Eğitim Sen’den demokratik eğitim vurgusu

Eğitim Sen’in 6. Demokratik Eğitim Kurultayı, Türkiye’nin farklı bölgelerinden eğitim emekçleri, bilim insanları, öğrenci ve veli örgütleri, meslek örgütleri ile emek ve demokrasi güçlerinin katılımıyla Ankara’da gerçekleştirildi.

Sendikanın uzun yıllara dayanan demokratik eğitim mücadelesinin devamı olarak değerlendirilen kurultayda, Türkiye’de eğitim sisteminin mevcut durumu ve yaşanan temel sorunlar farklı boyutlarıyla tartışıldı.

İki yıla yayılan hazırlık sürecinin ardından gerçekleştirilen kurultayda şubelerde başlayan tartışmalar; iş yeri ve bölge toplantıları, atölyeler ve akademik danışma toplantılarıyla genişletildi. Eğitim Sen, bu sürecin binlerce eğitim emekçisinin doğrudan katkısıyla şekillendiğini belirtti.

D E K 6

Kurultayın gündeminde eğitim sisteminin temel sorunları vardı

Kurultayda eğitim politikalarının piyasalaşması, merkeziyetçi yapı, dinselleştirme politikaları, eğitimde eşitsizlikler, çocuk işçiliği ve MESEM uygulamaları, engelli öğrencilerin eğitime erişimi, göç ve anadil farklılığı gibi başlıklar ele alındı.

Bunun yanı sıra laik eğitim, anadili temelli çok dilli kamusal eğitim, demokratik okul, akademik özgürlük, toplumsal cinsiyet eşitliği, yapay zekâ ve dijital dönüşüm ile ekolojik eğitim konuları da kapsamlı biçimde değerlendirildi.

Kurultayda yapılan tartışmalar ve sunulan önergeler genel oturumlarda ele alınarak farklı görüş ve katkılar doğrultusunda geliştirildi ve ortak iradeyle karara bağlandı.

Peter Mayo kurultaya konuk oldu

Eleştirel pedagoji alanındaki çalışmalarıyla tanınan akademisyen Peter Mayo da kurultay kapsamında katılımcılarla bir araya geldi.

Mayo, “Neoliberal ve Neofaşist Dönemlerde Demokratik Eğitim Mücadelesi” başlıklı sunumunda eğitimin piyasalaşması, otoriter popülizmin yükselişi ve eğitimin bir hegemonya alanı olarak yeniden şekillendirilmesi üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Eğitim Sen, bu tartışmaların Türkiye’deki eğitim politikalarının küresel ölçekte yaşanan neoliberal ve otoriter dönüşümlerle bağlantısını ortaya koyduğunu ve demokratik eğitim mücadelesinin enternasyonalist boyutunu güçlendirdiğini belirtti.

“Demokratik katılım eğitim politikalarının temel ilkesi”

Kurultayın sonuç bildirgesinde, demokratik katılımın yalnızca bir yöntem olmadığı, eğitim politikalarının oluşturulmasının temel ilkelerinden biri olduğu vurgulandı.

Eğitim Sen, eğitim emekçilerinin kendi mesleklerinin ve eğitim sorunlarının yalnızca uygulayıcısı değil, aynı zamanda karar süreçlerinin öznesi olması gerektiğini savundu.

Bildirgede Türkiye’de eğitim sisteminin sorunlarının birbirinden bağımsız uygulamalar olarak değerlendirilemeyeceği belirtilirken; piyasalaşma, merkeziyetçilik, dinselleştirme, toplumsal eşitsizlikler ve kamusal sorumluluğun zayıflaması temel sorun alanları arasında gösterildi.

Eğitim Sen’den kapsamlı dönüşüm çağrısı

Sonuç bildirgesinde Eğitim Sen, eğitim sisteminin kamusal, parasız, bilimsel, laik, anadilinde ve çok dilli, demokratik, eşitlikçi, toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten, ekolojik, erişilebilir ve çocuğun üstün yararını temel alan bir anlayışla yeniden ele alınması gerektiğini savundu.

Sendika ayrıca eğitim emekçilerinin mesleki ve pedagojik özerkliğinin güçlendirilmesini, öğrencilerin, velilerin, sendikaların, akademisyenlerin ve ilgili toplumsal kesimlerin eğitim politikalarının belirlenmesi ve uygulanmasına demokratik biçimde katılmasının güvence altına alınmasını istedi.

