Dünya

Mutlak Kararlılık Operasyonu: Dünya Düzeninin Çöküşünün İlanı

Francesco Grillo: "ABD'nin Grönland'a göz diktiği bir dönemde, Avrupa küresel bir sorunu fırsata dönüştürmelidir."

Abone Ol

ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu yakalamaya yönelik “mutlak kararlılık” operasyonu, uluslararası hukukun ve mevcut dünya düzeninin fiilen çöktüğünü gösterdi. Sessizlikle karşılanan bu süreç, güç siyasetinin yükselişine ve küresel istikrarsızlık riskine işaret ediyor.

ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu yakalamak için gerçekleştirdiği "mutlak kararlılık" operasyonu sonrasında, sözde dünya düzeni ve uluslararası hukukun üstünlüğü fiilen çökmüştür.

Doğrudur, her ikisi de uzun süredir ağır şekilde hasta ve Venezuela bunun açık bir göstergesidir. Maduro, Donald Trump'ın başkan olmasından yıllar önce, 2013'te yabancı liderler tarafından iktidarı yasa dışı bir şekilde ele geçirmekle suçlanmıştı. Ancak bu suçlamalara rağmen hiçbir somut adım atılmadı.

Fakat “mutlak kararlılık” operasyonu, artık geri dönülmesi zor bir kırmızı çizginin geçilmesi anlamına geliyor.

1989'da ABD Panama'yı işgal ettiğinde bile, artık zayıflamış olsa da bir dünya düzenini koruma iddiası vardı. “Haklı Sebep” olarak adlandırılan bu işgal, Panama’dan gelen savaş ilanıyla öngörülebilir hale gelmişti. En azından ABD Kongresi bilgilendirilmiş, bazı ülkeler de arabuluculuk girişiminde bulunmuştu.

Daha da önemlisi, ABD’nin Panama’ya müdahalesi çok daha güçlü uluslararası tepkilerle karşılanmıştı. Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega yakalanmadan önce bile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Amerikan Devletleri Örgütü (ABD'nin de üyesi olduğu) işgali yasadışı ilan etmişti. Avrupa Parlamentosu da kısa sürede aynı yönde karar almıştı.

Venezuela örneğinde ise bugün derin bir sessizlik hâkim. Buna kimsenin karşı çıkmadığını gören ABD hükümeti, hemen ardından Grönland'ı ele geçirmekten söz etmeye başladı ve bunu güç kullanmadan yapabileceğini dahi ima etti. Dünya düzeni öldü çünkü artık onu savunmaya istekli kimse kalmadı. Ancak çökmüş dünya düzeninin alternatifi “hiçbir düzenin olmaması” da olamaz. Dünya, orman kanunlarıyla yönetilemez; tek bir imparatorluk tarafından yönetilemeyecek kadar karmaşık ve büyüktür.

Bu gerçek, 2025 yılı sonunda yayımlanan ve tartışmalara neden olan ABD güvenlik stratejisinde de kabul edilmişti. Stratejide, ABD elitlerinin “Amerika’nın sonsuza dek küresel yükleri üstlenme isteğini yanlış hesapladıkları” ve “ABD’nin devasa bir askeri, diplomatik, istihbarat ve dış yardım kompleksini finanse etme kapasitesini abarttıkları” ifade ediliyordu.

Donald Trump'ın özel kalem müdür yardımcısı Stephen Miller, ABD’nin değişen vizyonunu şu sözlerle özetliyor: “Uluslararası nezaket kuralları ve diğer her şey hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz. Ama gerçek dünya, güçle ve iktidarla yönetilen bir dünyadır.” Ancak böyle bir dünyada yönetim anlayışı, açık biçimde karşılıklı yıkıma sürükler. Bu sistemde tüm ülkeler askeri olarak kendilerini korumaya yönelir; nükleer silahlanma ise dokunulmazlık sağlamanın görünür tek yolu haline gelir.

Krizi fırsata dönüştürmek

Peki Avrupa bu tablo karşısında ne yapmalı? Ve mevcut dünya düzeni bağlamında, burada Avrupa derken muhtemelen AB’den ziyade “kıtayı” kastediyorum.

Bu süreç, İngiltere, Norveç ve muhtemelen Kanada ile İsviçre'nin de dahil olduğu geniş bir işbirliğini gerektirmektedir. Gerekirse Macaristan gibi, acil ve savunma temelli bir Avrupa entegrasyonuna ihtiyatla yaklaşan ülkeler olmadan ilerlemek de mümkün olmalıdır. Teorik olarak, dünya düzeninin kalmadığı bir dünya, Avrupa için diğer büyük ekonomilere kıyasla çok daha ciddi bir sorun teşkil eder. Dünya Bankası verilerine göre diğer ülkelerle yapılan ticaret, Avrupa’daki en büyük beş ekonominin GSYİH’sının yüzde 60’ından fazlasını oluştururken, bu oran Çin, ABD ve Rusya için yüzde 40’ın altındadır.

Buna karşın Avrupa, yeni bir küresel çerçeve oluşturmak için arabuluculuk role en uygun bölgedir. Diğer küresel aktörlere göre daha az düşmanı ve daha fazla dostu vardır. Pasaportları vizesiz seyahat imkânı sunan 20 ülkenin 16’sının Avrupa ülkesi olması da bunun göstergesidir.

Avrupa aynı zamanda küresel buluşma noktası olma konusunda güçlü bir geleneğe sahiptir; uluslararası kuruluşlara en çok ev sahipliği yapan ilk beş şehir de Avrupa’dadır.

Evet, Avrupa en büyük sorununu en büyük fırsatına çevirebilir. Hatta bu kaostan çıkışın tek yolu, cesur ve iddialı olmaktır. Avrupa kendisini, zor fakat vazgeçilmez yeni bir dünya düzeninin güvenilir arabulucusu olarak konumlandırmalıdır.

Miller, haklı olarak bunun güç, kararlılık ve irade gerektirdiğini söylüyor. Ancak burada kastedilen, bir zamanlar ABD’den esinlenerek hazırlanan “evrensel bildirge”de yer alan hakları çifte standart uygulamadan savunacak bir güçtür.

Bu, söz konusu değerleri pekiştirecek yeni kurumları oluşturabilecek fikirlerin gücüyle ilgilidir. Ama aynı zamanda, birileri uygarlıkların anlamına dair farklı bir vizyon dayatmak isterse, özgürlüğü savunacak askeri caydırıcılık kapasitesine sahip olmakla da ilgilidir.

Avrupa güçlü olmak için gerekli cesareti bulabilecek mi? Muhtemelen bunun için bir tetikleyiciye ihtiyaç var. Grönland bu tetikleyici olabilir.

Eğer Avrupalılar, şimdiye kadar yaptıkları gibi yalnızca ABD çıkarlarına hizmet eden ve Miller'ın dünya görüşünü güçlendiren aşağılayıcı bir uzlaşmayla yetinirlerse, Grönland meselesi zaten giderek istikrarsızlaşan ittifakın sonu olabilir. Ancak aynı zamanda, dünyayı yönetmek için yeni bir vizyon tasarlama fırsatı da sunabilir.

Francesco Grillo

Academic Fellow, Department of Social and Political Sciences, Bocconi University