Özgür Özel liderliğindeki CHP’den Yeni Parti’ye uzanan siyasal çizginin bazı sosyalist çevrelerde yarattığı yakınlaşmayı eleştiren İlhan Yiğit, tartışmanın bir CHP ya da Özgür Özel meselesi olmadığını savunuyor. Yiğit’e göre asıl sorun, sosyalist hareketin sınıf bağımsızlığını, ilkesel laiklik anlayışını ve anti-emperyalist hattını koruyup koruyamayacağı. Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir bölümünde yaşanan stratejik yönelim tartışması, CHP ve Özgür Özel etrafında şekillenen siyasal ilişkilerle birlikte yeni bir boyut kazandı. İlhan Yiğit, kaleme aldığı makalede, demokratik hakların savunulması amacıyla düzenlenen dayanışma eylemleri ile sosyal demokrat siyasal aktörlere fiili biçimde eklemlenme arasındaki sınırın giderek silikleştiğini savunuyor. Yiğit, Özgür Özel’in CHP’deki liderliği döneminden Yeni Parti’nin kuruluş sürecine uzanan ilişkileri, sosyalist çevrelerin “yan yana olma” ve “birleşik muhalefet” anlayışı üzerinden değerlendiriyor. Makalenin temel iddiası ise bu yakınlaşmanın yalnızca taktik bir ittifak tercihi olmadığı; sosyalist hareketin kendi bağımsız siyasal programı yerine düzen muhalefetinin sınırlarını stratejik ufuk haline getirme riskini taşıdığı yönünde. Sınıf bağımsızlığından düzen muhalefetine: CHP’den Yeni Parti’ye Özgür Özel eksenli siyasetin sosyalist harekette yarattığı savrulma. Eğer sosyalistler kendi tarihsel görevlerini CHP içindeki belirli bir liderliğin veya onun Yeni Parti girişiminin başarısına bağlarlarsa, eğer sosyal demokrasi ile sosyalizm arasındaki sınırı belirsizleştirirlerse, eğer sınıf bağımsızlığı ve ilkesel laiklik yerine düzen içi bloklaşmaların ve pragmatik sağcılaşmanın mantığını benimserlerse, ortaya çıkacak sonuç devrimci siyasetin güçlenmesi değil, sosyalist hareketin ideolojik ve örgütsel olarak sosyal demokratlaşması olacaktır. Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir bölümü son yıllarda yalnızca örgütsel veya politik bir kriz değil, aynı zamanda stratejik bir yönelim krizi yaşamaktadır. Bu krizin en görünür sonuçlarından biri, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını inşa etme perspektifinin giderek geri çekilmesi ve bunun yerine düzen muhalefetinin merkezine yerleşen siyasal aktörlere tarihsel misyonlar yüklenmesidir. CHP’deki “mutlak butlan” tartışmaları, Özgür Özel etrafında şekillenen pozisyon alışlar ve nihayet Özel’in kurduğu Yeni Parti, söz konusu krizin güncel ve keskinleşmiş dışavurumudur. Burada tartışılan mesele bir CHP içi hizip mücadelesi ya da Yeni Parti ve Ö. Özel’in kişisel kariyeri değildir. Mesele, sosyalist hareketin kendi tarihsel varlık gerekçesi olan sınıf bağımsızlığı ilkesini koruyup koruyamadığıdır. Marksizm açısından siyasal mücadelede temel ayrım, burjuvazinin farklı fraksiyonları arasındaki çatışmalarda taraf olmak değil, işçi sınıfının bağımsız tarihsel çıkarlarını temsil etmektir [1]. Oysa bugün bazı sosyalist çevreler, 19 Mart 2025’ten bu yana o dönemin CHP lideri Özgür Özel ile kurduğu ilişkiye bağlı olarak her mitinge dayanışma göstermenin ötesinde angaje halde koşturmuşlardır. Özgür Özel’in CHP’deki son günlerinde bu siyasi çevre “yan yana olma” adı altında Ö. Özel