Yapay zekâ şirketlerine ve veri merkezlerine milyarlarca dolar yatırılırken asıl soru yalnızca “Yapay zekâ neler yapabilir?” değil. Marshall McLuhan ve Guy Debord’un 1960’larda ortaya koyduğu fikirler, yapay zekânın insanlarla iletişim kurma biçimimizi ve gündelik yaşamımızı nasıl değiştirebileceğini anlamak için önemli ipuçları sunuyor.

1960’lar teknoloji, kültür ve siyasette büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdi. Televizyon, iletişim ve medya dünyasını köklü biçimde değiştiriyordu. Ancak yeni teknolojinin toplumsal yaşamı nasıl dönüştüreceği konusunda henüz net bir tablo yoktu.

Bugün benzer bir belirsizlik yapay zekâ için yaşanıyor.

Üretken yapay zekâ sistemleri hızla yayılırken yatırımcılar, şirketler ve hükümetler bu teknolojinin ekonomiden eğitime, medyadan gündelik yaşama kadar her şeyi değiştireceğine inanıyor. Ancak yapay zekâyı yalnızca güçlü bir araç ya da yeni bir tür “zekâ” olarak görmek, yaşanan dönüşümün önemli bir bölümünü gözden kaçırabilir.

Kanadalı filozof Marshall McLuhan ile Fransız düşünür Guy Debordun 1960’larda geliştirdiği medya kuramları, bu dönüşüme başka bir açıdan bakmayı mümkün kılıyor.

Yapay zekâyı bir “araç” değil, yeni bir medya olarak düşünmek

Yeni medya teknolojilerinin ilk dönemlerinde eski medyanın içerikleri yeni araçlara taşınır.

Matbaanın ilk dönemlerinde temel kullanım alanlarından biri İncil’in çoğaltılmasıydı. Televizyon ilk yıllarında tiyatro ve radyodan aldığı içeriklerden yararlandı. İnternet de başlangıçta büyük ölçüde elektronik posta göndermek ve dosya paylaşmak için kullanıldı.

McLuhan bu dönüşümde önemli bir örüntüye dikkat çekiyordu: Yeni medya, başlangıçta eski medyanın içeriklerini yeniden üretir. Daha sonra ise yalnızca kendisine özgü yeni içerik biçimleri ortaya çıkar.

Televizyonun gelişmesiyle reality şovlar, 24 saat yayın yapan haber kanalları ve televizyonun yapısına uygun başka program türleri ortaya çıktı.

Üretken yapay zekâ açısından da bugün benzer bir dönemin içindeyiz.

İnsanlar yapay zekâyı makale yazmak, şarkı üretmek, internet sayfaları hazırlamak, ödev yapmak veya mevcut içerikleri yeniden düzenlemek için kullanıyor. Yani büyük ölçüde eski içerik türlerini yeni bir teknoloji üzerinden üretiyoruz.

Ancak yapay zekânın kendine özgü iletişim biçimleri de ortaya çıkmaya başlıyor.

Örneğin gerçek zamanlı olarak keşfedilebilen sanal dünyaların üretilmesi veya kitapların yapay zekâ istemleriyle etkileşimli, birbirine bağlı modüllere dönüştürülmesi, gelecekte içerik kavramının bugün bildiğimiz biçiminden oldukça farklılaşabileceğine işaret ediyor.

“Araç” değiştiğinde iletişim de değişiyor

McLuhan’ın en bilinen düşüncelerinden biri, “Araç mesajın kendisidir” yaklaşımıdır.

Buradaki temel fikir, yalnızca tükettiğimiz içeriğin değil, içeriğe ulaştığımız ortamın da düşünme ve davranma biçimimizi değiştirmesidir.

Bir insan televizyon izlediğinde yalnızca izlediği programdan etkilenmez. Ekran karşısında geçirdiği zaman, dikkatini kullanma biçimi ve dünyayla kurduğu ilişki de değişir.

Benzer biçimde, insanlar uzun süre boyunca başka insanlarla değil yapay zekâ sistemleriyle iletişim kurmaya başlarsa bunun da dünyayı deneyimleme biçimleri üzerinde etkileri olacaktır.

Dolayısıyla mesele yalnızca “Yapay zekâ ne yapabilir?” sorusu değildir.

Daha önemli soru şudur:

Yapay zekâ, içinde yaşadığımız iletişim ve medya ortamını nasıl değiştiriyor?

Debord’un “gösteri toplumu” bugün daha da anlamlı

Guy Debord ise 1967’de yayımlanan “Gösteri Toplumu” adlı çalışmasında kapitalist toplumlarda yaşamın giderek medya aracılığıyla sunulan görüntüler ve temsiller üzerinden şekillendiğini savunuyordu.

Debord’un televizyonun yükselişi sırasında yaptığı bu tespit, internet ve sosyal medya çağında çok daha geniş bir boyut kazandı.

