AB araştırması: Kadına şiddette eşitlik paradoksu

Avrupa'da her üç kadından biri şiddet yaşadı

Avrupa Birliği'nin 27 üye ülkede 114 bini aşkın kadınla yürüttüğü son cinsiyete dayalı şiddet araştırması, kadınlara yönelik şiddetin yalnızca yoksulluk, düşük eğitim ya da kurumsal zayıflıkla açıklanamayacağını gösterdi. Verilere göre AB'de kadınların yüzde 30,7'si 15 yaşından sonra fiziksel şiddet, tehdit veya cinsel şiddet yaşadı. Finlandiya, İsveç ve Danimarka gibi toplumsal cinsiyet eşitliği göstergelerinde üst sıralarda yer alan ülkelerde oranların daha yüksek çıkması ise "Nordic paradox" tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Avrupa Birliği'nde kadınlara yönelik şiddet, on yıllardır süren yasal reformlara, farkındalık kampanyalarına ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarına rağmen aynı yakıcılıkla varlığını sürdürüyor. Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı (FRA), Avrupa Cinsiyet Eşitliği Enstitüsü (EIGE) ve Eurostat tarafından yayımlanan "EU Gender-based Violence Survey - Key results" raporu, 2020-2024 döneminde toplanan verilerle AB genelinde kadınların şiddet deneyimlerine ilişkin en kapsamlı fotoğraflardan birini ortaya koydu.

Araştırma, AB-27 ülkelerinde 18-74 yaş aralığındaki 114 bin 23 kadınla yapılan görüşmelere dayanıyor. Bulgulara göre kadınların yüzde 30,7'si 15 yaşından bu yana fiziksel şiddet, fiziksel şiddet tehdidi veya cinsel şiddet yaşadığını belirtti. Bu oran, AB nüfusu içinde yaklaşık 50 milyon kadına karşılık geliyor.

Raporun en çarpıcı yanı, şiddetin yalnızca görülme sıklığını değil, sonuçlarını ve mağdurların yardım mekanizmalarıyla temasını da ölçmesi. Kadınların önemli bir bölümü yaşadıkları şiddeti yakın çevreleriyle paylaşsa da resmi kurumlara başvuru oranları düşük kalıyor. Hayatı boyunca şiddet yaşayan kadınların yalnızca yüzde 20,5'i sağlık veya sosyal hizmet sağlayıcılarıyla temas kurdu; yüzde 13,9'u olayı polise bildirdi; yüzde 6,4'ü ise yardım hattı ya da mağdur destek hizmetine ulaştı. Başka bir ifadeyle, şiddetin büyük bölümü adli ve kurumsal kayıtlara hiç girmiyor.

On yıl sonra aynı tablo

AB'nin 2014'te yayımlanan ilk geniş ölçekli kadınlara yönelik şiddet araştırması da benzer bir tablo ortaya koymuştu: Her üç kadından biri fiziksel veya cinsel şiddet deneyimi bildirmişti. Aradan geçen on yıl içinde İstanbul Sözleşmesi'nin AB düzeyinde kabulü, ulusal mevzuat düzenlemeleri, mağdur haklarına ilişkin yeni adımlar ve 2024'te kabul edilen AB'nin kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele direktifi gibi önemli gelişmelere rağmen oranlar belirgin biçimde düşmedi.

FRA Direktörü Sirpa Rautio'nun raporun duyurusundaki değerlendirmesi bu durağanlığı özetliyor: On yıl sonra AB, kadınların güvenliğini hâlâ garanti edemiyor ve aynı düzeyde şiddete tanıklık ediyor. Bu saptama, sorunun artık "farkındalık eksikliği" sınırlarının ötesine geçtiğini gösteriyor. Avrupa'da konu biliniyor, ölçülüyor, yasa metinlerine giriyor; ancak nüfus düzeyinde kalıcı azalma yaratacak ölçekte ve süreklilikte politika üretilemiyor.

