ABD Başkanı Donald Trump’ın Müslüman Senato adayı Abdul El-Sayed’i hedef alan açıklamaları, ülkede şeriat tartışmasını yeniden alevlendirdi. Cumhuriyetçilerin “Şeriatsız Amerika” girişimi büyürken, hukukçular şeriatın Amerikan hukukuna tehdit oluşturduğu iddialarını sorguluyor. Tartışmanın merkezinde ise din özgürlüğü, hukuk sistemi ve Müslümanların inançlarını yaşama hakkı bulunuyor.

Trump’ın açıklamalarıyla başlayan yeni tartışma

ABD Başkanı Donald Trump, 25 Ekim 2026’da Michigan eyaletinin Port Huron kentinde düzenlenen seçim mitinginde Senato adayı Abdul El-Sayed’i “cihatçı” olarak nitelendirdi ve ABD’de şeriat hukukunu uygulamak istediğini öne sürdü.

Trump’ın açıklamaları, Cumhuriyetçi siyasetçiler arasında şeriatı Amerikan hukuk sistemine yönelik bir tehdit olarak gösteren yaklaşımın son örneklerinden biri oldu.

Mart 2026’da Teksas eyaletinde “Sharia Free Texas Caucus” (Şeriatsız Teksas Grubu) kuruldu. Grubun kurucusu Cumhuriyetçi eyalet milletvekili Brent Money, şeriatı Amerikan hukukunu ve kurumlarını tehdit eden bütünlüklü bir medeniyet ve hukuk yapısı olarak tanımladı.

Aynı dönemde Teksas Cumhuriyetçi Parti ön seçimlerine katılan seçmenlerin yaklaşık yüzde 95’i, şeriat hukukunun eyalette yasaklanmasını savunan bağlayıcı olmayan bir öneriyi destekledi.

Bu hareket Kongre’ye de yayıldı. Aralık 2025’te kurulan “Sharia Free America Caucus” (Şeriatsız Amerika Grubu), altı ay içinde 25 eyaletten 68 Cumhuriyetçi Kongre üyesine ulaştı.

Şeriat karşıtı hareketlerin temel iddialarından biri, Müslümanların Amerikan hukukunun yerini alabilecek paralel bir hukuk sistemi kurmaya çalıştıkları yönünde.

Michigan Eyalet Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Asma Uddin ise The Conversation’da yayımlanan analizinde, bu iddiaları din özgürlüğü ve Amerikan hukuk sistemi açısından değerlendiriyor.

Şeriat tek bir hukuk kuralları kitabı değil

Arapçada şeriat sözcüğü “yol” veya “su kaynağına götüren yol” anlamına geliyor.

Müslümanlar açısından şeriat, Kur’an ve Hz. Muhammed’in öğretileri doğrultusunda ahlaki ve dini bir yaşam sürdürmenin yolunu ifade ediyor.

Namaz, oruç, beslenme, zekât, sadaka, evlilik ve boşanma gibi konular şeriat anlayışının kapsamına giriyor.

İslam hukuku uzmanı Asifa Quraishi-Landes’e göre şeriat; modern hukuk sistemlerinin birbirinden ayırdığı hukuk, ahlak, toplumsal davranış ve ibadet kurallarını birlikte ele alıyor.

Bir Müslümanın domuz eti yememesi veya günde beş vakit namaz kılması, kendi dini anlayışı açısından şeriata uygun yaşamak anlamına gelebiliyor. Ancak bu davranışlar ayrı bir mahkeme kurulmasını veya devlet tarafından uygulanmasını gerektirmiyor.

Evlilik, boşanma ve miras gibi konular ise hukuki sonuçlar doğurabiliyor. Bu konuların yorumlanması ve uygulanması farklı İslam gelenekleri arasında değişebiliyor.

Quraishi-Landes ayrıca şeriatın Müslümanlara yaşadıkları ülkenin yasalarına uyma yükümlülüğü getirdiğini belirtiyor.

Şeriat ile fıkıh arasındaki fark

Müslümanlar şeriatın nasıl yorumlanması gerektiği konusunda her zaman aynı görüşü paylaşmıyor.

İslam düşüncesinde şeriat, ilahi ideal olarak kabul edilirken fıkıh, insanların bu ilkeleri anlama ve uygulama çabasını ifade ediyor.

Bu nedenle dini kuralların yorumlanması zaman içinde değişebiliyor.