Eğitim Sen, sonuç bildirgesinin sonunda 100 yılı aşan TÖS ve TÖB-DER mücadele birikimine vurgu yaparak, demokratik eğitim mücadelesini geniş toplumsal kesimlerle birlikte sürdüreceğini belirtti.

Eğitim Sen 6. Demokratik Eğitim Kurultayı Sonuç Bildirgesi

Eğitim Sen’in kurultayda kabul ettiği sonuç bildirgesinin tamamı şöyle:

EĞİTİM SEN 6. DEMOKRATİK EĞİTİM KURULTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ

Demokratik Eğitim Kurultayı, Türkiye’de eğitim emekçilerinin kendi mesleklerinin ve ülkenin eğitim sorunlarının nesnesi değil, öznesi olma iradesine dayanan köklü bir tarihsel birikimin devamıdır. 1968 yılında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) tarafından gerçekleştirilen Devrimci Eğitim Şûrası, eğitimin geleceğinin bakanlık bürokrasisinin kapalı kapıları ardında değil; eğitim ve bilim emekçilerinin, velilerin ve toplumun doğrudan katılımıyla tartışılması gerektiğini ortaya koymuş ve eğitim politikalarının katılımcı ve demokratik biçimde oluşturulabileceğini göstermiştir. TÖS ve ardından TÖB-DER’le gelişen bu gelenek askerî darbelerle kesintiye uğratılmış, sendikalar kapatılmış ve yöneticileri yargılanmış olsa da savunduğu demokratik eğitim anlayışı ortadan kaldırılamamıştır. Eğitim Sen, 1998 yılından bu yana düzenlediği Demokratik Eğitim Kurultaylarıyla bu tarihsel birikimi sürdürmüş; eğitim alanında iktidarların ve bürokrasinin değil, eğitim emekçilerinin ve toplumun söz ve karar sahibi olması gerektiğini kararlılıkla savunmuştur. 6. Demokratik Eğitim Kurultayı da bu tarihsel mücadelenin günümüzdeki önemli bir halkasını oluşturmaktadır.

Bu doğrultuda 6. Demokratik Eğitim Kurultayı’nın 12. Genel Kurulumuzun aldığı karar doğrultusunda başlayan hazırlık süreci iki yıla yayılmış; şubelerimizde başlayan tartışmalar iş yeri ve bölge toplantıları, atölyeler ve akademik danışma toplantılarıyla derinleşerek binlerce eğitim emekçisinin doğrudan katkısıyla şekillenmiştir. Bu süreç, aynı zamanda savunduğumuz demokratik eğitim anlayışının pratik bir karşılığı olmuştur. Çünkü demokratik katılım bizim açımızdan yalnızca bir yöntem değil, eğitim politikalarının oluşturulmasının temel ilkesidir. “Eşitlik ve Özgürlük İçin” temasıyla gerçekleştirilen 6. Demokratik Eğitim Kurultayı, 25-29 Ağustos 2026 tarihlerinde Ankara’da; Türkiye’nin dört bir yanından gelen eğitim emekçileri, bilim insanları, öğrenci ve veli örgütleri, meslek örgütleri ile emek ve demokrasi güçlerinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir.

Kurultay kapsamında eleştirel pedagoji alanının dünyaca tanınan isimlerinden, Gramsci ve Freire geleneğinin günümüzdeki önemli temsilcilerinden Peter Mayo, “Neoliberal ve Neofaşist Dönemlerde Demokratik Eğitim Mücadelesi” başlıklı sunumuyla katılımcılarla buluşmuştur. Mayo’nun eğitimin piyasalaşması, otoriter popülizmin yükselişi ve eğitimin bir hegemonya alanı olarak yeniden biçimlendirilmesi üzerine ortaya koyduğu değerlendirmeler, Türkiye’de eğitim alanında yaşanan dönüşümlerin yalnızca ülkeye özgü olmadığını; küresel ölçekte yaşanan neoliberal ve otoriter yönelimlerin Türkiye’deki güçlü yansımaları olduğunu görünür kılmıştır. Bu yaklaşım, demokratik eğitim mücadelesinin ülke sınırlarını aşan, ortak ve enternasyonalist niteliğini de güçlendirmiştir.