Eğitim Sen Adana Kadın Meclisi: “Irmak Ayşe Koparan Öğretmen İçin Adalet İstiyoruz”
Eğitim Sen Adana Kadın Meclisi: “Irmak Ayşe Koparan Öğretmen İçin Adalet İstiyoruz”
İçeriği Görüntüle

Nordic paradox: Eşitlik tek başına yetmiyor

Araştırmanın en tartışmalı bulgularından biri ülke dağılımında ortaya çıkıyor. Kadınların 15 yaşından sonra fiziksel şiddet, tehdit veya cinsel şiddet yaşama oranı Finlandiya'da yüzde 57,1, İsveç'te yüzde 52,5 olarak ölçüldü. Danimarka'da ise herhangi bir fail tarafından cinsel şiddet görülme oranı yüzde 33,3 ile AB ortalamasının üzerinde yer aldı.

Bu tablo, literatürde "Nordic paradox" olarak adlandırılan tartışmayı güçlendiriyor. Kuzey Avrupa ülkeleri, insani gelişme ve toplumsal cinsiyet eşitliği endekslerinde dünyanın en üst sıralarında yer almasına rağmen kadınlara yönelik şiddet araştırmalarında yüksek oranlar bildirebiliyor. Bu durum, "ülkeler zenginleştikçe ve kadın-erkek eşitliği güçlendikçe şiddet kendiliğinden azalır" varsayımının yetersizliğini gösteriyor.

Uzmanlara göre yüksek oranların bir bölümü, bu ülkelerde kadınların şiddeti tanıma, adlandırma ve anketlerde ifade etme olasılığının daha yüksek olmasıyla açıklanabilir. Ancak bu açıklama tek başına yeterli değil. Toplumsal cinsiyet eşitliği kurumlarının güçlü olması, şiddetin kök nedenlerini otomatik olarak ortadan kaldırmıyor. Eşitlik politikaları, erkek şiddetini önlemeye dönük uzun vadeli, ölçülebilir ve kaynaklandırılmış programlarla desteklenmediğinde yapısal ilerleme sahada aynı hızda karşılık bulmayabiliyor.

Ev, iş yeri ve dijital alan güvenli değil

AB araştırması, şiddetin yalnızca kamusal alanda değil evde ve iş yerinde de sürdüğünü gösteriyor. Her beş kadından biri, partneri, akrabası veya hane içinden başka bir kişi tarafından fiziksel ya da cinsel şiddet yaşadığını belirtti. Her üç kadından biri iş yerinde cinsel tacize maruz kaldığını bildirdi. 18-29 yaş aralığındaki genç kadınlarda iş yerinde cinsel taciz oranı daha da yükselerek beşte iki düzeyine ulaşıyor.

Bu bulgu, genç kuşakların daha fazla eşitlik diliyle büyümüş olmasının şiddet riskini tek başına azaltmadığını ortaya koyuyor. Aksine, genç kadınların hem geleneksel şiddet biçimleriyle hem de dijital ortamda büyüyen yeni saldırı kanallarıyla karşı karşıya olduğu görülüyor. Çevrim içi takip, sosyal medyada tehdit, mahrem görüntülerin rıza dışı paylaşılması, "sextortion" ve yapay zekâ ile üretilen cinsel içerikli sahte görüntüler, şiddeti daha hızlı yayılan, daha zor silinen ve mağduru daha uzun süre kontrol altında tutan bir yapıya dönüştürüyor.

AB'nin 2024 tarihli direktifi bu nedenle yalnızca fiziksel şiddeti değil, kadın sünneti, zorla evlendirme, mahrem ya da manipüle edilmiş materyalin rıza dışı paylaşımı, siber takip, siber taciz ve cinsiyete dayalı şiddet veya nefret kışkırtması gibi çevrim içi ve çevrim dışı farklı şiddet biçimlerini de hedef alıyor. Ancak mevzuatın etkisi, uygulanması, fonlanması ve mağdurların bu mekanizmalara güven duymasıyla sınırlı.

Yardım mekanizmalarına erişim hâlâ zayıf

Araştırma, şiddetin görünmez kalmasının temel nedenlerinden birinin düşük başvuru oranları olduğunu ortaya koyuyor. Kadınlar çoğu zaman korku, utanç, faille aynı evde yaşama, ekonomik bağımlılık, çocukların güvenliği, kurumlara güvensizlik veya suçlanma endişesi nedeniyle polise ya da sosyal hizmetlere başvurmuyor.

