Kamuoyu gerçeği talep ederken, hükümetler hangi bilgilerin açıklanacağına hangi yetkiyle karar veriyor?
Demokrasilerde hükümetlerin karşı karşıya olduğu en zor görevlerden biri, kamuoyunun bilgi edinme hakkı ile bilginin sınırsız biçimde paylaşılmasının doğurabileceği riskler arasında denge kurmaktır. Halkın bir bilgiyi merak etmesi, o bilginin mutlaka açıklanması gerektiği anlamına gelmez. Ancak bilgiye erişim olmadan da seçmenlerin bilinçli kararlar alması ve iktidar sahiplerinin hesap verebilir olması mümkün değildir.
Bu temel gerilim, Jeffrey Epstein dosyalarının yayınlanması ve sansürlenmesi sürecinin tam merkezinde yer alıyor.
Siyasi Bir Araç Olarak Epstein Dosyaları
Son on yıldır Epstein dosyaları, ABD’de Demokratlar ve Cumhuriyetçiler tarafından karşılıklı suçlamaların ve siyasi hesaplaşmaların bir aracı olarak kullanıldı. Bu süreçte kamuoyunun dikkati, dosyalarda kimin adının geçtiği ya da geçmediği sorusuna odaklandı. İnternette küresel ölçekte süren bir “tahmin oyunu” oluştu; eksik bilgiler, spekülasyonları daha da körükledi.
Bugün Trump yönetiminin karşı karşıya olduğu temel ikilem de buradan kaynaklanıyor. Bir yanda, dünyanın en zengin ve en güçlü isimlerinden bazılarının ağır suçları cezasız bırakılmış olabileceği yönündeki haklı kamuoyu öfkesi bulunuyor. Öte yanda ise bu öfkenin yaratacağı hukuki ve siyasi sonuçlar var. ABD Kongresi’nin Kasım 2025’te Epstein dosyalarının yayımlanması yönünde oy kullanmasının ardında da bu toplumsal baskı yatıyor.
Tek Bir Dosya Yok, Çok Sayıda Hukuki Paket Var
Tartışmalarda sıkça gözden kaçan nokta, “Epstein dosyaları”nın tek ve bütünlüklü bir belge seti olmadığıdır. Aksine, bu başlık altında;
-
FBI tarafından toplanan soruşturma dosyaları,
-
federal ve eyalet mahkemesi kayıtları,
-
büyük jüri belgeleri
gibi farklı hukuki statülere sahip çok sayıda belge yer almaktadır.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü her belge türü, farklı açıklanma kurallarına ve sınırlamalara tabidir.
Sansürlenen İsimler ve Büyüyen Şüpheler
Şu ana kadar kamuoyuna açıklanan belgelerin büyük bölümünde; isimler, adresler, e-posta yazışmaları ve fotoğraflar siyah çubuklarla kapatılmıştır. Bazı durumlarda bu sansürün nedeni anlaşılırken, pek çok belgede neden sansür uygulandığına dair hiçbir açıklama yapılmaması, şüpheleri daha da artırmıştır. Açıklama boşluğu, kamuoyunun bu boşlukları kendi varsayımlarıyla doldurmasına yol açmıştır.
ABD’de Bilgi Edinme Yasaları ve Sınırları
ABD, kendisini uzun süredir dünyanın en özgür toplumlarından biri olarak tanımlar. Watergate skandalı sonrasında kamu güveninin sarsılmasıyla birlikte, devlet belgelerinin erişime açılmasını sağlayan önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bunlar arasında:
-
1966 Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası (FOIA),
-
1996 Elektronik FOIA Değişiklikleri,
-
2016 FOIA İyileştirme Yasası
yer almaktadır.