Kurultayda; “Kapitalist Sistemde ve Türkiye’de Eğitimin Genel Bir Değerlendirilmesi”, “Eğitim Sisteminde Yaşanan Sorunlar”, “Eğitimde Dinselleştirme Politikaları Karşısında Laik Eğitim Mücadelesi”, “Anadili Temelli Çok Dilli Kamusal Eğitim”, “Türkiye’de Özerk-Demokratik Üniversite ve Özgür Bilim Mücadelesi”, “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Cinsiyetçi Eğitim Politikaları”, “Demokratik Okul Mücadelesi”, “Yapay Zekâ ve Eğitimde Dijital Dönüşüm” ve “Ekolojik Eğitim” başlıkları bütünlüklü biçimde ele alınmıştır. Ortaya çıkan değerlendirmeler ve önergeler genel oturumlarda tartışılmış, farklı görüş ve katkılarla geliştirilmiş ve ortak iradeyle karara bağlanmıştır.

Bu başlıkların birlikte ele alınması bilinçli bir tercihtir. Laiklik, anadili temelli çok dilli eğitim, toplumsal cinsiyet eşitliği, demokratik okul, akademik özgürlük, ekolojik eğitim ve dijital dönüşüm birbirinden kopuk gündemler değildir. Bunların her biri, eğitim sisteminin nasıl bir toplumsal düzen içerisinde şekillendiği, eğitimin kimler için ve hangi amaçlarla örgütlendiği sorusuyla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla eğitimde yaşanan sorunlara kalıcı çözümler üretmek, bu alanları birbirinden bağımsız ele almak yerine kamusal, parasız, bilimsel, laik, anadilinde, demokratik, eşitlikçi ve özgürleştirici bir eğitim anlayışı içerisinde bütünlüklü olarak değerlendirmeyi gerektirmektedir.

Kurultay süresince gerçekleştirilen sunumlar, tartışmalar ve önergeler günümüz eğitim sorunlarının farklı boyutlarıyla ele alınmasına; çeşitli görüşlerin özgürce ifade edilmesine ve zaman zaman farklı yaklaşımların karşı karşıya gelmesine olanak sağlamıştır. Bu çoğulluk bir zayıflık değil, savunduğumuz demokratik eğitim anlayışının doğal ve gerekli bir sonucudur. Atölyelerde ve rapor sunumlarında ortak kararlara doğrudan yansımayan ancak nitel ve/veya nicel açıdan önemli ölçüde karşılık bulan, mücadele birikimimizde yeri olan görüş ve öneriler de Eğitim Sen’in önümüzdeki dönemde üzerinde duracağı ve tartışmayı sürdüreceği başlıklar olarak değerlendirilmelidir. Eleştirel düşünmeyi, çoğulculuğu ve farklı görüşlerin özgürce ifade edilmesini eğitim sisteminin temel ilkeleri arasında gören bir sendikanın, aynı demokratik yaklaşımı kendi karar ve tartışma süreçlerinde de yaşama geçirmesi gerektiğine inanıyoruz.

Türkiye’de eğitim sisteminde yaşanan sorunlar, birbirinden bağımsız uygulamaların sonucu olmaktan çok piyasalaşma, merkeziyetçilik, dinselleştirme, toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesi ve kamusal sorumluluğun zayıflaması ekseninde şekillenen yapısal bir dönüşümün parçalarıdır. Eğitim hakkının giderek piyasa koşullarına ve ailelerin ekonomik olanaklarına bağımlı hâle gelmesi, öğrenciler arasındaki sınıfsal ve kimlik temelli eşitsizlikleri artırırken eğitim emekçilerinin çalışma koşullarını, iş güvencesini ve mesleki özerkliğini de olumsuz etkilemektedir.

Öğretim programlarında ve ders materyallerinde bilimsel program geliştirme ilkelerinin, laikliğin, demokratik eğitim hakkının, kapsayıcılığın ve uygulanabilirliğin yeterince gözetilmemesi önemli sorunlar yaratmaktadır. Eğitim politikalarının eğitim emekçilerinin, öğrencilerin, velilerin, akademisyenlerin ve eğitim sendikalarının etkili katılımından uzak, merkezi biçimde belirlenmesi öğretmenin pedagojik karar alanını daraltmakta ve eğitimi giderek standartlaştırılmış, performans ve denetim odaklı bir yapıya yöneltmektedir. Sanat, spor ve felsefe eğitiminin geri plana itilmesi ise öğrencilerin bilişsel, bedensel, duygusal, etik ve eleştirel gelişim olanaklarını sınırlandırmaktadır. Bu alanların tüm öğrenciler için erişilebilir ve kamusal bir eğitim hakkı olarak güçlendirilmesi gerekmektedir.

