Çok aşık olmuş, deli gibi tutuşmuş bir erkeğin partnerini nasıl olup da evlendikten sonra olmadık zor durumlara düşürdüklerini duyunca şaşırır ve bu durumu açıklamakta zorlanı...

Çok aşık olmuş, deli gibi tutuşmuş bir erkeğin partnerini nasıl olup da evlendikten sonra olmadık zor durumlara düşürdüklerini duyunca şaşırır ve bu durumu açıklamakta zorlanırız.

O halde bu durumun nasıl gerçekleştiğini anlamak üzere aşk ve sevgi kavramlarının kaynaklarına ve köklerine biraz daha yakından bakalım.

Tarih boyunca estetiğin, edebiyatın ve felsefenin kendisine çok şey borçlu olduğu aşk fenomeni bir nesneye duyulan yoğun libidinal tutkulu duygu olarak tanımlanabilir.

Aşk kavramının Antik Yunan'daki ismi olan Eros, ilkçağın en eski metinlerinden beri evrende birleşme ve üremeyi sağlayan doğal bir güç, insan ve Tanrılar'ın aklını başından alabilen duygu olarak karşımıza çıkar. Örneğin Platon aşkı, insanların tüm mantıklı süreçlerini, sağduyusunu, dürüst ve saygıdeğer düşüncelerini, öz benliğini rafa kaldıran çılgın, korkutucu ve doyurulmaz arzu olarak tanımlamıştır. Levinas'a göre aşk, mutlak yalnızlığı içerisindeki insanın, bir Öteki'yle karşılaşıp birleşebilme umudunu içeren tek yoldur. O, aşkı ölüm gibi güçlü bir duygu olarak değerlendirmiş, insanın âşık olduğu kişiyi seçmek şöyle dursun, çoğunlukla olmadık kişilere âşık olması, aşkın nedensizliğini gösterdiği gibi, onun insan üzerinde sahip olduğu gücü ve etkiyi de gösterdiğini dile getirmiştir.

Bu şekilde bakıldığında aşk fantastik ve ideal bir durumdur. İnsana şiirler yazdırır, besteler yaptırır… Ayrıca aşk, dirimsel bir enerji kaynağıdır. İnsanı olmadık işler yapmaya zorlar; hele ki bu insan, aklı ile duygularını düzenleyebilecek yetkinlikte değilse(?).

O halde insanı çılgına çeviren bu gizemli kavram, somut ve nesnel olarak incelenebilecek olsaydı neler çıkardı karşımıza, bakalım: Diğer canlılarda kur yapma davranışı olarak karşımıza çıkan dirimsel enerji, insanlarda evrimleşerek(?) aşk güdüsü adını alır.

Tüm canlılarda belirli zamanlarda türün devamını sağlamaya yönelik olarak ortaya çıkan cinsel dürtü, insanda bir nesneye yönelik yoğun aşk duygusuna dönüşmektedir. Bu durumu Schopenhauer, öznenin kendisinde bir eksiklik ve ihtiyaç duyduğu özelliklerin aşk nesnesinde var olduğunu sezgisel olarak hissetmesiyle, onunla bir araya gelme olasılığı sonucu ortaya çıkabilecek ürün olan bebeğin, kendisindeki bu eksikliği gidermeye yönelik mükemmel bireye özlemi olarak açıklamaktadır aşkı. Schopenhauer'a alternatif bir açıklama getiren Freud'a göre ise her çocuğun yaşadığı ödipal ve electra kompleksi sonucu karşı cins ebeveynde bulunan her hangi bir özelliğin aşk nesnesinde var olduğunun hissedilmesiyle ona yönelme sonucu ortaya çıkan yoğun libidinal duygu olarak açıklamaktadır.

Diğer bir deyişle Freud'a göre aşk aslında romantik sosla gizlenmiş olan cinsel dürtüdür.

