Türkiye’nin Antalya kentinde kasım ayında düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31) öncesinde Pasifik ülkeleri Fiji ve Tuvalu’da bir araya gelen dünya liderleri, derinleşen iklim krizine karşı atılması gereken adımları görüştü. Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed, küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlandırılması hedefinin terk edilmemesi gerektiğini belirterek fosil yakıtlardan çıkışın hızlandırılması, yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması ve gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı sağlanması çağrısında bulundu. Mohammed, “Bugün Pasifik Adaları’nda doğan her çocuğun kendi yurdunda büyüyebilmesini, gelişebilmesini ve yaşayabilmesini güvence altına almak için acilen harekete geçmeliyiz” dedi.

Küresel iklim krizi, artan sıcaklıklar, yıkıcı seller, kuraklık, şiddetli fırtınalar ve yükselen deniz seviyeleriyle dünyanın farklı bölgelerinde etkisini giderek daha güçlü biçimde hissettirirken, uluslararası toplumun dikkati Türkiye’de gerçekleştirilecek COP31 zirvesine çevrildi.

9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek zirve öncesinde, 5-8 Ekim tarihlerinde Güney Pasifik’teki Fiji ve Tuvalu’da gerçekleştirilen hazırlık toplantılarında iklim müzakerelerinin temel gündemleri ele alındı.

Toplantılara katılan BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed, iklim krizinin yalnızca çevresel bir sorun olmadığını; enerji güvenliği, ekonomik kalkınma, yoksulluk, gıda ve su güvenliği ile insanların yaşadıkları topraklarda varlıklarını sürdürebilmesi açısından da belirleyici bir mesele haline geldiğini vurguladı.

Görüşmelerde beş temel başlık öne çıktı: Küresel ısınmanın 1,5 dereceyle sınırlandırılması, fosil yakıtlardan uzaklaşılması, iklim felaketlerine uyum kapasitesinin artırılması, erken uyarı sistemlerinin yaygınlaştırılması ve gelişmekte olan ülkelere adil finansman sağlanması.

Pasifik adalarından dünyaya çağrı: “Çocuklar kendi topraklarında yaşayabilmeli”

COP31 öncesindeki hazırlık toplantılarının Fiji ve Tuvalu’da yapılması, iklim krizinin en ağır sonuçlarıyla karşı karşıya bulunan küçük ada devletlerinin taleplerini uluslararası gündemin merkezine taşıdı.

Pasifik Okyanusu'ndaki bu ülkeler, küresel sera gazı salımlarındaki sınırlı paylarına karşın deniz seviyesinin yükselmesi, kıyı erozyonu, tuzlu suyun tatlı su kaynaklarına karışması ve aşırı hava olayları nedeniyle ciddi risklerle karşı karşıya.

Özellikle alçak rakımlı ada ülkelerinde deniz seviyesindeki yükselme yalnızca kıyı şeritlerinin kaybedilmesi anlamına gelmiyor. Tarım arazilerinin tuzlanması, içme suyu kaynaklarının zarar görmesi, yerleşim alanlarının tehdit altında kalması ve insanların yaşadıkları yerlerden ayrılmak zorunda kalması gibi birbirini besleyen sorunları da beraberinde getiriyor.

Fiji'deki toplantıda konuşan Mohammed, iklim politikalarının merkezinde insan yaşamının bulunması gerektiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Bugün Pasifik Adaları’nda doğan her çocuğun, evim dediği adalarda büyüyebilmesi, refah içinde yaşayabilmesi ve geleceğini kurabilmesi için acilen harekete geçmeliyiz.”

Bu çağrı, özellikle küçük ada devletlerinin uzun yıllardır uluslararası müzakerelerde gündeme getirdiği iklim adaleti tartışmalarını yeniden öne çıkardı.

BM: “1,5 derece hedefinin aşılması teslim olmak için gerekçe değil”

Toplantıların en önemli gündemlerinden biri, 2015 yılında kabul edilen Paris İklim Anlaşması'nın küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefiydi.