ekibiyle panel formalar düzenlemiştir. Aynı siyasi çevrenin basın ayağında Yeni Parti için gazetelerinde özel haberler yazarak ve bazı televizyonlarda bulunan ekran yüzleri marifetiyle Yeni Parti hakkında methiyelere varan yorumlarını da eksik etmeyerek “yan yana” olmaya devam etmektedir. Bu tutum, CHP yönetimine yönelik “mutlak butlan” kararıyla yargısal müdahale girişimlerine karşı çıkmakla, dayanışma göstermekle yetinmeyip, Özgür Özel liderliğini —ve onun Yeni Parti’sini— adeta ilerici bir tarihsel blokun merkezi unsuru olarak tanımlamaktadır. 1. Dayanışma ile angajman arasındaki sınır ve "kuyrukçuluk" sapması Bu noktada demokratik hakların savunulması için dayanışma eylemleri ile düzen muhalefetine siyasal angajman arasındaki çizgi silinmektedir. Antidemokratik uygulamalara karşı çıkmak başka şeydir; sosyal demokrat bir liderliği (veya onun Yeni Partisini) emekçi sınıfların tarihsel kurtuluşunun taşıyıcısı gibi sunmak başka şeydir. Birincisi demokratik bir refleks olabilir; ancak ikincisi açık bir siyasal yönelimdir. Marksist literatürde bunun adı kuyrukçuluktur (“khvostizm”.) [2]. Kuyrukçuluk, işçi sınıfının bağımsız siyasal özneleşmesini hedeflemek yerine, burjuva siyasal güçlerin peşine takılmayı ifade eder. Vladimir İlyiç Lenin’in ve daha sonra birçok Marksist teorisyenin eleştirdiği temel sapmalardan biri tam da budur: İşçi sınıfının kendi programını ileri sürmek yerine, düzen içi güç odaklarının etrafında konumlanması [3]. Bugün ortaya çıkan tablo da bundan farklı değildir. Sosyalist soldaki bazı çevreler, Özgür Özel’in temsil ettiği “sosyal demokrat” çizgiyi ve "siyasette normalleşme/yumuşama" söylemini eleştirel bir destek nesnesi olarak değil, doğrudan doğruya siyasal bir umut nesnesi olarak sunmaktadır. Bu eğilim; Ö.Özel’in CHP’si, sonrasında ise Yeni Parti'nin oluşum süreci ve kuruluşundan sonra düzenlediği kitlesel mitinglere bağımsız bir sınıf hattı çekilmeksizin katılım sağlanmasında, “parlamenter restorasyon” ve “Birleşik Muhalefet ve Ortak Barikat”, “Laiklik, Adalet ve Demokrasi”, ve “Solun Tarihsel Sorumluluğu” başlığında düzenlenen ortak panel ile sempozyumlarda Özgür Özel ekibine kurumsal meşruiyet kazandırılmasında ve iktidarın baskı politikalarına karşı yayımlanan ortak deklarasyonlarda sosyalizmin kendilerine göre programatik taleplerinin (kamulaştırma, NATO'dan çıkış, sermayenin vergilendirilmesi vb. gibi) “sosyal demokrat” niteliğe büründürüldüğü somut olarak görülmüştür. Böylece CHP’nin ve onun içinden çıkan Yeni Parti’nin çizdiği sınırlar, fiilen sosyalist hareketin de stratejik ufku haline getirilmekte; işçi sınıfının iktidarı perspektifi yerini “güçlendirilmiş parlamenterizm”, “demokratik normalleşme” ve “hukuk devleti restorasyonu” gibi düzen içi hedeflere bırakmaktadır [4]. 