Aşk'ın ne olduğuna dair spekülasyonlar her ne olursa olsun nöro-biyolojik olarak aşk, yoğun bir haz duygusu olarak hissedilen ve yeterli koşullar altında dopamin, serotonin gibi nöro-kimyasalların oluşturduğu bir durumdur. Bu nöro-kimyasallar insan beynindeki dopaminerjik bölgeleri (haz bölgeleri) uyararak, kişiye haz yaşatırlar. Fakat bu uyarımlar sonsuza kadar sürmez çünkü haz bölgesi -uyuşturucu bağımlılığında olduğu gibi - sürekli daha fazla uyarılma bekler ve bir süre sonra maksimum uyarılma şiddetine alışarak haz vermemeye başlar…İşte bu evrede aşk biter.

Çok ilginçtir ki batı dillerinde Türkçe’deki gibi sevgi ve aşk ayrımı yoktur; her iki sözcük de tek bir sözcükle karşılanır (örn.''love'' (ing.) ). Bu ayrımı çok önemsemekteyim. Çünkü sevgi sözcüğü aşkı içermekle birlikte, ondan çok daha fazlasıdır.

Sevgi, doğuştan getirilen bir duygu olmayıp, sonradan edinilen ikincil duygulardandır.

Bir bebeğin doğduktan itibaren sahip olduğu dürtüler haz ve acı gibi onu yaşamda tutacak işlevsel dürtülerdir. Fakat onu etrafındaki önemli ötekiler (ki çoğunlukla anne), en zor durumlarında onun ihtiyaçlarını giderir, rahatlatır, ona dokunur ve hayran hayran gözlerinin içine bakar. İşte bu ilk başlarda tek yönlü olan sevi süreçleri, zamanla çift yönlü diyadik bir bağlanma ve sevgi alış verişine dönüşür. Bu süreçte insan beynindeki dopaminerjik haz bölgesi dopamin, serotonin, endorfin gibi hormonlara ek olarak, bağlanma hormonu olarak bilinen oksitosin hormonu oluşumunu sağlar. Bu duruma ek olarak yapılan araştırmalar göstermektedir ki bebeğin duygulanımları, önemli ötekilerin duygulanımından doğrudan etkilenmektedir. Anne mutlu hissederken, bebek de duygulanımını anneye göre uyarlayarak mutlu hissetmeye başlar. Bu duruma, gergin bir ortama girdiğimizde gergin; mutlu bir ortama girdiğimizde mutlu hissetmemizi örnek olarak verebiliriz.

ÇUKUROVA SİFED: Ülkemizin birliğine kast edenler amacına ulaşamaz ÇUKUROVA SİFED: Ülkemizin birliğine kast edenler amacına ulaşamaz

Bu açıklamalardan sonra aşkın tek, sevginin ise çift yönlü olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca herkesin aşık olabilmesi mümkün iken, sevilmeyen birinin bir ötekini sevmesinin daha zor olduğu sonucuna varabiliriz. Aşk, sevgiye giden bir yol olabilirken; sevmek için bir ön şart değildir.

SEVGİ
sevgi güzellik ister
güzellik emek ister
güzellik tende değil
yürekte ateş ister

bir çocuk dudağıyla
yanakta bir sıcaklık
yalnız güzellik değil
sevgi özveri ister

aşkların en soylusu
birken birçok olandır
sevginin en güzeli
paylaşılan emektir
çıkarsız ve sinirsiz
paylaşılan yürektir
İLKAY AKKAYA

O halde, romantik ilişkilerde sevi nesnesine emek vermek, onunla zorlukları birlikte başarmak ve birlikte üretmek karşılıklı bir yapılandırma sürecidir. Böylece sevi nesnesi bizim için nesne olmaktan çıkıp özneleşmekte -biz olmakta- anlam ve değer kazanmaktadır. Çünkü bireylerin ve nesnelerin değerini insanın yüklediği anlam belirlemektedir.

E. Fromm Sevme Sanatı' nda sevilmekten öte sevmenin, karşılıksız sevmenin önemine vurgu yapmıştır.

Çünkü sevmek, dolayısıyla sevilmeyi de içermektedir.