Paris Anlaşması, küresel ortalama sıcaklık artışının 2 derecenin oldukça altında tutulmasını ve artışın 1,5 dereceyle sınırlandırılması için çaba gösterilmesini öngörüyor.

Ancak küresel sera gazı salımlarının yüksek düzeylerde seyretmesi ve mevcut politikaların yetersizliği, bu hedefe ulaşılmasını giderek zorlaştırıyor.

Bilimsel değerlendirmeler, küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyi geçici olarak aşması olasılığının güçlendiğine işaret ediyor. Bununla birlikte tek bir yılın 1,5 derecenin üzerinde gerçekleşmesi, Paris Anlaşması'nın uzun vadeli sıcaklık hedefinin resmen aşıldığı anlamına gelmiyor.

Tuvalu'daki konuşmasında bu ayrımın önemine dikkat çeken Mohammed, olası sıcaklık aşımının iklim mücadelesinden vazgeçilmesine gerekçe oluşturamayacağını söyledi:

“Hedefin aşılması teslim olmak için bir neden değildir. Tam tersine, bu aşımı mümkün olduğunca kısa süreli ve düşük düzeyde tutmak, sıcaklıkları olabildiğince hızlı biçimde yeniden 1,5 derecenin altına indirmek için harekete geçme çağrısıdır.”

BM'nin yaklaşımına göre, küresel sıcaklık artışındaki her onda birlik derece farkı, aşırı hava olaylarının şiddeti, ekosistemlerin korunması ve toplumların uyum kapasitesi açısından önem taşıyor.

Sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlandırılması için yalnızca uzun vadeli taahhütlerin açıklanması değil, bu taahhütlerin kısa vadeli ve ölçülebilir emisyon azaltım politikalarına dönüştürülmesi gerekiyor.

Fosil yakıtlardan çıkış ve enerji dönüşümü yeniden gündemde

BM Genel Sekreter Yardımcısı Mohammed, ülkelerin önceki iklim zirvelerinde verdikleri sözleri yerine getirmeleri gerektiğini belirterek özellikle 2023 yılında Dubai'de gerçekleştirilen COP28 kararlarına dikkat çekti.

COP28'de kabul edilen küresel değerlendirme kararı kapsamında ülkeler, enerji sistemlerinde fosil yakıtlardan adil, düzenli ve hakkaniyetli biçimde uzaklaşılması yönünde bir dönüşüm çağrısında bulunmuştu.

Aynı süreçte 2030 yılına kadar küresel yenilenebilir enerji kapasitesinin üç katına çıkarılması ve enerji verimliliğindeki yıllık iyileşme hızının iki katına yükseltilmesi hedefleri de benimsenmişti.

Ancak bu hedeflere ulaşılması, enerji altyapısının dönüştürülmesini, elektrik şebekelerinin güçlendirilmesini, enerji depolama teknolojilerinin yaygınlaştırılmasını ve temiz enerji yatırımlarına erişimdeki eşitsizliklerin azaltılmasını gerektiriyor.

Mohammed, yenilenebilir enerjiye geçişin yalnızca karbon salımlarının azaltılmasıyla sınırlı görülmemesi gerektiğini, enerji güvenliği ve toplumsal kalkınma açısından da önemli fırsatlar sunduğunu ifade etti.

Fiji'deki konuşmasında dünyada hâlâ elektriğe erişemeyen 655 milyon insan bulunduğuna dikkat çekerek şunları söyledi:

“Temiz enerji, elektriğe erişimi olmayan 655 milyon insan için ışıklar açıkken bir annenin doğum sırasında hayatta kalması, bir çocuğun ise hava karardıktan sonra ödevlerini yapabilmesi anlamına geliyor.”

Mohammed ayrıca yenilenebilir enerji yatırımlarının, ekonomilerin küresel çatışmalar nedeniyle fosil yakıt fiyatlarında yaşanan dalgalanmalara bağımlılığını azaltabileceğini belirtti.

Bu değerlendirme, enerji dönüşümünün yalnızca çevre politikası değil; sağlık, eğitim, ekonomik istikrar ve enerjiye eşit erişim meselesi olarak da ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

İklim felaketlerine karşı erken uyarı sistemleri yaygınlaştırılmalı

BM'nin COP31 öncesinde öne çıkardığı bir diğer başlık, iklim krizinin kaçınılmaz hale gelen etkilerine karşı toplumların korunması oldu.

Mohammed, sera gazı salımlarının azaltılmasının tek başına yeterli olmadığını, aynı zamanda aşırı hava olaylarına karşı dayanıklılığın güçlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Özellikle kasırgalar, seller, aşırı yağışlar, sıcak hava dalgaları ve kuraklık gibi olaylarda erken uyarı sistemlerinin hayati önem taşıdığına dikkat çekti.

Fiji'deki konuşmasında erken uyarı sistemlerinin önemini şu sözlerle anlattı:

“Bir kasırga gelmeden saatler önce aileye ulaşan erken uyarı, o ailenin güvenli bir yere gidebilmesi için zaman kazandırır.”

Ancak Mohammed'e göre yalnızca hava olaylarının önceden tahmin edilmesi yeterli değil. Uyarıların toplumun tüm kesimlerine ulaştırılması, güvenli tahliye alanlarının oluşturulması ve kritik altyapının iklim risklerine karşı güçlendirilmesi gerekiyor.

Bu kapsamda dayanıklı konutlar, güvenli içme suyu sistemleri, sel riskine karşı koruma altyapısı, kıyı ekosistemlerinin restorasyonu ve doğal afetlere hazırlık planları önem kazanıyor.

Pasifik ülkelerinde kıyıların korunması ve deniz ekosistemlerinin iyileştirilmesi amacıyla yürütülen çalışmalar da toplantılarda örnek gösterildi.

İklim finansmanında 1,3 trilyon dolarlık hedef: Paranın ihtiyaç sahiplerine ulaşması isteniyor

COP31 öncesindeki görüşmelerde en önemli anlaşmazlık alanlarından biri olması beklenen iklim finansmanı da gündemin merkezindeydi.

BM Genel Sekreter Yardımcısı Mohammed, gelişmiş ülkelerin iklim kriziyle mücadelede finansal sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurguladı.

Bu çerçevede, gelişmekte olan ülkeler için 2035 yılına kadar yıllık en az 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanının harekete geçirilmesini amaçlayan Bakü'den Belém'e Yol Haritasına dikkat çekti.

Söz konusu hedef, iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlanması, temiz enerjiye geçişin hızlandırılması ve düşük karbonlu kalkınma yatırımlarının desteklenmesi açısından önem taşıyor.

Ancak hedeflenen finansmanın büyüklüğü kadar, bu kaynakların hangi koşullarla sağlanacağı da tartışılıyor.

Gelişmekte olan ülkeler açısından kredilerin borç yükünü artırması, finansman başvurularının karmaşıklığı ve küçük devletlerin sınırlı idari kapasitesi önemli engeller arasında bulunuyor.

Mohammed, finansman kaynaklarına erişimin kolaylaştırılması gerektiğini belirterek şöyle konuştu:

“Her dolar, ulaşması gereken yere ulaşmalı. Sınırlı sayıda personeli bulunan küçük bir ada ülkesinin bakanlığı, uygun koşullu finansmana hızlı ve basit biçimde erişebilmelidir.”

Bu yaklaşım, iklim finansmanında yalnızca kaynak miktarının değil, hibelerin, düşük maliyetli kredilerin ve doğrudan erişim mekanizmalarının da belirleyici olduğunu gösteriyor.