İnsanlar artık arkadaşlarıyla sosyal medya üzerinden iletişim kuruyor, romantik ilişkiler için interneti kullanıyor, siyasi faaliyetlere çevrimiçi katılıyor ve günün neredeyse her anında “içerik” tüketebiliyor.

Daha önce doğrudan ve spontane yaşanan birçok deneyim artık bir medya aracından geçiyor.

Bu durum aynı zamanda bu deneyimlerin ekonomik olarak metalaştırılmasını da mümkün kılıyor.

Yapay zekâ ise bu süreci daha ileri bir noktaya taşıma potansiyeline sahip.

Yapay zekâ gündelik hayatın daha büyük bölümünü ele geçirebilir

Debord’un yaklaşımından hareketle yapay zekânın geleceğini tahmin etmek için şu soru sorulabilir:

İnsan hayatında henüz ekonominin ve teknolojik aracılığın dışında kalan hangi alanlar var?

Eğlence, spor, uyku, arkadaşlık, aşk, yemek, dinlenme ve hatta kişisel ilişkiler...

Yapay zekâ, insanların bu alanlarla kurduğu ilişkiye giderek daha fazla dahil olabilir.

Bugün bir insanın bilgi aramak, alışveriş yapmak, eğlenmek veya bir sorun hakkında konuşmak için kullandığı dijital sistemler, gelecekte çok daha kişisel ve sürekli hale gelebilir.

Yapay zekâ destekli arkadaşlar, sanal karakterler ve dijital ilişki biçimleri bunun ilk örnekleri arasında değerlendirilebilir.

Buradaki mesele yalnızca teknolojinin gelişmesi değildir.

İnsan yaşamının ne kadarının teknoloji aracılığıyla yaşanacağıdır.

İnsan dikkatinin ekonomik değeri büyüyor

Bu dönüşümün arkasında mutlaka gizli bir plan olması gerekmiyor.

Ancak şirketlerin insan davranışlarını etkileyen ve insanların dikkatini uzun süre üzerinde tutabilen teknolojilere yatırım yapmak için güçlü ekonomik nedenleri var.

Dikkatimizi yakalayabilen, davranışlarımızı değiştirebilen ve bizi daha uzun süre bir platformun içinde tutabilen her teknoloji ekonomik açıdan değer taşıyor.

Sosyal medya şirketlerinin elde ettiği büyük gelirler bunun en önemli örneklerinden biri.

Yapay zekâ şirketlerine ve veri merkezlerine yapılan devasa yatırımlar da geleceğin nasıl bir medya ortamı olacağı konusunda önemli bir tercih anlamına geliyor.

Yapay zekâ insanları özgürleştirebilir mi?

Ancak geleceğin mutlaka bu yönde ilerlemesi gerekmiyor.

Yapay zekâ, insanları bilgisayar ekranlarına daha fazla bağımlı hale getirmek yerine tam tersine insanların ekran karşısında geçirdiği zamanı azaltabilir.

E-postalara cevap vermek, formları doldurmak, bürokratik işlemleri yürütmek, tekrarlayan işlerle uğraşmak veya eğitimdeki bazı mekanik değerlendirmeleri gerçekleştirmek gibi görevlerin otomatikleşmesi insanlara zaman kazandırabilir.

Bu zaman, daha fazla dinlenmeye, doğada bulunmaya, arkadaşlarla bir araya gelmeye ve doğrudan insani ilişkiler kurmaya ayrılabilir.

Dolayısıyla yapay zekânın geleceği yalnızca teknolojinin kapasitesine bağlı değil.

Toplumun ve insanların bu teknolojinin nasıl kullanılacağı konusunda vereceği kararlara da bağlı.

Asıl soru: Nasıl bir medya dünyası istiyoruz?

McLuhan ve Debord’un düşünceleri birlikte ele alındığında yapay zekâ konusunda farklı bir bakış ortaya çıkıyor.

Yapay zekâyı yalnızca bir “araç” veya “zekâ” olarak değerlendirmek yerine, insanların birbirleriyle, bilgiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden şekillendiren bir medya ortamı olarak görmek gerekiyor.

Bu bakış açısı, teknolojiye ilişkin tartışmanın merkezini de değiştiriyor.

Soru artık yalnızca:

“Yapay zekâ neler yapabilir?”

değil.

Asıl soru:

“Yapay zekâ insanların nasıl yaşadığını, iletişim kurduğunu ve dünyayı deneyimlediğini nasıl değiştirecek?”

McLuhan’ın yaklaşık 60 yıl önce yaptığı uyarı bugün hâlâ güncelliğini koruyor:

“Olan biteni düşünmeye istekli olduğumuz sürece hiçbir şey kaçınılmaz değildir.”

Yapay zekânın geleceği önceden belirlenmiş bir kader olmayabilir. Teknolojinin nasıl kullanılacağı, hangi ekonomik ve toplumsal amaçlara hizmet edeceği ve insan yaşamında ne kadar yer kaplayacağı konusunda hâlâ tercih yapma imkânımız bulunuyor.

Nick Kelly

Associate Professor in Interaction Design, Queensland University of Technology