Sünni İslam’ın dört büyük hukuk mezhebi ile Şii İslam’ın hukuk gelenekleri, evlilik, boşanma ve mali işlemler gibi konularda farklı sonuçlara ulaşabiliyor.

Örneğin faiz yasağı nedeniyle Müslümanların geleneksel bankalardan konut kredisi alıp alamayacağı konusunda farklı görüşler bulunuyor.

Evliliğin hangi koşullarda sona erdirilebileceği, organ bağışının dini açıdan uygun olup olmadığı ve modern bankacılık işlemlerinin İslami ilkelerle nasıl bağdaştırılabileceği de tartışılan konular arasında.

Bütün Müslümanlar adına bağlayıcı yorum yapabilecek tek bir kurum bulunmuyor.

Uddin’e göre siyasi tartışmalarda şeriatın değişmez bir kurallar bütünü olarak sunulması, İslam hukukundaki farklı yorumları ve süregelen tartışmaları görünmez kılıyor.

ABD’de Müslümanlar hangi hukuk kurallarına tabi?

ABD’de Müslümanlar diğer bütün yurttaşlarla aynı yasalara tabi.

Dini inançları kişisel yaşamlarını, evliliklerini, ekonomik tercihlerini ve aile ilişkilerini etkileyebiliyor. Ancak şeriatın Amerikan hukukundan bağımsız bir hukuki otoritesi bulunmuyor.

Müslümanlar dini kurallara gönüllü olarak uyabiliyor fakat bu kurallar Amerikan yasalarının üzerinde kabul edilmiyor.

Bu uygulamalar yalnızca Müslümanlara özgü değil.

ABD’de Ortodoks Yahudi çiftler, evlilik öncesinde dini mahkemelere başvurmayı kabul eden sözleşmeler imzalayabiliyor.

“Beth din” olarak bilinen Yahudi dini mahkemeleri, evlilik ve boşanma anlaşmazlıklarında rol oynuyor. Bu mekanizmalar, eşlerden birinin dini boşanmaya onay vermemesi gibi sorunların çözümünde de kullanılabiliyor.

Hristiyan kuruluşları da İncil ilkelerine dayalı arabuluculuk ve tahkim yöntemleri sunuyor.

Müslümanlar ise ailevi veya mali anlaşmazlıklarda dini bilginlere ve arabuluculara başvurabiliyor.

Ancak bu düzenlemeler genel olarak gönüllülük esasına dayanıyor. Hukuken uygulanabilir anlaşmaların Amerikan yasalarına uygun olması gerekiyor.

Bir dini otoritenin verdiği karar, yalnızca dini nitelik taşıdığı için devlet tarafından bağlayıcı kabul edilmiyor.

Amerikan mahkemeleri şeriatı uygulayabilir mi?

Şeriat karşıtı hareketlerin iddialarından biri, İslam hukukunun Amerikan mahkemelerinde giderek daha fazla uygulandığı yönünde.

Ancak dini bir sözleşmenin mahkeme tarafından değerlendirilmesi, dini hukukun devlet hukuku olarak uygulanması anlamına gelmiyor.

Bunun örneklerinden biri İslami evlilik sözleşmelerinde yer alan mehir uygulaması.

Mehir, evlilik sırasında erkeğin kadına vermeyi taahhüt ettiği mal veya ekonomik değeri ifade ediyor. Bazı sözleşmelerde bu yükümlülüğün tamamı ya da bir bölümü boşanma durumunda yerine getiriliyor.

ABD’de bir mehir sözleşmesi mahkemeye taşındığında hâkim, İslam dininin hangi yorumunun doğru olduğunu belirlemiyor.

Sözleşmenin genel hukuk ilkelerine uygun biçimde hazırlanıp hazırlanmadığını inceliyor.

2020 yılında Maryland’de bir temyiz mahkemesi, mehir sözleşmelerinin ancak eşler arasındaki diğer sözleşmelere uygulanan laik hukuk ölçütlerini karşılaması durumunda uygulanabileceğine hükmetti.

Bu yaklaşım, Amerikan Yüksek Mahkemesinin benimsediği “hukukun tarafsız ilkeleri” anlayışıyla da bağlantılı.

Mahkemeler dini yorumlar arasında karar vermeden genel hukuk kurallarını uygulayabiliyor.

Hukuk profesörü Haider Ala Hamoudi’ye göre mehir sözleşmelerinin uygulanabilmesinin nedeni, mahkemelerin İslam hukukunu yorumlamak zorunda olmaması.