Bu yasalar FBI ve Adalet Bakanlığı gibi kurumları da kapsar. Ancak bilginin açıklanmasını sınırlayan düzenlemeler de vardır. Bunların başında 1974 tarihli Gizlilik Yasası gelir. Bu yasa, soruşturmayla ilgisi olmayan kişilerin isimlerinin açıklanmasını ve itibarlarının zedelenmesini önlemeyi amaçlar.
Kurumlar Arası Tutarsızlık ve Bürokratik Kararlar
Sürece çok sayıda kurumun dahil olması, sansür uygulamalarında tutarsızlıklara yol açabilmektedir. Bir kurum bir belgeyi kısmen sansürlerken, başka bir kurum farklı bir bölümü karartabilmektedir. Hatta bazı belgelerin, zaten kamuya açık olmalarına rağmen sansürlendiği durumlar da yaşanmıştır.
Bu karmaşık süreç çoğunlukla federal bürokraside görevli memurlar tarafından yürütülür. Ancak bazı belgeler —özellikle mahkeme ve büyük jüri kayıtları— FOIA kapsamına girmez. Bu belgelerin yayımlanmasına yalnızca hakimler karar verebilir; Kongre’nin bu alanda yetkisi yoktur.
Gizliliğin Gerekçeleri Neler?
Bilgi edinme özgürlüğü yasaları, sansür için çeşitli gerekçeler öngörür. Ancak bu gerekçeler açıklanmadığında, hangilerinin geçerli olduğunu bilmek mümkün değildir. En yaygın gerekçeler şunlardır:
-
Ulusal güvenlik: Bilginin açıklanmasının ABD’nin güvenliğini veya uluslararası itibarını zedeleyebileceği düşünülüyorsa.
-
Kurumsal işleyişin korunması: Gizli ajanlar, operasyon yöntemleri veya hassas programlar dolaylı biçimde açığa çıkıyorsa.
-
Finansal ve ticari sırlar: Patentler veya ekonomik veriler.
-
Gizlilik Yasası kapsamı: Üçüncü şahıslar, mağdurlar, tanıklar, adresler ve iletişim bilgileri.
Epstein dosyalarında özellikle mağdur ve tanıkların korunması, geniş çaplı karartmaların başlıca gerekçelerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Buna rağmen bazı mağdurların isimlerinin ve hatta adreslerinin açıklandığı yönündeki haberler, sürecin çelişkilerini daha da görünür kılmıştır.
Denge Arayışı: Bilme Hakkı mı, Adalet mi?
Eleştirmenler, kamuoyuna yalnızca belgelerin değil, sansür kararlarının gerekçelerinin de açıklanması gerektiğini savunuyor. Örneğin, adı karartılan kişinin potansiyel bir fail mi, önemli bir tanık mı yoksa soruşturmayla ilgisi olmayan masum bir kişi mi olduğu bilinmeden, sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün değil.
Bu tablo, devam eden veya açılabilecek davaların varlığı nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor. Soruşturmaları tehlikeye atabilecek bilgilerin açıklanmaması da hukuki bir zorunluluk olarak öne çıkıyor.
Bitmeyen Tartışma
Epstein’ın son derece tanınmış bir figür olması ve iktidar çevreleriyle kurduğu ilişkiler, bilgilerin neden bu ölçüde sansürlenmiş olabileceğine dair farklı ihtimalleri gündemde tutuyor.
Tüm tarafların iyi niyetli olduğu varsayılsa bile —ki günümüz ABD siyasi ikliminde bu varsayım her zaman kolay değildir— hükümet yetkilileri ciddi bir ikilemle karşı karşıyadır. Adalet, masum insanların korunmasını gerektirirken; demokrasi, kamuoyunun bilgi edinme hakkının karşılanmasını zorunlu kılar. Aynı zamanda, suçlara karışmış olanların, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, hesap vermesi gerekir.
Bu nedenle, neyin açıklanacağı ve neyin gizli kalacağı tartışmasının kısa vadede sona ermesi beklenmiyor.
Matthew Mokhefi-Ashton
Nottingham Trent Üniversitesi,
Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi