KHK’ların Bıraktığı Miras: Kan Yoluyla Suçlanmak
Bir çocuğun suçu ne zaman anne babasının soyadına dönüşür?
Bir çocuk, anne ya da babasının siyasi düşüncesi, inancı ya da dünya görüşü yüzünden neden cezalandırılır? Asıl sorulması gereken soru belki de budur.
Çünkü bazı ülkelerde çocuk olmak, yalnızca çocuk olmak değildir.
Kimin çocuğu olduğunuz da önemlidir.
Babanızın adı önemlidir. Annenizin geçmişi önemlidir. Ailenizin hangi davadan yargılandığı önemlidir. Hatta bazen hangi evde oturduğunuz, kiminle ders çalıştığınız, kiminle yemek yediğiniz, kiminle bowling oynadığınız, hatta kime doğum günü hediyesi aldığınız bile önemlidir.
Ve bütün bunlar bir gün dönüp dolaşıp bir çocuğun hayatının önüne konulabilir.
Türkiye’de son on yılda büyüyen bir kuşağın hikayesi tam da burada başlıyor: “KHK çocukları” ya da daha kaba rejim diliyle “FETÖ’cü çocukları”
Onlar bir siyasi hareketin çocukları değil. Bir davanın sanıkları değil. Bir örgütün mensupları değil. Onlar, yetişkinlerin yürüttüğü siyasi ve hukuki hesaplaşmaların içine doğmuş çocuklar. Ve belki de en büyük haksızlıkları, kendi hayatlarına dair hiçbir karar veremeden bir dosyanın içine isimlerinin yazılmaları.
Bir savcılık yazısı, bir ilke ihlali
Bugün elimde 28 Ağustos 2026 tarihli bir belge var: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Medya İletişim Bürosu'nun kaleme aldığı bir basın açıklaması. Satır satır okuduğumda, bu hikayenin bugün de, aynı soğuklukla, aynı resmî dille yeniden yazıldığını görüyorum.
Açıklamaya göre; Almanya'nın Mannheim kentinde yaşayan bir kişinin, "örgütün lise ve üniversite öğrencilerine yönelik rehberlik faaliyetleri içerisinde sorumlu düzeyde" olduğu, bir "eğitim danışmanlığı firması vasıtasıyla" FETÖ/PDY soruşturmaları kapsamında adli işlem görmüş veya cezaevinde bulunan kişilerin çocuklarının Almanya'da eğitim görmelerine yardımcı olduğu ileri sürülüyor.
Ardından, o çocukların isimleri kısaltmalarla kamuoyuyla paylaşılıyor: Kemal Batmaz'ın kızı E.B., A.K.Y.'nin oğlu S.Y., B.K.'nin kızı H.K. Bir babanın kızı, bir başka babanın oğlu, bir annenin kızı.[1]
Burada bir an duralım. Çünkü meselenin en çarpıcı kısmı tam da burada başlıyor. Bu metinde anlatılan "suç"un ne olduğu noktasına dikkatle ve elimizi vicdanımıza koyarak bakalım: Bir çocuğun yurt dışında eğitim görmesi. Ders çalışmak, okula gitmek, sınavlara girmek, bir diploma almaya çalışmak. Ve bu basit insani eylemler ebeveynlerinin dosyasıyla birlikte sunuluyor. Çocuğun kendi iradesiyle yaptığı bir suç eyleminden değil, kimin çocuğu olduğundan söz ediliyor. Babasının ya da annesinin adıyla anılarak teşhir ediliyor.
Bu, tesadüfen ortaya çıkmış tekil bir olay da değil. Aynı gün birçok farklı haber kaynağında yayımlanan haberler, bu operasyonun Kemal Batmaz'ın kızı E.B., hakim/savcılıktan ihraç edilip halen cezaevinde bulunan Bilal Köseoğlu'nun kızı H.K. ve örgüt üyeliğinden yargılanan bir kişinin oğlu S.Y. etrafında kurgulandığını doğruluyor.[2] Haberin merkezinde suçla itham edilen bir yetişkin değil, o yetişkinin çocuğu var. Manşetler "kimin kızı", "kimin oğlu" olduğu üzerinden kuruluyor. Kimlik, kendi eylemiyle değil, kan bağıyla tanımlanıyor.
KHK Çocukları: Doğuştan makul şüpheli
Bu satırların arkasında, bugün bu haberin öznesi olan çocuklardan çok daha eskiye uzanan bir gerçeklik yatıyor. Bu hikaye, 2016’dan bu yana Türkiye’de büyüyen binlerce çocuğun hikayesiyle aynı damardan besleniyor: KHK çocukları. Henüz anne karnındayken cezaevi duvarlarının gölgesine düşen, gökyüzünü dikdörtgen sanan çocuklar. Parmaklıklar ardında emeklerken dizleri aşınan, ilk adımlarını beton zeminlerde atan çocuklar. Mahkeme kapılarında eve anne babasıyla dönebilmek için dua ederek bekleyen, adliye koridorlarında büyüyen çocuklar. Anne babaları nedeniyle fişlenip okulda dışlanan, suç işlemedikleri halde suçlu muamelesi gören çocuklar. Kazandıkları bursları alamayan, hak ettikleri okullara kabul edilmeyen, hayatlarının daha başında fırsat eşitliğinden mahrum bırakılan çocuklar.
İşte “kimin çocuğu” etiketinin gerçek karşılığı budur: Dikdörtgen bir gökyüzü. Adliye koridorları. Kesilen bir burs. Kapanan bir kapı. Bir çocuğun annesinden koparılması.
Bugün Mannheim’da eğitim aldığı için haberleşen çocuklarla, dün adliye koridorlarında ya da demir parmaklıklar ardında büyüyen çocuklar arasında fark yok.
Kaderleri aynı cümlede yazıyor:
“Kimin çocuğu?”
Ve bu soru, hukukun en temel ilkesini sessizce aşındırıyor.
Fişlemeden sistematik ötekileştirmeye
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 38. maddesi çok açık bir cümleyle başlar:
"Ceza sorumluluğu şahsîdir."
Bu, modern ceza hukukunun temel taşlarından biridir.
Kimse başkasının fiilinden dolayı cezalandırılamaz, kimse bir başkasının suçunun yükünü taşımaz. Bir insanın ailesi, soyadı veya anne babası, onun cezai sorumluluğunun yerine geçemez. Bu ilke; bin yıllık hukuk tarihinin, kollektif cezalandırmanın ve soy üzerinden intikamın barbarlığından çıkarılmış bir derstir.
Bir çocuğu ebeveynine isnat edilen suç üzerinden tanımlamak, o çocuğu toplumsal hafızaya kendi iradesi dışında bir düşman kimliğiyle kazımaktır. Hukuken ceza verilmemiş olsa bile toplumsal bir ceza mekanizması kurulmuş olur. Az önce okuduğumuz savcılık açıklamasında da tam olarak bu oluyor: Savcılık metninde ismi geçen Mannheim'daki E.B., kendi adıyla değil, "Kemal Batmaz'ın kızı" olarak anılıyor. Bu, hukuki bir tespit değil, bir etiketlemedir. Etiketleme ise ötekileştirmenin ilk ve en sinsi basamağıdır.
Bu çocukların hepsinin hikayesi aynı değil. Ama hepsinin önünde aynı tehlike var: Kan bağı yüzünden ötekileştirilme.
Bugün eğitim aldığı için gündeme getirilen bu çocuklar, yarın okul kaydında, iş başvurusunda veya sosyal çevresinde aynı etiketle karşılaşacaktır. Çünkü bir insan bir kez "kimin çocuğu" olarak tanımlanmaya başladığında, artık kendi biyografisi ailesinin dosyasının gerisine düşer. Bu damgalama soyut bir tehlike değil, on yıldır yaşanan bir gerçeklik. Bu etiketlemenin bedelini bugüne dek ödeyen binlerce çocuk var.
Bir dava: Suçun mirasçıları
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri kamuoyunda "Kız Çocukları Davası" olarak bilinen dosyaydı.
Aralarında 15 lise öğrencisinin de bulunduğu 41 kişi yargılandı.[3] Soruşturma ve iddianamede çocukların ve gençlerin birlikte ders çalışması, öğrenci evinde kalması, bowling oynaması[4], AVM'de buluşması, yemek siparişi vermesi, sinemaya gitmesi, piknik yapması ve çeşitli sosyal etkinliklere katılması gibi gündelik faaliyetler önemli suçlama unsurları arasında yer aldı.
15 çocuk 7 Mayıs 2024'teki operasyonun ardından 16 saat boyunca avukatlarıyla görüştürülmedi. Birbirleriyle konuşmalarına dahi izin verilmedi. Bir üniversite öğrencisi ise mahkemede, emniyette ve cezaevinde çıplak aramaya maruz kaldığını anlattı.[5]
Davayı gözlemleyen İtalyan İnsan Hakları Federasyonu (FIDU) Başkanı Prof. Dr. Antonio Stango’nun kaleme aldığı duruşma izleme raporunda, suçlamaların ders çalışma, sosyal ilişkiler ve mesajlaşma uygulamaları kullanımı gibi gündelik faaliyetlere dayandığı, iddianameyi destekleyecek somut bir delil sunulmadığı belirtildi.[6] Duruşmayı izleyen bir başka gözlemci, Amerikalı insan hakları savunucusu Andrea Barron da benzer bir tabloyu aktardı: “Hakimin sanıklara ve tanıklara, birbirlerine neden matematik ve fen dersi çalıştırdıklarını sorduğunu duydum.”[7]
Dava 18 Eylül 2025'te karara bağlandı: Mahkeme 11 kişiye örgüt üyeliğinden, 8 kişiye örgüte yardım suçundan ceza verirken 19 kişi beraat etti; geri kalan 2 sanık yurt dışında olduğu için haklarında yakalama kararı çıkarıldı, itirafçı konumundaki 1 sanığa ise ceza verilmedi.[8]
Çocukların birlikte ders çalışması ne zaman suç deliline dönüşür? Bir bowling ya da sinema salonu ne zaman örgüt mekanına dönüşür? Bir yemek siparişi ne zaman terör eylemine dönüşür? Bir arkadaşlık ne zaman kriminal bir ilişki sayılır? Cevap, çocuğun yaptığı şeyden çok ailesinin kim olduğuna göre değişiyorsa, ortada yalnızca bir ceza davası değil, sistematik bir ötekileştirme vardır.
Aynı hikaye, yeni isimler
Bu hikaye 2024'te kalmadı. 2026'da başka şehirlerde, başka çocukların hayatında yeniden karşımıza çıktı.
9 Haziran 2026'da İzmir merkezli 12 ilde düzenlenen operasyonlarda 80 kişi gözaltına alındı. Bunların önemli bölümünü üniversite öğrencileri oluşturuyordu. Öğrencilerin birlikte ev tutmaları, kira paylaşmaları, arkadaşlarıyla görüşmeleri veya Balkan ülkelerine gezi için gitmeleri soruşturma kapsamında değerlendirildi: 12 Haziran'da 41 kişi tutuklandı.[9]
Bu dosyanın hafızalarda kalması gereken başka bir yüzü daha var: Rümeysa Şanal. 31 yaşındaki Şanal, 9 aylık bebeğini emzirirken tutuklandı. Bebeği günlerce annesinden ve anne sütünden mahrum kaldı. Tıpkı 2016’dan bu yana aynı haklardan mahrum bırakılan ya da soğuk duvarlar arasına hapsedilen yüzlerce bebek gibi. Şanal mahkemede, bebeğinin sağlık sorunları bulunduğunu ve bakımına muhtaç olduğunu anlattı. Kendisine neden Bosna-Hersek'e gittiği, doğumu nedeniyle gönderilen hediye paraların kime ait olduğu ve babasının da “FETÖ” davaları kapsamında tutuklu olup olmadığı soruldu.[10]
Bir annenin dosyasına, 9 aylık bebeğinin ihtiyacı ne kadar girebilir? Bir bebeğin suçla ne ilgisi var? Bir çocuğun annesine duyduğu ihtiyaç, hangi soruşturmanın bir parçası olarak görmezden gelinebilir? İşte "KHK çocukları" meselesi tam da burada yeniden karşımıza çıkıyor. Kimi zaman çocuk annesinden ayrılıyor, kimi zaman okulda ailesi nedeniyle dışlanıyor, kimi zaman da sadece ebeveyninin adı yüzünden kamuoyunun önüne çıkarılıyor.