Başka bir ifadeyle mahkeme dini bir hükmü değil, hukuka uygun biçimde kurulmuş bir sözleşmeyi değerlendiriyor.

Dini tahkim kararları anayasanın üzerinde olabilir mi?

Teksas Valisi Greg Abbott, İslami arabuluculuk kurullarını daha önce “hukuk mahkemesi görünümündeki şeriat mahkemeleri” olarak nitelendirdi.

Ancak ABD’de Yahudi ve Hristiyan toplulukları da benzer tahkim mekanizmalarından yararlanıyor.

Beth Din of America gibi Yahudi dini kurumları, kararlarının sivil mahkemeler tarafından değerlendirilebilmesine olanak sağlayan usuller uyguluyor.

Hristiyan tahkim kuruluşları da dini ilkeler temelinde uyuşmazlık çözümü sunuyor.

ABD hukukunda gönüllü tahkim anlaşmaları belirli koşullarda mahkemeler tarafından uygulanabiliyor.

Örneğin Müslüman bir çiftin mali anlaşmazlığını dini bir hakeme götürdüğünü ve hakemin taraflardan birinin diğerine 10 bin dolar ödemesine karar verdiğini düşünelim.

Taraflar tahkime gönüllü olarak katılmış ve karar hukuka uygun biçimde alınmışsa mahkeme bu kararı uygulayabiliyor.

Ancak taraflardan biri baskı altında tahkime katılmışsa, dolandırıcılık söz konusuysa veya hakem kendisine verilen yetkileri aşmışsa mahkeme kararı iptal edebiliyor.

Bu durum diğer dini ve laik tahkim mekanizmaları için de geçerli.

Dini bir hakem, yasaları veya anayasayı geçersiz kılamıyor.

İran ve Afganistan’daki uygulamalar neden tartışılıyor?

Şeriatın ABD’de tartışmalı hâle gelmesinin nedenlerinden biri, bazı ülkelerde İslam hukukunun devlet tarafından uygulanma biçimi.

İran’da Birleşmiş Milletler araştırmacıları, zorunlu başörtüsü kurallarını ihlal etmekle suçlanan kadınlara yönelik baskı ve şiddetin arttığını belgeledi.

Afganistan’da ise Taliban yönetimi, kadınların ve kız çocuklarının yaşamını sınırlayan 100’den fazla kararname yayımladı.

Bu uygulamalar dini kuralların zorla dayatılması, kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve vicdan özgürlüğü açısından ciddi tartışmalara yol açıyor.

Ancak Uddin, bu örneklerle Müslümanların bireysel dini yaşamlarının birbirinden ayrılması gerektiğini belirtiyor.

İslam dünyasında da dini hukukun yorumlanması, kadın hakları ve eşitlik konusunda uzun yıllardır farklı görüşler bulunuyor.

Bunun örneklerinden biri 2009 yılında Malezya’da kurulan uluslararası Musawah hareketi.

Müslüman aile hukukunda eşitlik ve adalet için çalışan hareket, İslami öğretilerin kadın haklarını destekleyecek biçimde yorumlanabileceğini savunuyor.

Farklı ülkelerden akademisyenler ve kadın hakları savunucularıyla çalışan Musawah, aile hukukundaki ayrımcı düzenlemelerin değiştirilmesini hedefliyor.

Uddin’e göre burada belirleyici ayrım, dini kuralların bireysel tercihle uygulanması ile devletin bu kuralları istemeyen yurttaşlara zorla dayatması arasında ortaya çıkıyor.

Bir Müslüman kadının kendi isteğiyle başörtüsü takması, devletin bütün kadınlara başörtüsü takma zorunluluğu getirmesinden farklı bir durum.

ABD’de şeriatı yasaklama girişimlerinin geçmişi

ABD’de şeriat karşıtı yasama girişimleri yeni değil.

Pew Research Center’ın araştırmasına göre 2010-2012 yılları arasında en az 32 eyalette, mahkemelerin şeriat veya yabancı hukuk kurallarını uygulamasını sınırlamaya yönelik yasa teklifleri sunuldu.

2010 yılında Oklahoma eyaletindeki seçmenler, mahkemelerin şeriatı dikkate almasını yasaklayan bir anayasa değişikliğini kabul etti.

Ancak bu düzenleme federal yargı tarafından durduruldu.

Federal temyiz mahkemesi, düzenlemenin yalnızca İslam dinini hedef almasının ABD Anayasası’nın din özgürlüğünü güvence altına alan Birinci Değişikliği ile bağdaşmayabileceğine hükmetti.

