi üzerine çalışan bir akademisyen olarak, bu alandaki tartışmaları zorlaştıran üç temel efsaneyle sıklıkla karşılaşıyorum.
1. Efsane: “İncil’e Göre Köleliğin Tek Bir Türü Vardır”
İncil metinleri, Akdeniz ve Mezopotamya’nın farklı bölgelerinde, farklı dönemlerde ve farklı toplumsal koşullarda yaşamış yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Bu nedenle “İncil toplumlarında kölelik” hakkında tek tip bir genelleme yapmak mümkün değildir.
Hristiyanların “Eski Ahit” olarak adlandırdığı İbranice İncil, esas olarak eski Yakın Doğu bağlamında ortaya çıkarken; Yeni Ahit, erken Roma İmparatorluğu döneminin ürünüdür.
Örneğin Mısır, Suriye ve İran gibi bölgelerde görülen bazı köleleştirme biçimleri, her zaman insanların mal olarak kabul edildiği bir “mal mülk köleliği” değildi. Bazı durumlarda insanlar borçlarını ödemek amacıyla geçici olarak köleleştiriliyordu.
Ancak bu durum, tüm antik toplumlar için geçerli değildir. Özellikle geç Roma Cumhuriyeti ve erken Roma İmparatorluğu döneminde, milyonlarca insan insan ticareti yoluyla köleleştirilmiş; ev içi hizmetlerde, kentlerde ve tarım alanlarında zorla çalıştırılmıştır.
Bu çeşitlilik nedeniyle tek bir “İncilsel kölelik”ten söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde kölelik konusunda tek bir “İncil bakış açısı” da yoktur. Bununla birlikte, İncil metinlerinde kölelik kurumunun ya da mal mülk köleliğinin açık bir biçimde kınandığına dair net bir ifade bulunmamaktadır.
Hristiyan düşüncesinde köleliğe yönelik daha güçlü eleştiriler, ancak MS 4. yüzyılda, Kapadokya’da yaşamış teolog Nyssalı Gregory gibi isimlerle birlikte belirginleşmeye başlamıştır.
2. Efsane: Antik Kölelik O Kadar da Acımasız Değildi
Bu efsane, çoğunlukla Yakın Doğu’daki borç köleliği gibi sınırlı ve geçici uygulamaların, Yunan ve Roma dünyasındaki yaygın “mal mülk köleliği” ile karıştırılmasından kaynaklanmaktadır.
Antik Akdeniz dünyasında köleleştirilmiş insanların maruz kaldığı şiddet oldukça çeşitlidir ve ağırdır: damgalama, kırbaçlama, bedensel sakat bırakma, cinsel saldırı, yargı süreçlerinde işkence, hapis ve çarmıha germe bunlardan yalnızca bazılarıdır. Örneğin İtalya’daki antik Puteoli kentinden bir yazıt, köle sahiplerinin köleleştirilmiş kişileri kırbaçlatmak ya da çarmıha gerdirmek için ne kadar ödeme yaptıklarını göstermektedir.
Hristiyan köle sahipleri de bu uygulamalardan muaf değildir. İtalya ve Kuzey Afrika’da bulunan arkeolojik buluntular arasında, kölelerin kaçmaları halinde geri getirilmeleri için ödül vaat eden tasmalar yer almaktadır. Bu tasmalardan bazılarında Hristiyan sembolleri de bulunmaktadır. Hatta bir örnekte, kölenin “Başdiyakoz Felix’e” iade edilmesi gerektiği açıkça yazılıdır.
Her ne kadar modern ahlaki ölçütleri antik dünyaya doğrudan uygulamak zor olsa da, köleliğin yaygın olduğu bir çağda bile bu düzenin herkes tarafından kabul edilmediği açıktır. Yunanistan ve İtalya’da çok sayıda köle isyanı kaydedilmiştir. Bunların en bilineni ise gladyatör Spartacus önderliğinde gerçekleşen isyandır.
3. Efsane: Antik Kölelik Ayrımcı Değildi
Antik Akdeniz dünyasında kölelik, transatlantik köle ticaretinde olduğu gibi doğrudan ırk veya ten rengine dayanmıyordu. Ancak bu durum, sistemin ayrımcı olmadığı anlamına gelmez.
Aksine, köleleştirme pratiği büyük ölçüde “öteki” olarak görülen topluluklara yönelmiştir. Atinalılar Atinalı olmayanları, Spartalılar Spartalı olmayanları, Romalılar ise Romalı olmayanları köleleştirmiştir. Bu kişiler çoğu zaman savaş esiri olarak ele geçirilmiş, zorla başka bölgelere götürülmüş ya da kendi topraklarında kalmaya zorlanarak fatihler için çalıştırılmıştır.
Roma hukukunda kölelerin “natio”su, yani kökeni, açık artırmalar sırasında belirtilmek zorundaydı. Bu durum, köleleştirilen insanların kimliklerinin ve kökenlerinin sistematik biçimde ayrımcılığa tabi tutulduğunu göstermektedir.
Ayrıca antik köle sahipleri, farklı halklara ilişkin kalıplaşmış yargılar üzerinden seçim yapmaktaydı. Tarım üzerine yazılar yazan Marcus Terentius Varro, bir köle sahibinin aynı dili konuşan çok sayıda köleye sahip olmaması gerektiğini, çünkü bu durumun örgütlenme ve isyan riskini artıracağını savunmuştur.
Bu örnekler, antik köleliğin de belirli insan gruplarını “ötekileştirme” ve onları farklı, aşağı ve denetlenmesi gereken varlıklar olarak görme üzerine kurulu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç
Günümüzde yaygın olan kölelik algısı, büyük ölçüde modern ırkçılık ve kapitalizmin etkisiyle şekillenmiştir. Ancak bu durum, antik kölelik biçimlerinin daha hafif ya da daha az gerçek olduğu anlamına gelmez.
Tarih boyunca var olmuş tüm kölelik biçimleri, kendi bağlamları içinde son derece gerçek, yaygın ve çoğu zaman son derece acımasız sistemlerdir. Bu sistemleri ve arkasındaki dinamikleri anlamak, özellikle günümüzde bazı siyasal söylemlerde köleliğin “faydalı” olduğuna dair iddiaların yeniden gündeme geldiği bir dönemde, hem geçmişle yüzleşmek hem de gelecekte benzer yapılarla mücadele edebilmek açısından büyük önem taşımaktadır.
Chance Bonar
Postdoctoral Fellow, Center for the Humanities, Tufts University