2. Hacı Bayram'dan cami avlusuna: Laiklikten siyasal dini sembolizme Yeni Parti'nin kuruluş sürecinde ve sonrasında Özgür Özel'in siyasal iletişim biçimlerinde dikkat çeken bir başka unsur da dini sembollerin görünür biçimde kullanılmasıdır. Sorun Yeni Partinin kuruluş gününün cuma gününe denk gelecek şekilde ayarlanması, Özgür Özel'in Hacı Bayram-Veli Camii'nde cuma namazına gitmesi ve daha sonraki bir tarihte bir başka ilde camide abdest aldığı görüntülerin şova dönüşmesiyle sosyal medyada dolaşıma girmesi, tek başına bir kişinin ibadet etmesi üzerinden ele alınıp eleştirilmesi değil; asıl eleştiri konusu bireysel inanç ve ibadet alanının kamusal alana taşınarak kitle mobilizasyonu sağlayan araçsal bir siyasal iletişim stratejisine dönüştürülmesidir. Burada yeri gelmişken belirtelim, laiklik, insanların ibadet özgürlüğüne müdahale etmek değildir; aksine din ve vicdan özgürlüğünün en temel güvencesi olduğunu ifade etmek gerekir. Ancak siyasal liderlerin ibadet görüntülerini ve kutsal sembolleri kitlelerle bağ kurma ve meşruiyet üretme aygıtı haline getirmesi bambaşka bir tartışma zeminine işaret eder. Burada sorun Özgür Özel'in kişisel olarak camiye gitmesi veya ibadet etmesi değil bu görüntülerin siyasal liderlik ve kitle siyaseti açısından nasıl araçsallaştırılması ve bu görüntülerin kurumsal siyasal liderlik ve kitle siyasetini konsolide etme doğrultusunda ideolojik bir vitrin olarak kullanılmasıdır. Bu durum özellikle CHP'nin geçmişte AKP'nin dini sembolleri siyasal mobilizasyonun parçası haline getirmesine yönelttiği eleştiriler düşünüldüğünde dikkat çekicidir. Özgür Özel'in yeni siyasal yönelimi, yalnızca geleneksel CHP tabanına değil, muhafazakâr seçmen dahil daha geniş toplumsal kesimlere ulaşmayı hedefleyen bir merkezileşme, merkezin sağına da ulaşma —yani bir sağcılaşma— stratejisi olarak okunabilir. Sosyalistler açısından laiklik, yalnızca devletin dini kurumlardan ayrılması değildir; aynı zamanda dinin siyasal iktidarın ve düzenin meşruiyet üretme aracına dönüştürülmesine karşı çıkmaktır [5]. Dolayısıyla AKP'nin dini siyasallaştırmasına karşı çıkarken, aynı siyasal iletişim yöntemlerinin muhalefet veya Yeni Parti tarafından kullanılmasına sessiz kalmak ya da bunu görmezden gelmek sosyalist açıdan ciddi bir ilkesel tutarsızlık yaratır. 3. Cami siyasetinde AKP’lileşme ironisi ve ideolojik kayma Burada belirgin bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Sosyalistlerin dini halkın duygusal ve ekonomik olarak sömürmenin bir aracı olarak kullanmasına karşı çıkarken, sosyal demokrat partiler, (CHP ve diğer sosyal demokrat partiler) onların liderleri Erdoğan ve AKP'nin dini siyasetin merkezine yerleştirmesini eleştirdi; laiklik, cumhuriyet ve anayasada belirlenen laiklik içeren ilkeler doğrultusunda siyasal tarafsızlık üzerinden AKP'ye karşı mücadele etti. Fakat şimdi Yeni Parti, daha geniş kitlelere ulaşma hedefiyle dini sembolleri siyasal iletişimin içerisine taşımaya başlıyorsa şu soru sorulmalıdır: AKP'nin siyasal yöntemleri eleştirilirken, aynı yöntemlerin daha sonra sosyal demokrat partinin lideri ve ekibi tarafından “demokratik” veya “kapsayıcı” bir ambalajla yeniden üretilmesinin farkı nedir? Elbette burada amaç Özgür Özel'i AKP ile birebir aynı tutmak olmasa da siyasal iletişim biçimleri arasındaki yöntemsel benzerliği tartışmak kaçınılmazdır. Çünkü mesele kişisel inanç değil, dinin siyasal olarak araçsallaştırılmasıdır. Sosyalistler açısından ülkede dinci gericiliğin palazlandırılmasında AKP’nin kullandığı bu yöntemi eleştirilirken aynısını “sosyal demokrat” olduğunu düşündüğün bir siyasi partinin dini siyasi sembol, bir kitle iletişim aracı olarak kullanmasını “kapsayıcılık” olarak değerlendirilmesi, hoş görülü davranılması tutarsızlıktır. Bu açıdan Yeni Parti'nin kuruluşunda ve sonrasındaki siyasal faaliyetlerde ortaya çıkan dini sembolizm, Özgür Özel'in CHP'nin geleneksel laik-sosyal demokrat çizgisinden dahi uzaklaşarak merkezdeki muhafazakâr seçmenlere kapsamaya, hatta merkezin sağına açılmaya çalışan pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin apaçık göstergesidir. Daha somut ve güçlü olarak şunu söylemek gerekir: Yeni Parti, seçmen tabanını genişletmek için laik-sosyal demokrat kimliğin sınırlarını esneterek, flulaştırarak görünmez kılıp merkezin de sağına yönelmektedir. Ve laik-demokrat çizginin görünmez kılınması sosyalist hareket açısından hayati önemdedir. Çünkü sosyalist hareketin Ö.Ö. ile yan yana hizalanan kesimleri bu yeni merkezileşmeyi ve sağcılaşmayı eleştirmek yerine ona siyasal meşruiyet sağladığında, yalnızca sınıfsal bağımsızlığını değil, sosyalistlerin olmazsa olmazı olan laiklik konusundaki ilkesel politik hattını da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır [6]. 4. Tarihsel bagaj: Sınıf siyasetinden reformist entegrasyona Bu durumun teorik sonucu, sınıf siyasetinden sözde “halk cephesi” siyasetine geçiştir. Halk cephesi (Popular Front) stratejisi tarihsel olarak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini genişletmekten çok, onu burjuva demokrasisinin sınırları içinde disipline etme işlevi görmüştür [7]. 1930’ların Avrupa deneyimlerinden Latin Amerika’daki çeşitli örneklere kadar birçok tarihsel süreç göstermiştir ki sosyalistler, kendi bağımsız politik eksenlerini terk edip “daha ilerici” burjuva güçlerin arkasında saf tuttuklarında, sonuç devrimci dönüşüm değil reformist entegrasyon olmuştur [8]. 5. Atlantik güvenlik mimarisi ve solun anti-emperyalist sınavı Özgür Özel’in Türkiye’deki demokrasi sorunlarını yalnızca halkın hak ve özgürlükleri açısından değil, aynı zamanda “Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği” açısından da tanımlaması, onun siyasal ufkunun sınırlarını açık biçimde göstermektedir. Burada demokrasi, emekçi sınıfların öz örgütlenmesinin ve siyasal iktidar mücadelesinin zemini olarak değil, Atlantik sisteminin istikrarının bir unsuru olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu yaklaşımın kendisi bile sosyalist bir perspektif açısından ciddi bir eleştiri konusudur. Çünkü NATO, Marksist analiz açısından tarafsız bir güvenlik kurumu değil, emperyalist dünya sisteminin askeri-siyasal aygıtlarından biridir [9]. Soğuk Savaş boyunca antikomünist kontrgerilla yapılanmalarından darbeler dönemine, Yugoslavya’nın parçalanmasından Afganistan ve Libya müdahalelerine kadar uzanan tarihsel pratik, NATO’nun yalnızca bir savunma örgütü olarak ele alınamayacağını göstermektedir [10]. 