Pasifik ülkeleri iklim adaletini müzakerelerin merkezine taşıdı

Fiji ve Tuvalu'daki toplantılar, küresel iklim müzakerelerinin en önemli tartışmalarından biri olan tarihsel sorumluluk ve iklim adaleti konusunu yeniden gündeme getirdi.

Sanayileşme sürecinde atmosfere büyük miktarlarda sera gazı salan ülkeler ile iklim krizine katkısı oldukça sınırlı olan küçük ada devletleri, iklim değişikliğinin sonuçlarından aynı ölçüde etkilenmiyor.

Pasifik ülkeleri, özellikle deniz seviyesindeki yükselme nedeniyle topraklarını, kültürel miraslarını ve yaşam alanlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Bu nedenle iklim adaleti tartışmaları, yalnızca emisyon azaltım yükümlülüklerinin paylaşılmasını değil, iklim kaynaklı kayıp ve zararların karşılanmasını da kapsıyor.

Küçük ada devletleri, iklim değişikliğine uyum için sağlanacak kaynakların yanında, geri döndürülemez kayıplar karşısında uluslararası destek mekanizmalarının güçlendirilmesini istiyor.

Reuters'ın 7 Ekim tarihli haberine göre Fiji'deki toplantılarda 50'den fazla ülkeden temsilciler yer aldı. Tuvalu'daki hazırlık etkinliğinde ise 30 ülkenin temsilcileri, sera gazı salımlarının hızlı, derin ve kalıcı biçimde azaltılmasını destekleyen bir bildiriye imza attı.

Türkiye ve Avustralya COP31 sürecini birlikte yürütecek

Drone View Antalya City Center

FIJI-UN-COP31-CLIMATE-ENVIRONMENT

Antalya'da 9-20 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilecek COP31, küresel iklim diplomasisi açısından önemli bir toplantı olacak.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryasının açıkladığı düzenlemeye göre Türkiye konferansa ev sahipliği yapacak. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum COP31 Başkanlığı görevini üstlenecek; Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen ise müzakerelerin başkanı olacak.

Antalya'daki Dünya Liderler Zirvesi'nin 11-12 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanıyor.

COP31'de ülkelerin emisyon azaltım taahhütlerini nasıl uygulayacağı, fosil yakıtlardan dönüşümün hangi araçlarla hızlandırılacağı ve iklim finansmanı hedeflerinin nasıl somutlaştırılacağı önemli tartışma başlıkları arasında bulunuyor.

Türkiye'nin ev sahipliği, ülkenin kendi iklim politikalarının da uluslararası düzeyde değerlendirilmesine zemin hazırlayacak.

Türkiye'nin 2053 net sıfır emisyon hedefi bulunuyor. Bununla birlikte fosil yakıt kullanımının sürmesi, enerji dönüşümünün hızı ve emisyon azaltım politikalarının uygulanması tartışılmaya devam ediyor.

Türkiye açısından COP31 neden önemli?

Türkiye, Akdeniz Havzası'nda yer alması nedeniyle iklim değişikliğinin sıcaklık artışı, kuraklık, orman yangınları ve su kaynakları üzerindeki etkilerine açık ülkeler arasında bulunuyor.

Özellikle Akdeniz, Ege, Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerinde su stresi, tarımsal üretim ve aşırı sıcaklarla bağlantılı riskler önem taşıyor.

Antalya'daki zirvede tartışılacak kararlar, Türkiye açısından da doğrudan sonuçlar doğurabilecek nitelikte.

Tarımda su verimliliğinin artırılması, kentlerin aşırı sıcaklara hazırlanması, orman yangınlarıyla mücadele kapasitesinin güçlendirilmesi, enerji üretiminde fosil yakıt bağımlılığının azaltılması ve afetlere dayanıklı yerleşimlerin oluşturulması bu alanların başında geliyor.

