Dünya

Panama’dan Venezuela’ya: ABD müdahalelerini iç politikaya nasıl dönüştürüyor?

Nicolás Maduro’nun kaçırılması, bir “istisna” değil; ABD’nin bölgedeki yüzyıllık müdahale pratiğinin devamı.

Abone Ol

ABD’nin Latin Amerika’daki müdahaleleri yeni bir sayfa açmıyor; eski bir geleneği güncelliyor. Panama’da Noriega, bugün Venezuela’da Maduro… Egemenlik tartışmasını “suçla mücadele” zeminine taşıyan Washington, dış politikayı iç güvenlik söylemiyle yeniden kurguluyor.

Müdahaleler, darbelere destek, gizli operasyonlar ve egemenliğin seçici biçimde gayrimeşrulaştırılması, Amerika Birleşik Devletleri’nin Latin Amerika’daki dış politikasının her dönem belirleyici unsurları olmuştur. Nicolás Maduro’nun kaçırılması da bu tarihsel kalıba uymaktadır; ancak hem zamanlama hem de mekân bakımından önemli bir dönüm noktasına işaret eder.

Zaman açısından, olay bilgi dolaşımının son derece hızlandığı bir dönemde gerçekleşmiş, müdahale neredeyse eşzamanlı olarak görünür ve performatif bir siyasi eyleme dönüşmüştür.
Mekân açısından ise, 19. yüzyılın ortalarından bu yana ilk kez ABD’nin bir Güney Amerika hükümetine karşı açık güç kullanımına başvurduğu görülmektedir. Oysa bölgede bugüne kadar daha çok ekonomik baskı, hibrit savaş yöntemleri ve darbe girişimlerine destek gibi dolaylı stratejiler tercih ediliyordu.

Bu değişim, ABD’nin Batı Yarımküre’deki üstünlüğünü açık biçimde vurgulayan ve Monroe Doktrini’ni “Trump eki” ile yeniden yorumlayan yakın tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi ile uyumludur. Bu çerçeve, güç kullanımını ABD etki alanını sürdürmenin meşru bir aracı olarak kabul eder ve Grönland’dan Güney Amerika’ya uzanan yarımküresel kapsamlı bir dış politikanın pekiştirildiğini gösterir.

Düşmanlaştırma ve iç güvenlik söylemi

Senaryonun tanıdıklığı dikkat çekicidir. “Düşman”, basitleştirilmiş bir kötüleştirme süreciyle söylemsel olarak üretilir; yabancı lider sıradan bir suçlu figürüne indirgenir ve Amerikan toplumu için varoluşsal bir tehdit olarak sunulur.

Sözde “uyuşturucuyla savaş”, bu süreçte merkezi rol oynar: siyasi ve jeopolitik çatışmaları ahlaki ve iç güvenlik sorunlarına dönüştürür, ötekinin egemenliğini görünmez kılar ve müdahalenin çerçevesini uluslararası politikadan Amerikan şehirlerini ve ailelerini korumaya kaydırır.

Bu söylem aynı zamanda daha derin stratejik hedefler için ahlaki ve güvenlikçi bir örtü işlevi görür. Venezuela örneğinde bu hedefler doğrudan petrolün belirleyiciliği, enerji güvenliği, fosil yakıt üretiminin genişletilmesi ve iç sanayileşme vaadiyle bağlantılıdır; bunların tümü Trump’ın ekonomik milliyetçiliğini özetleyen sloganlarında ifadesini bulur.

Resmî söylem, müdahalenin Venezuela halkına zenginlik ve özgürlük getireceğini iddia etmektedir. Ancak Latin Amerika’nın tarihsel deneyimleri bu tür vaatlerin ne denli temelsiz olduğunu defalarca göstermiştir.

Stratejik kaynaklar üzerindeki çatışma

1989’da Panama’da yaşananlarla kurulan paralellik özellikle açıklayıcıdır. General Manuel Noriega’nın yakalanmasıyla sonuçlanan ABD işgali, bugünkü olayla çarpıcı benzerlikler taşır; hatta tutuklamanın yine 3 Ocak’ta gerçekleşmesi, bu emperyal yazının takvimsel bir tekrar duygusu uyandırmasına yol açmıştır.

Bu olayda ABD, Panama’nın egemenliğini fiilen tanımaktan vazgeçmiş, devlet başkanını uyuşturucu kaçakçısı olarak suçlamış, başına ödül koymuş ve onu Amerikan yargısına tabi kılmıştır. Operasyon, Noriega’yı Apostolik Nunciature’den çıkmaya zorlamak için yüksek sesle müzik çalınması gibi kamuoyu önünde aşağılamaya yönelik uygulamalarla birlikte yürütülmüştür.

Hem Panama hem Venezuela örneğinde çatışmanın özü, 1970’lerde millileştirilen stratejik kaynakların kontrolüne ilişkindir.
Panama’da kriz, Kanal’ın denetiminin Panama’ya devredilmesine sadece günler kala patlak vermiştir.
Venezuela’da ise enerji sektörünün millileştirilmesi ve PDVSA’nın kurulması, enerji egemenliği etrafındaki uzun süreli gerilimlerin yapısal zeminini oluşturmuştur.