6. Pratik siyasetteki tutarsızlıklar ve sokak siyasetinin sınırları Bu bağlamda ortaya çıkan çelişki yalnızca teorik değildir; pratikte de açıkça görünmüştür. NATO zirvesinin ilk gününde, o dönemde CHP genel başkanı sıfatıyla Özgür Özel, grup toplantısını Ankara yerine “TBMM’nin kapalı olması” gerekçe Eskişehir’de gerçekleştirmiştir. Eskişehir’de meclis olmadan grup toplantısı yapılıyorsa pekâlâ Ankara da Güvenpark’ta (daha önce aynı yere çağrı yapıp Anıtkabir’e yürüdüğü gibi) yapabilirdi ama tercih etmedi. Aynı saatlerde Ankara’da iktidar, NATO karşıtı sosyalist gruplara gaz bombası, cop ve ters kelepçeyle gözaltı uygularken, Ö.Özel Eskişehir’de bu baskıyı sadece eleştirmiştir. Oysa Ö.Özel CHP’sinin grup toplantısını Eskişehir'de yapıp iktidarı eleştirmekten öteye geçmeyeceğini görmek şaşırtıcı değildir. Asıl eleştirilmesi gereken, CHP’nin (sonrasında Yeni Parti) bu sınırlarını bilmesine rağmen onunla ortak “yan yanayız” forumları düzenleyerek dirsek teması alıp 'Yan Yana' ittifaklar düzenleme yolundaki sosyalist anlayıştır. Sokakta kelepçeyle gözaltına alınanların direnişi salondaki “yan yanayız” müttefiklikleriyle değil, ancak bağımsız ve ilkeli bir sol mücadele hattıyla savunulabilir." Asıl çelişki, solun bazı kesimlerinin de bu sürece eklemlenmesindedir. NATO karşıtı platformlarda görünüp eylem sahasına inmeyen, polis şiddetini kınarken NATO’nun bölgesel rolüne ve baskı rejimine karşı bütünlüklü bir meydan okuma geliştiremeyen bu hat, uzun süredir aynı tutarsızlığı üretmektedir. Belirli sosyalist çevrelerin 19 Mart 2025’ten beri süregelen "yan yana olma" söylemiyle, gerek Ö.Özel’li CHP yönetimiyle gerekse sonrasında Yeni Parti ekibiyle yan yana durması bu çizginin kalıcılaştığını göstermektedir. 7. "Yan yana birlik" söyleminin buyurgan gerçekliği Çoğulcu bir demokrasi ve güçlü bir toplumsal direniş hattı oluşturma iddiasıyla yıllardır "birleşik mücadele", "ortak cephe" ve “sosyalist güç birliği” söylemini dilinden düşürmeyen siyaset anlayışı, söylemde sunduğu geniş kapsayıcılığı pratikte sergilemekte ciddi bir samimiyet sınavı veriyor. Yıllardır kendisini halk muhalefetinin yegâne birleştirici gücü olarak konumlandırıp benzer çağrıları tekrarlayan bu çizgi, sıra somut adımlara ve ortak eylemliliğe geldiğinde ise tabandaki gerçek birleşme arayışlarını dar grup çıkarlarına ve yersiz bir üste çıkma çabasına kurban ediyor. Yan yana gelmeyi bir siyasal ilkeler bütününden ziyade konjonktürel bir vitrin düzenlemesi olarak gören bu yaklaşım; muhalefetin diğer unsurlarını zaman zaman kendi söylemine yedeklemeye çalışırken, zaman zaman da aynı masayı paylaştığı yapıları tutarsızlıkla itham ederek birlik zeminini bizzat kendisi sakatlıyor. Sonuç olarak yıllardır tekrarlanan o iddialı çağrılar, kitlesel bir değişim gücüne dönüşmek yerine siyasi hafızada soyut bir tekrardan ve kitleleri oyalamaktan öteye geçemiyor. Birleşik muhalefet söylemi defalarca dillendirilmiş; ancak bu yaklaşım, diğer sosyalist yapıları gerçek anlamda kapsamak yerine, üstten, buyurgan ve seçkinci bir dil içinde “gelin bize katılın” çağrısına indirgenmiştir. Ortak program, ortak karar alma mekanizmaları ve eşitler arası bir birlik pratiği yerine, kendi merkezini mutlaklaştıran bir tutum hâkim olmuştur. Bu yaklaşım, sosyalist hareket içinde bağımsız sınıf hattı inşa etme iddiasını zayıflatmış, düzen muhalefetine eklemlenme eğilimini güçlendirmiştir. CHP’nin son dönemlerinde ve şimdi Yeni Parti’de Özgür Özel ekibiyle “yan yana olma” adı altında sürdürülen birliktelik de aynı mantığın devamıdır. Bu paneller ve ortak görünümler, eleştirel bir mesafe koyma değil, fiilen aynı siyasal zeminde buluşma pratiği olarak işlev görmektedir. Böylece sosyalist hareket kendi programını dayatmaktan çok, düzen muhalefetinin sol kanadı konumuna razı edilmektedir. 