Çocuk işçiliği ve özellikle MESEM uygulamaları, eğitim hakkı ve çocuğun üstün yararı açısından önemli sorunlar doğurmaktadır. Yoksulluk ve akademik güçlükler nedeniyle çocukların zorla işçileştirilmesi ve emeklerinin yağmalanması, uzun çalışma süreleri, işçi sağlığı ve güvenliği sorunları, akademik gerileme, okul aidiyetinin zayıflaması ve eğitimden kopuş risklerini artırmaktadır. MESEM kaldırılarak mesleki eğitimin ucuz iş gücü ihtiyacına göre değil; nitelikli okul temelli eğitim, sosyal güvence, güçlü psikolojik danışma ve rehberlik ile çocuğun üstün yararı temelinde yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

Engellilik, yoksulluk, göç, kırsallık, anadili farklılığı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği eğitime erişimde birbirini olumsuz etkileyen yapısal eşitsizlik alanlarıdır. Özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerinin piyasalaşması, erişilebilir eğitim ortamlarının yetersizliği, tanılama süreçlerindeki sınırlılıklar, göçmen ve mülteci çocukların karşılaştığı dil ve ayrımcılık sorunları ile köy okullarının kapatılması ve taşımalı eğitimin yaygınlaşması eğitim hakkına eşit erişimi sınırlandırmaktadır. Farklılıkları bireysel yetersizlik olarak değerlendiren anlayış yerine erken müdahaleyi, erişilebilirliği, çoklu ve çok dilli değerlendirmeyi, yerinde eğitimi ve güçlü kamusal hizmetleri esas alan hak temelli politikalar benimsenmelidir.

Laik, bilimsel ve anadili temelli çok dilli eğitim, demokratik ve eşitlikçi bir eğitim sisteminin birbirini tamamlayan temel unsurlarıdır. Eğitim alanının dini yapılara, ÇEDES ve benzeri protokollere açılması, bilimsel ve eleştirel içeriğin zayıflatılması, karma eğitime yönelik müdahaleler ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin eğitim politikalarından uzaklaştırılması laik ve bilimsel eğitim açısından ciddi sorunlar yaratmaktadır. Tek dilli eğitim anlayışı da anadili farklı olan çocuklar açısından öğrenme, değerlendirme, aidiyet ve eşit yurttaşlık sorunlarını derinleştirmektedir. Anadili temelli çok dilli eğitim, bütün dillerin eşit değere ve yaşama hakkına sahip olduğu kabulünden hareket eder; öğrencilerin kendi anadillerinde öğrenmelerini, anadillerini geliştirmelerini ve farklı dillerle ilişki kurarak çok dilli yeterlilikler kazanmalarını eğitim hakkının ve dilsel çoğulluğun bir parçası olarak görür.

Yükseköğretimde akademik özgürlüğün ve kurumsal özerkliğin zayıflaması, merkezi siyasal denetim, piyasalaşma, güvencesiz çalışma, performans baskısı ve öğrenci yoksulluğu temel sorun alanları olarak öne çıkmaktadır. Akademik, idari ve teknik personelin güvenceli çalışma koşullarına sahip olması; öğrencilerin barınma, beslenme, ulaşım ve bilimsel kaynaklara erişiminin kamusal olarak güvence altına alınması; üniversitenin bütün bileşenlerinin karar süreçlerine eşit ve demokratik biçimde katılması gerekmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliği, erişilebilirlik, ayrımcılıkla mücadele, ekolojik sorumluluk ve akademik özgürlük de demokratik üniversite anlayışının temel unsurları olmalıdır.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği eğitim politikaları aracılığı ile yeniden üretilmekte, bunun üzerinden de toplumun inşası hedeflenmektedir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca okullaşma oranlarıyla açıklanabilecek bir sorun değil, müfredattan ders kitaplarına, okul kültüründen mesleki yönlendirmeye, yönetim yapılarına ve çalışma ilişkilerine kadar eğitim sisteminin bütününe yayılan yapısal bir nitelik taşımaktadır. Cinsiyetçi kalıp ve temsillerin eğitim ortamlarından çıkarılması, karma eğitimin korunması, kadınların karar mekanizmalarında eşit temsilinin sağlanması ve ayrımcılık, taciz, şiddet ve zorbalığa karşı güvenli ve etkili mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir.