Her iki durumda da “uyuşturucuyla mücadele”, siyasi istikrarsızlık ve liderlerin kriminalize edilmesi gibi güvenlik anlatıları; stratejik altyapı ve kaynakların kontrolüne ilişkin çekişmeleri meşrulaştıran katmanlar işlevi görür.

Demokrasi söyleminin kaybı

Panama’da Noriega’nın suçlu ilan edilmesi, “demokratik yeniden yapılanma” söylemi ile birlikte sunulmuştu. Guillermo Endara’nın iktidara getirilmesi, işgali demokrasi adına yürütülen bir normalleşme süreci olarak paketlemeye olanak sağlamıştı.

Venezuela’da ise bu demokratik söylem büyük ölçüde geri çekilmiştir. Trump’ın María Corina Machado’yu meşru lider olarak tanımayı reddetmesi ve aynı anda hükümet temsilcileriyle müzakereye hazır olduğunu belirtmesi, müdahalenin demokrasi vaadine dayanmadığını açıkça göstermektedir.

Egemenlikten polis mantığına kayış

Temel mekanizma değişmemiştir: Devlet başkanı sıradan bir suçluya indirgenir ve böylece çatışma egemenlik alanından polislik ve iç adalet alanına taşınır. ABD, bu çerçevede “işgal” ya da “saldırı” yaptığını kabul etmez; çünkü karşı tarafın egemenliğini baştan reddeder.

Maduro’nun baştan itibaren meşru temsilci olarak tanınmaması, egemenliğin ihlali suçlamalarını zayıflatır. Uyuşturucu terör örgütünün lideri olarak sunulması, onu başkanlık statüsünden “kaçak” statüsüne indirger. Hakkındaki ödül ve kelepçeli şekilde kamuoyuna teşhir edilmesi, bu çerçeveyi pekiştirir.

Trump’ın açıklamalarında dikkatin sürekli Amerikan şehirleri, aileleri ve iç düzen ihtiyacına yöneltilmesi de bu içselleştirme stratejisini güçlendirir. Olay, başka bir ülkenin egemenliğinin ihlali değil, ABD egemenliğinin yeniden tesisi olarak sunulur.

Batı Yarımküre: dışarıda ama “iç mesele”

Bu söylem, “Önce Amerika” mantığının doğrudan uzantısıdır. İç ile dış arasındaki sınır yasal olmaktan çıkar, Amerikan çıkarlarının uzantısına dönüşür. Batı Yarımküre böylece egemen devletlerin yaşadığı bir alan olmaktan çok, iç sorunların dışarıdan yönetildiği bir bölge olarak yeniden kurgulanır.

Tanınmış bir egemenlik olmadığı varsayımı, uluslararası hukukun da devre dışı bırakılmasına olanak tanır. Böylece eylem uluslararası hukuk açısından hukuka aykırı olsa da, iç hukuk ve iç güvenlik söylemleri içinde meşrulaştırılmaya çalışılır.

Bu nedenle olayın “savaş” olarak adlandırılması üzerinde tartışma yaşanması tesadüf değildir. “Savaş” ifadesi meşru bir hükümetin varlığını kabul etmek anlamına gelir; Washington’un kaçınmaya çalıştığı tam da budur.

Mesajın muhatapları: iç politika, bölge ve Çin

Operasyon, pek çok muhataba mesaj gönderen bir güç gösterisi niteliği taşır. İç politikada dış şiddet, siyasi sermayeye dönüştürülür; korku, düzen ve Amerikan ailelerini koruma vaatleri mobilize edilir.

Bölgesel düzeyde ise disipline edici bir işlev görür: muhalefetin yüksek bedelleri olduğunu göstererek Latin Amerika hükümetlerini hizaya sokmayı amaçlar. Müdahale, yalnızca Venezuela’ya değil, Washington hattından uzaklaşmayı düşünen tüm yönetimlere önleyici bir uyarıdır.

Küresel ölçekte mesaj esas olarak Çin’e yöneliktir. ABD, Batı Yarımküre’de güç kullanmaya hazır olduğunu ilan ederek Monroe Doktrini’ni yeni koşullarda günceller; bu kez hedef Avrupa değil, bölgedeki Çin etkisinin sınırlandırılmasıdır.

Sonuç: eski modelin güncellenmiş hâli

Maduro’nun kaçırılması istisnai bir olay değil, ABD’nin uzun müdahale geleneğinin yeni bir varyantıdır. Washington, iç ve dış arasındaki sınırı silerek, yabancı liderleri kriminalize ederek ve Latin Amerika egemenliğini stratejik çıkarlara tabi kılarak yüzyıllardır süren emperyal mantığı yeniden üretmektedir.

Latin Amerika için çıkarılacak ders tanıdık ve acıdır: söz konusu olan tarihsel bir yenilik değil, eski modelin güncellenmiş hâlidir. Şiddet düzeyleri ve gerekçeler değişebilir; ancak emperyal mantık yerli yerinde durmaktadır.

Diretora do BRICS Policy Center e Professora Associada, PUC-Rio