8. Sosyal demokrasiye eklemlenme ve ideolojik aşınma Bu nedenle sorun yalnızca taktik tercihler değildir. Sorun, düzen muhalefetinin sınırlarının sosyalist hareketin stratejik ufku haline gelmesidir. Bugün bazı sosyalist çevrelerin Özgür Özel’e ve onun Yeni Parti’sine yüklediği rol, onun gerçek siyasal konumundan çok daha ileride bir anlam taşımaktadır. Sosyal demokrat bir liderlik, giderek anti-otoriter mücadelenin, demokratikleşmenin ve hatta toplumsal dönüşümün merkezi öznesi olarak resmedilmektedir. Böylece sosyalist hareket kendi tarihsel programının öznesi olmaktan çıkıp başkasının programının destek kuvveti haline gelmektedir [11]. Sonuç: Sosyalist hareketin geleceği ve sınıf bağımsızlığının yeniden inşası Marksizmin temel önermelerinden biri şudur: İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. [12] Bu ilke yalnızca ekonomik mücadele için değil siyasal mücadele için de geçerlidir. İşçi sınıfının bağımsız siyasal hattı, hiçbir burjuva partiye ve hiçbir düzen içi liderliğe devredilemez. Sosyalist hareketin görevi düzen muhalefetinin sol kanadı olmak değil, düzen muhalefetinden de iktidar blokundan da bağımsız bir sınıf odağı yaratmaktır. Bugün karşı karşıya olduğumuz tehlike tam da bu ilkenin ve laiklik gibi temel devrimci mevzilerin aşınmasıdır. Eğer sosyalistler kendi tarihsel görevlerini CHP içindeki belirli bir liderliğin veya onun Yeni Parti girişiminin başarısına bağlarlarsa, eğer sosyal demokrasi ile sosyalizm arasındaki sınırı belirsizleştirirlerse, eğer sınıf bağımsızlığı ve ilkesel laiklik yerine düzen içi bloklaşmaların ve pragmatik sağcılaşmanın mantığını benimserlerse, ortaya çıkacak sonuç devrimci siyasetin güçlenmesi değil, sosyalist hareketin ideolojik ve örgütsel olarak sosyal demokratlaşması olacaktır. Dolayısıyla güncel tartışmanın özü CHP’nin iç dengeleri ya da Özgür Özel’in Yeni Parti’si değildir; sosyalist hareketin geleceğidir. Tartışılan şey bir genel başkanın veya Yeni Partinin kaderi değil, sınıf bağımsızlığının ve ilkeli duruşun korunup korunamayacağıdır. Marksist açıdan bakıldığında temel görev, düzen muhalefetinin herhangi bir kanadına yedeklenmek değil, işçi sınıfının bağımsız siyasal özneleşmesini yeniden inşa etmektir. Dipnotlar [1]. Marx, Karl & Engels, Friedrich. Komünist Manifesto. Marx burjuvazinin kendi içindeki çatışmalarda işçi sınıfını yedekleme çabasına değinerek, proletaryanın kendi bağımsız siyasal programıyla tarih sahnesine çıkması gerektiğini vurgular. [2].Lenin, Vladimir İlyiç. Ne Yapmalı?. Kuyrukçuluk (hvolstizm), devrimci partinin işçi sınıfının kendiliğinden bilincinin ve burjuva liberalizminin peşine takılarak onun arka bahçesi haline gelmesi sapmasını tanımlar. [3].Lenin, V. İ. Sosyal Demokrasinin İki Taktiği. Liberal burjuvazi ile kurulacak taktiksel ittifakların sınırlarını çizen Lenin, işçi sınıfının bağımsız önderliğinin