Masumiyetin miras kalmadığı yer
Bir çocuk, anne ya da babasının siyasi düşüncesi, inancı ya da dünya görüşü yüzünden neden cezalandırılır? Bu soruya bir hukuk devletinin vereceği tek cevap şudur: Cezalandırılamaz. Suç şahsidir. Ceza şahsidir. Ve çocukluk, hiçbir siyasi hesaplaşmanın bedel ödeme alanı değildir.
Bugün "kimin çocuğu?" diye sorulan çocuk, yarın "kimin kardeşi?", "kimin eşi?", "kimin arkadaşı?" diye sorgulanabilir. Böyle bir düzenin sonu yoktur. Onlara bugün reva görülen muamele, yalnızca onların çocukluğunu değil, toplumun hukuk ve adalet duygusunu da yaralar. Çünkü bir ilke bir kez çiğnendiğinde, kimin için ve ne zaman yeniden çiğneneceğinin hiçbir garantisi yoktur.
Bir toplum çocuklarını anne babalarına itham edilen suçlardan sorumlu tutmaya başladığında, aslında cezalandırdığı yalnızca çocuklar değildir. Kendi geleceğidir. Bugün büyüttüğümüz bu kuşak, yarın bize soracak: Siz kimin yetişkinleriydiniz?
Nesrin SAYDAM
Kaynaklar
1. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Basın Açıklaması, 28 Ağustos 2026 (Y.A., E.B., S.Y., H.K. tespiti) — Orijinal açıklama (X / @istanbulCBS) · Haberler.com
2. Kemal Batmaz’ın kızı E.B. ve Bilal Köseoğlu’nun kızı H.K.’nin gözaltına alınmasını doğrulayan haberler — Aydınlık · Sabah · Ahaber
3. “Kız Çocukları Davası” hakkında genel bilgi ve nihai bilanço — Wikipedia – Girls’ Trial
4. İddianamede bowling oynamanın suçlama unsuru olarak yer alması — Aktif Haber
5. Avukatla görüştürülmeme ve çıplak arama iddiaları — Aktif Haber
6. FIDU (İtalyan İnsan Hakları Federasyonu) / Antonio Stango, Duruşma İzleme Raporu, 14 Kasım 2024 — FIDU raporu · Stockholm Center for Freedom
7. Andrea Barron’ın gözlem aktarımı, Turkish Minute, 20 Şubat 2025 — Turkish Minute
8. Dava kararı ve sanıkların nihai durumu, Turkish Minute, 18 Eylül 2025 — Turkish Minute
9. İzmir merkezli 2026 operasyonu (80 gözaltı, 41 tutuklama), Habertürk, 12 Haziran 2026 — Habertürk
10. Rümeysa Şanal haberi — velev.press
İlgili Okuma
• Hayko Bağdat, “Kız Çocukları Davası” (köşe yazısı) — Artı Gerçek
• İzmir’de 40 kız öğrencinin gözaltına alınması – avukatsız ifade, ilaç yasağı iddiaları — BoldMedya
• Avukat Lale Demirkazan’ın duruşma anlatımı — TR724