AB düzeyinde 116016 numaralı ortak yardım hattı, üye ülkelerdeki ulusal destek hatlarına erişimi kolaylaştırmak için oluşturuldu. Ancak tek bir numaranın varlığı, mağdurların güvenli barınma, hukuki destek, psikososyal yardım, sağlık hizmeti ve uzun vadeli koruma mekanizmalarına kesintisiz erişebileceği anlamına gelmiyor. Veriler, şiddet mağdurlarının büyük bölümünün kurumsal sistemin dışında kaldığını gösteriyor.

Bu nedenle uzmanlar, yalnızca "daha fazla bildirim" çağrısı yapmanın yeterli olmadığını vurguluyor. Kadınların bildirim yaptıklarında korunacaklarına, suçlanmayacaklarına, ekonomik ve sosyal olarak yalnız bırakılmayacaklarına güvenmesi gerekiyor. Aksi hâlde şiddet kayıtlara girmiyor; kayıtlara girmediğinde de politika yapıcıların önündeki tablo olduğundan daha küçük görünüyor.

Küresel ölçekte de ilerleme yavaş

Avrupa'daki tablo, küresel verilerle de uyumlu. Dünya Sağlık Örgütü, kadınlara yönelik şiddeti "pandemi boyutlarında" bir halk sağlığı sorunu olarak tanımlıyor. DSÖ'nün 2025'te yayımlanan son tahminlerine göre dünya genelinde kadınların yüzde 30,4'ü yaşamları boyunca fiziksel veya cinsel partner şiddeti ya da partner dışı cinsel şiddet yaşadı; bu yaklaşık 840 milyon kadına karşılık geliyor.

Nature Communications'da 16 Haziran 2026'da yayımlanan akademik değerlendirme de BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'nın 5.2 hedefinin, yani kadınlara ve kız çocuklarına yönelik her türlü şiddetin 2030'a kadar ortadan kaldırılması hedefinin mevcut hızla gerçekçi görünmediğini savunuyor. Çalışmaya göre sorun, bilgi eksikliğinden çok ölçek, süreklilik, siyasi irade ve hesap verebilirlik eksikliğinde düğümleniyor.

Çözüm biliniyor, ölçek yetersiz

DSÖ'nün RESPECT Women çerçevesi, kadınlara yönelik şiddeti azaltmak için kanıta dayalı yedi strateji öneriyor: kadınların güçlendirilmesi, ilişkilerde eşitlikçi becerilerin geliştirilmesi, hizmetlerin güçlendirilmesi, yoksulluğun azaltılması, güvenli ortamların oluşturulması, çocuk ve ergen istismarının önlenmesi ve zararlı toplumsal cinsiyet normlarının dönüştürülmesi.

Ancak bu stratejilerin etkili olabilmesi için kampanya düzeyinde kalmaması gerekiyor. Uzmanlara göre kısa süreli farkındalık çalışmaları, tek başına nüfus düzeyinde kalıcı düşüş yaratmıyor. Hukuk, eğitim, sağlık, sosyal hizmet, yerel yönetimler, adli mekanizmalar ve sivil toplumun aynı hedef doğrultusunda, uzun vadeli bütçelerle ve ölçülebilir göstergelerle çalışması gerekiyor.

AB araştırmasının gösterdiği gerçek şu: Kadına yönelik şiddet, yalnızca "geri kalmışlık" sorunu değil; en gelişmiş, en eşitlikçi toplumlarda da kendini yeniden üretebilen yapısal bir kriz. Bu nedenle çözüm, ekonomik kalkınmanın ya da eşitlik mevzuatının kendiliğinden sonuç vermesini beklemek değil; şiddeti azaltmayı açık, ölçülebilir ve denetlenebilir bir kamu politikası hedefi hâline getirmekten geçiyor.

2030 hedefi bugünkü tempoyla uzak görünse de hedefin kendisi terk edilemez. Milyonlarca kadının yaşamını, sağlığını, güvenliğini ve özgürlüğünü etkileyen bu kriz, ikincil bir sosyal politika başlığı olarak ele alınamayacak kadar büyük. Avrupa'nın son verileri, kadınlara yönelik şiddetin görünmez olmadığını; aksine göz önünde duran, ölçülen ama hâlâ yeterince güçlü yanıt verilmeyen bir kriz olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Kaynaklar

Muhabir: Süleyman Devrim Boğa