feda edilmesini sert bir dille eleştirir. [4]. Miliband, Ralph. Kapitalist Toplumda Devlet. Miliband, sosyal demokrat partilerin ve parlamenter reformist hareketlerin devleti dönüştürmek yerine kapitalist devlet aygıtına nasıl entegre olduklarını analiz eder. [5]. Lenin, V. İ. Din Üstüne. Lenin, dinin kişisel bir vicdan meselesi olarak özgür bırakılması gerektiğini savunurken, burjuva siyasetçilerin dini kitleleri konsolide etmek için araçsallaştırmasına karşı kararlı bir mücadele yürütülmesini şart koşar. [6]. Gramsci, Antonio. Hapishane Defterleri. Pasif Devrim (Passive Revolution) kavramı çerçevesinde düzen içi muhalefetin, radikal unsurların taleplerini soğurarak onları nasıl ehlileştirdiğini anlatır. [7]. Troçki, Leon. İspanya Devrimi ve Onu Tehdit Eden Tehlikeler. Troçki, 1930'lardaki "Halk Cephesi" (Popular Front) deneyimlerini eleştirirken, sosyalistlerin burjuva partileriyle kurduğu kurumsal ittifakların işçi sınıfını silahsızlandırdığını ve yenilgiye sürüklediğini gösterir. [8]. Luxemburg, Rosa. Sosyal Reform mu Devrim mi? Luxemburg, sosyal demokrat ve reformist burjuva hükümetlerine eklemlenmenin kapitalizmi ortadan kaldırmayacağını, aksine sosyalistleri kapitalizmin idarecisi haline getireceğini savunur. [9]. Wood, Ellen Meiksins. Sermaye İmparatorluğu. Küresel kapitalizmin askeri zor aygıtı olarak NATO gibi yapıların rolünü ve emperyalist güvenlik mimarisini inceler. [10]. Hobsbawm, Eric. Aşırılıklar Çağı: 20. Yüzyıl Tarihi. Soğuk Savaş döneminde NATO'nun uluslararası siyasetteki askeri ve ideolojik müdahalelerinin analizini sunar. [11]. Poulantzas, Nicos. Siyasal Güç ve Toplumsal Sınıflar. Düzen muhalefetinin ideolojik aygıtlarının, sol güçleri sistem içi restorasyon sınırlarında tutma işlevini teorileştirir. [12] Marx, Karl. Uluslararası İşçi Derneği (Birinci Enternasyonal) Tüzük İlkesi (1864). "İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır" ilkesi, sosyalist hareketin temel ilkesel düsturudur. Kaynakça Gramsci, Antonio. (2014). Hapishane Defterleri (Çev. Adnan Cemgil). İstanbul: Belge Yayınları. Hobsbawm, Eric. (2006). Aşırılıklar Çağı: Kısa 20. Yüzyıl Tarihi (1914–1991) (Çev. Yavuz Alogan). İstanbul: Everesty Yayınları. Lenin, Vladimir İlyiç. (2011). Ne Yapmalı? Sosyal Hareketimizin Canalıcı Soruları (Çev. Muzaffer Erdost). Ankara: Sol Yayınları. Lenin, Vladimir İlyiç. (2010). Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği (Çev. Muzaffer Erdost). Ankara: Sol Yayınları. Lenin, Vladimir İlyiç. (1998). Din Üstüne (Çev. Ferit Burak Aydar). İstanbul: Agora Kitaplığı. Luxemburg, Rosa. (2013). Sosyal Reform mu Devrim mi? (Çev. Nilgün Sharifi). İstanbul: Belge Yayınları. Marx, Karl ve Engels, Friedrich. (2018). Komünist Manifesto (Çev. Celal Üster). İstanbul: Can Yayınları. Miliband, Ralph. (1989). Kapitalist Toplumda Devlet (Çev. Yasemin Berkman). İstanbul: İletişim Yayınları. Poulantzas, Nicos. (2014). Siyasal Güç ve Toplumsal Sınıflar (Çev. Şen Süer). İstanbul: Belge Yayınları. Troçki, Leon. (2011). Faşizme Karşı Mücadele (Çev. Orhan Koçak). İstanbul: Yazın Yayıncılık. Wood, Ellen Meiksins. (2006). Sermaye İmparatorluğu (Çev. Hakan Tanıttıran). İstanbul: Abis Yayınları.