İklim politikalarının toplumsal boyutu da önem taşıyor. Enerji dönüşümünün istihdam üzerindeki etkileri, düşük gelirli hanelerin enerjiye erişimi, tarım emekçilerinin çalışma koşulları ve iklim felaketlerinden etkilenen yerleşimlerin yeniden inşası, adil geçiş tartışmalarının temel konularını oluşturuyor.

Bu nedenle COP31'in başarısı yalnızca devletlerin açıkladığı hedeflerle değil, bu hedeflerin uygulanabilir politikalara, finansman mekanizmalarına ve toplumsal koruma önlemlerine dönüşmesiyle de değerlendirilecek.

1,5 derecelik sınır neden bu kadar önemli?

Küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlandırılması, iklim krizinin bütün etkilerinin ortadan kaldırılması anlamına gelmiyor. Ancak sıcaklık artışının daha yüksek seviyelere ulaşması, birçok iklim riskinin büyümesine neden oluyor.

Bilimsel değerlendirmelere göre sıcaklık artışındaki küçük farklar bile aşırı sıcakların sıklığı, yoğun yağışlar, kuraklık, deniz ekosistemlerinin zarar görmesi ve biyolojik çeşitlilik kaybı açısından önemli sonuçlar yaratabiliyor.

Özellikle mercan resifleri, kutup bölgeleri ve alçak rakımlı ada devletleri, sıcaklık artışının etkilerine karşı oldukça hassas.

Ayrıca El Niño gibi doğal iklim olayları, insan kaynaklı küresel ısınmayla birlikte bazı dönemlerde sıcaklık ve yağış anomalilerini güçlendirebiliyor. Bununla birlikte her aşırı hava olayının doğrudan El Niño'ya bağlanamayacağı, bölgesel etkilerin bilimsel olarak ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği belirtiliyor.

Bu nedenle BM, geçici sıcaklık aşımlarının dahi mümkün olduğunca sınırlandırılmasını ve küresel sıcaklıkların uzun vadede yeniden 1,5 derecenin altına indirilmesini savunuyor.

COP31'in önündeki temel sınav: Verilen sözler uygulanacak mı?

Uluslararası iklim müzakerelerinde uzun yıllardır devam eden temel sorunlardan biri, ülkelerin açıkladıkları hedefler ile uyguladıkları politikalar arasındaki farklılık.

Paris Anlaşması'ndan bu yana yenilenebilir enerji teknolojilerinde önemli gelişmeler yaşanmasına rağmen, küresel enerji sisteminin dönüşümü ve sera gazı salımlarının azaltılması konusunda daha hızlı ilerleme ihtiyacı sürüyor.

Fiji ve Tuvalu'daki toplantılarda yapılan çağrılar, Antalya'da yalnızca yeni hedeflerin değil, önceki zirvelerde alınan kararların nasıl hayata geçirileceğinin de tartışılması gerektiğini ortaya koydu.

Pasifik ülkelerinin öncelikleri arasında sıcaklık artışının sınırlandırılması, okyanusların korunması, iklim finansmanına doğrudan erişim ve toplulukların yaşadıkları topraklarda kalabilmelerini sağlayacak uyum yatırımları bulunuyor.

8 Ekim'de Fiji'deki hazırlık toplantısının sonunda konuşan COP31 Başkanı Murat Kurum da küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlandırılmasının bir yaşam mücadelesi olduğunu belirtti. Kurum, iklim eyleminin ertelenmemesi gerektiğini vurguladı.

BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed ise Pasifik'teki görüşmelerin sonunda Paris Anlaşması'nın hedeflerinin korunması gerektiğini yineleyerek uluslararası topluma şu mesajı verdi:

“BM'nin mesajı son derece açık: Paris'te verilen sözü tutun, daha güçlü mücadele edin ve sıcaklık sınırının aşılacağı dönemi mümkün olduğunca kısa ve sınırlı tutun.”

Kasım ayında Antalya'da yapılacak COP31, bu çağrıların somut kararlarla karşılık bulup bulmayacağını gösterecek.