Son aylarda dünyanın farklı bölgelerinde art arda meydana gelen büyük depremler, “Depremler artık daha sık mı yaşanıyor?” sorusunu yeniden gündeme getirdi. Bilimsel veriler ise dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor: Büyük depremlerin sayısında olağan dışı bir artış yok. 2026’da şimdiye kadar meydana gelen 6,5 ve üzerindeki deprem sayısı, uzun yıllar ortalamasının bile biraz altında. Dünyanın farklı bölgelerinde son aylarda meydana gelen büyük ve yıkıcı depremler, depremlerin daha sık yaşandığı yönündeki endişeleri artırdı. Son üç ayda nüfus merkezlerinin yakınlarında Filipinler'de 7,8, Endonezya'da 7,7, Venezuela'da 7,5 ve 7,2, Kolombiya'da 7,4 ve Japonya'da 6,8 büyüklüğünde depremler meydana geldi. Hawaii Adası'nda 6,0, İspanya'nın Granada kentinde ise 5,2 büyüklüğünde depremler yaşandı. Bu depremlerin bazıları hafif ve orta düzeyde hasara yol açtı. Peş peşe gelen görüntüler ve haberler ise dünyanın farklı bölgelerinde depremlerin olağanüstü biçimde arttığı algısını güçlendirdi. Ancak bilimsel veriler bu algıyı desteklemiyor. Yılda ortalama 46 büyük deprem Dünya sürekli hareket halinde olan bir gezegen. Her gün dünyanın farklı noktalarında çok sayıda deprem meydana geliyor. Bunların büyük bölümü çok küçük olduğu ya da yerleşim yerlerinden uzakta gerçekleştiği için insanlar tarafından hissedilmiyor. İstatistiklere göre, dünya genelinde 6,5 ve üzerindeki büyüklükte bir deprem ortalama olarak yaklaşık sekiz günde bir meydana geliyor. Bu da yılda ortalama 46 adet 6,5 ve üzeri deprem anlamına geliyor. 21 Ağustos 2026 itibarıyla dünya genelinde 6,5 ve üzeri büyüklükte 26 deprem kaydedildi. Bu sayı, yılın henüz tamamlanmamış olması da dikkate alındığında, uzun yıllar ortalamasının üzerinde değil. Aksine, 2026'nın şu ana kadarki deprem sayısı hem uzun dönem ortalamasının hem de son 40 yılın yıllık deprem sıklığının biraz altında seyrediyor. Depremlerin kaynağı: Tektonik hareketler Depremler esas olarak tektonik levhaların hareket ettiği bölgelerde meydana geliyor. Kaliforniya'daki San Andreas Fayı, Yeni Zelanda'daki Alp Fayı, Güney Karayipler ve Pasifik levhasının çevresini kapsayan “Pasifik Ateş Çemberi”, dünyanın en aktif ve yüksek sismik risk taşıyan bölgeleri arasında bulunuyor. Bu bölgelerde levhaların hareketleri, fay hatlarında gerilim birikmesine ve zaman zaman büyük depremlerin meydana gelmesine neden oluyor. Bilim insanları depremleri daha iyi anlayabilmek ve olası riskleri belirleyebilmek amacıyla dünya genelinde sürekli ölçüm yapıyor. Özellikle son birkaç on yılda sismik ölçüm cihazlarının sayısındaki artış, deprem kayıtlarının çok daha ayrıntılı hale gelmesini sağladı. Ancak daha fazla deprem tespit ediliyor olması, daha fazla deprem meydana geldiği anlamına gelmiyor. Daha fazla deprem mi oluyor, yoksa daha fazla mı fark ediyoruz? Bilim insanlarının uzun yıllara dayanan deprem katalogları, özellikle büyük depremlerin görülme sıklığının genel olarak istikrarlı olduğunu ortaya koyuyor. Peki neden son dönemde daha fazla büyük deprem yaşanıyormuş gibi hissediyoruz? Bunun önemli nedenlerinden biri, büyük depremlerin artık çok daha hızlı biçimde dünyanın her yerine ulaşması. Bir deprem nüfus yoğun bir bölgeyi etkilediğinde ortaya çıkan görüntüler saniyeler içinde sosyal medyada yayılıyor. Haber kuruluşları da can kaybı, yıkım ve kurtarma çalışmalarını geniş biçimde aktarıyor. Böylece dünyanın farklı bölgelerinde meydana gelen depremler, geçmişe kıyasla çok daha görünür hale geliyor. Üstelik büyük depremlerin tamamı haber konusu olmuyor. 2026'da şimdiye kadar meydana gelen 6,5 ve üzerindeki 26 depremden yalnızca bir bölümü geniş kitlelere ulaştı. Zihnimiz de deprem sıklığını olduğundan fazla algılayabiliyor Uzmanlara göre burada insan zihninin çalışma biçiminin de önemli bir rolü var. Son dönemde yaşanan ve geniş biçimde haberleştirilen depremler, insanların deprem haberlerine karşı daha duyarlı hale gelmesine yol açabiliyor. Bunlardan biri yakınlık önyargısı. İnsanlar yakın zamanda yaşanan olayları daha eski olaylara kıyasla daha önemli ve daha sık gerçekleşiyor gibi algılayabiliyor. Bir diğeriyse “sıklık yanılgısı”, diğer adıyla Baader-Meinhof fenomeni. Bir olayın farkına vardıktan sonra aynı olayla ilgili örnekleri daha sık görmeye başladığımızı düşünmemiz bu yanılgının bir sonucu. Dolayısıyla birkaç büyük depremin kısa süre içerisinde haberlerde yoğun biçimde yer alması, uzun vadeli istatistikler aynı şeyi göstermese bile, “Depremler arttı” düşüncesini güçlendirebiliyor. Asıl mesele deprem sayısı değil, etkisi Bilimsel veriler, son dönemde meydana gelen depremlerin sayısının olağan dışı biçimde arttığını göstermiyor. Ancak bu durum deprem riskinin küçümsenmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Büyük bir depremin nerede meydana geleceği ve hangi toplulukları etkileyeceği, depremin kendisi kadar önemli. Aynı büyüklükteki iki deprem, farklı yapılaşma koşulları ve nüfus yoğunlukları nedeniyle çok farklı sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle uzmanlar, deprem sayısındaki değişimden çok toplumların depreme ne kadar hazırlıklı olduğuna dikkat çekiyor. Hazırlık can kayıplarını azaltabilir Deprem riskini azaltmanın en önemli yollarından biri, sismik tehlikenin bulunduğu bölgeleri doğru belirlemek ve buna uygun yapılaşma politikaları geliştirmek. Depreme dayanıklı yapıların inşa edilmesi, mevcut yapıların güçlendirilmesi, acil müdahale planlarının hazırlanması ve toplumun deprem sırasında ne yapacağını bilmesi, doğal bir tehlikenin büyük bir felakete dönüşmesini önlemede kritik önem taşıyor. Hükümetlerin, yerel yönetimlerin, bilim insanlarının ve toplumun birlikte hareket etmesi gerekiyor. Çünkü depremleri engellemek mümkün değil; ancak depremlerin yol açacağı yıkımı ve can kaybını azaltmak mümkün. Son aylarda dünyanın farklı bölgelerinde meydana gelen depremler de bu gerçeği bir kez daha hatırlatıyor: Depremler olağan dışı biçimde artmıyor olabilir, ancak hazırlıksız yakalanmanın bedeli hâlâ çok ağır.