2013 yılında ise federal bir yargıç söz konusu yasağı kalıcı olarak geçersiz kıldı.

Bazı eyaletler daha sonra yalnızca şeriatı hedef almak yerine yabancı hukukun uygulanmasını genel olarak sınırlandıran düzenlemeler kabul etti.

Bu düzenlemeleri destekleyenler, özellikle kadınların haklarını korumayı amaçladıklarını savunuyor.

Eleştirmenler ise Amerikan hukukunda zaten mevcut olan güvencelerin aynı işlevi gördüğünü belirtiyor.

Çünkü Amerikan mahkemeleri, baskı veya dolandırıcılıkla yapılan sözleşmeleri ya da temel hukuki hakları ihlal eden anlaşmaları geçersiz sayabiliyor.

Bu korumalar, sözleşmenin dini veya laik ilkelere dayanmasına bakılmaksızın uygulanıyor.

Kongre’de yeni yasa teklifi

Şeriat karşıtı girişimler 2026 yılında federal düzeyde yeniden gündeme geldi.

Teksas Cumhuriyetçi Milletvekili Keith Self, Haziran 2026’da federal mahkemelerin Anayasa ile çelişen yabancı veya dini hukuk kurallarını uygulamasını engellemeyi amaçlayan bir yasa teklifi sundu.

Teklifin savunucuları, Amerikan hukuk sisteminin korunması için böyle bir düzenlemeye ihtiyaç bulunduğunu öne sürüyor.

Ancak Uddin’e göre burada temel bir hukuki soru ortaya çıkıyor:

Amerikan mahkemeleri zaten Anayasa’ya ve yürürlükteki yasalara aykırı anlaşmaları uygulayamıyorsa yeni yasak hangi ek güvenceyi sağlayacak?

Hukukçunun değerlendirmesine göre dini sözleşmelerin yargı denetimine tabi olması, dini kuralların Amerikan hukukunun yerini aldığı anlamına gelmiyor.

Bütün dini toplulukların anlaşmaları Amerikan hukukunun belirlediği sınırlar içinde değerlendiriliyor.

Asıl tartışma: Din özgürlüğü Müslümanlar için de aynı ölçüde geçerli mi?

Asma Uddin’in analizinin temelinde, ABD’de din özgürlüğünün bütün inanç topluluklarına eşit biçimde uygulanıp uygulanmadığı sorusu bulunuyor.

Uddin, 2019 yılında yayımlanan When Islam Is Not a Religion (İslam Din Olarak Görülmediğinde) adlı kitabında, Müslümanların sıradan dini uygulamalarının nasıl siyasi tehdit olarak değerlendirilebildiğini incelemişti.

Teksas üzerine yaptığı daha yakın tarihli araştırmasında da benzer bir eğilime dikkat çekti.

Araştırmacıya göre Müslümanların dini kurallara göre evlenmeleri, ibadet etmeleri veya ekonomik ilişkilerini düzenlemeleri, tek başına Amerikan hukukuna alternatif bir devlet sistemi kurmak istedikleri anlamına gelmiyor.

Buna karşılık herhangi bir devletin dini kuralları bireylere zorla dayatması, temel haklar ve özgürlükler bakımından ayrı bir sorun oluşturuyor.

Uddin’in değerlendirmesine göre Amerikan hukukunda dini kuralların mahkemeler aracılığıyla zorla uygulanmasına karşı zaten güvenceler bulunuyor.

Müslümanlar da diğer inanç topluluklarının üyeleri gibi kişisel yaşamlarını dini inançları doğrultusunda düzenleyebiliyor. Ancak bu inançların bağımsız bir hukuki otoritesi bulunmuyor ve mahkemeler yürürlükteki Amerikan hukukuna aykırı kararları uygulayamıyor.

Bu nedenle Uddin, şeriat tartışmasının yalnızca dini hukukla ilgili olmadığını vurguluyor.

Tartışmanın diğer boyutu, Amerikan toplumunun diğer inanç topluluklarına tanıdığı din özgürlüğünü Müslümanlara da aynı ölçüde tanıyıp tanımayacağı sorusu.


Kaynak: Asma Uddin – Michigan State University Hukuk Fakültesi, Institute for Humane Studies.

Orijinal makale: What is Sharia law, and why is it so controversial in the United States? – The Conversation

https://theconversation.com/what-is-sharia-law-and-why-is-it-so-controversial-in-the-united-states-294224