Demokratik okul anlayışı, öğrencilerin, öğretmenlerin, velilerin ve diğer eğitim emekçilerinin yalnızca alınan kararların uygulayıcıları değil, eğitim süreçlerinin kurucu özneleri olarak kabul edilmesini gerektirmektedir. Öğrencilerin söz söyleme, örgütlenme, bilgiye erişme, karar süreçlerine katılma ve güvenli biçimde itiraz etme hakları güvence altına alınmalı; öğretmenler ise merkezi politikaların teknik uygulayıcıları olarak değil, mesleki özerkliğe ve pedagojik karar verme yetkisine sahip eğitim emekçileri olarak değerlendirilmelidir. Okulların finansmanı ailelerin ekonomik gücüne, bağışlara ve piyasa ilişkilerine bırakılmamalı; beslenme, ulaşım, eğitim materyalleri, erişilebilirlik ve güvenceli istihdam yeterli kamusal kaynaklarla güvence altına alınmalıdır.

Yapay zekâ ve dijital dönüşüm de yalnızca teknolojik araçların eğitim ortamlarına taşınması olarak görülmemelidir. Yapay zekâ, öğretmenin yerine geçen, öğrenci ve eğitim emekçilerini gözetleyen ya da eğitimi standartlaştıran bir denetim aracına dönüşmemeli; pedagojik niteliği, erişilebilirliği, öğretmen özerkliğini ve öğrenme süreçlerini destekleyen kamusal bir araç olarak kullanılmalıdır. Eğitim verilerinin korunması, ticari kullanımının önlenmesi, küresel teknoloji şirketlerine bağımlılığın azaltılması, dijital eşitsizliklerin giderilmesi ve algoritmik önyargıların önüne geçilmesi temel ilkeler arasında yer almalıdır. Öğrencilerin yalnızca yapay zekâ kullanan bireyler olarak değil; bilgiyi doğrulayabilen, algoritmik önyargıları sorgulayabilen, veri güvenliği ve dijital etik konusunda bilinç geliştirmiş eleştirel dijital yurttaşlar olarak yetişmeleri sağlanmalıdır.

Ekolojik kriz de eğitimden bağımsız düşünülemeyecek toplumsal bir sorundur. Ekolojik eğitim, yalnızca çevre konularının müfredata eklenmesiyle sınırlandırılmamalı; doğa, toplum, emek, eşitlik, barış, demokrasi ve yaşam hakkı arasındaki ilişkileri bütüncül biçimde ele alan dönüştürücü bir anlayışa dayanmalıdır. Okullar iklim krizine ve afetlere dayanıklı, erişilebilir, demokratik, sağlıklı ve doğayla ilişki kurulmasına olanak sağlayan kamusal yaşam alanları olarak yeniden düzenlenmeli; ekolojik dönüşüm tüm çocuklar açısından kamusal bir hak olarak güvence altına alınmalıdır.

Bunun için eğitim emekçilerinin mesleki ve pedagojik özerkliği güçlendirilmeli; öğrencilerin, velilerin, sendikaların, akademisyenlerin ve ilgili toplumsal kesimlerin eğitim politikalarının belirlenmesi, uygulanması ve değerlendirilmesi süreçlerine örgütlü ve demokratik katılımı güvence altına alınmalıdır.

Eğitimde yaşanan; toplumun demokratik kazanımlarını aşındıran ve neoliberal, dinci politikalarla daha da derinleşen başta sınıfsal, kimlik temelli, bölgesel ve çevresel sorunların sınırlı ve birbirinden kopuk teknik düzenlemelerle çözülmesi mümkün değildir. Eğitimin piyasalaştırıldığı, merkeziyetçi biçimde yönetildiği, eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir yapı yerine; kamusal, parasız, bilimsel, laik, anadilinde ve çok dilli, demokratik, eşitlikçi, toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten, ekolojik, erişilebilir ve çocuğun üstün yararını temel alan bir eğitim sistemi oluşturulmalıdır.

100 yılı aşan, TÖS’den, TÖB DER’den aldığımız mücadele birikiminin ışığında, mücadelemizi en geniş toplumsal kesimlerle birleşik, kararlı bir biçimde sürdüreceğiz.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

Yaşasın Eğitim Sen!