Adana Emek ve Demokrasi Platformu: Bugün burada, tarihin karanlık sayfalarına kazınmış üç büyük katliamı; Halepçe Katliamı’nı, Gazi Katliamı’nı ve Beyazıt Katliamı’nı unutmamak ve unutturmamak için toplandık.
Adana Emek ve Demokrasi Platformu İnönü Parkında kitlesel basın açıklaması yaptı. Açıklama öncesi Halepçe, Gazi ve Beyazıt katliamında yaşamını yitirenler için saygı duruşu gerçekleştirildi.
Halepçe katliamı ile ilgili açıklamayı platfom adına Av. Yasemin Dora Şeker Gazi ve Beyazıt katliamıyla ilgili bölümü de Av. Baran Taygun Metin okudu.
Yapılan açıklamalarda şunlar ifade edildi:
16 Mart 1988’de Halepçe’de, Saddam Hüseyin rejimi tarafından Kürt halkına karşı tarihin en büyük kimyasal saldırılarından biri gerçekleştirildi. Hardal gazı ve sinir gazlarıyla yapılan saldırıda yaklaşık 5.000 insan yaşamını yitirdi, 10.000’den fazla kişi yaralandı. Tanıkların anlatımlarına göre sokakları dolduran gazın elma kokusuna benzeyen bir koku yaydığı söyleniyordu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar; bütün bir kent kimyasal silahların hedefi oldu. Halepçe, emperyalist güçlerin ve bölgesel iktidarların çıkar savaşlarında halkların nasıl gözden çıkarıldığının acı bir simgesi olarak da tarihe geçti.
Halepçe katliamı, Saddam Hüseyin yönetiminin Kürt halkına karşı yürüttüğü “Enfal Operasyonu”nun en kanlı olan 184 bin Kürt ‘ün katledildiği katliam serisinin, doruk noktasıydı. 1987–1988 yılları arasında yürütülen bu operasyon sırasında 4 binden fazla köy yok edildi, yüzbinlerce insan zorla yerinden edildi ve uluslararası insan hakları raporlarına göre yaklaşık 180.000 Kürt yaşamını yitirdi. Bu nedenle Enfal operasyonu uluslararası hukuk tarafından insanlığa karşı suç ve soykırım niteliğinde bir katliam olarak değerlendirilmiştir. 1 mart 2010 tarihinde Irak Yüksek Ceza Mahkemesi Halepçe Katliamı’nı soykırım olarak tanıdı.
Oysa kimyasal silahların kullanımı 1925 tarihli Cenevre Protokolü ile açık biçimde yasaklanmış, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokolleri ile sivillerin korunması uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri haline getirilmiştir. Halepçe’de gerçekleştirilen kimyasal saldırı bu sözleşmelerin ve insanlığın ortak hukukunun açık bir ihlaliydi.
Yıllar sonra Saddam Hüseyin rejimi devrildiğinde, işlediği ağır insan hakları ihlalleri ve katliamlar nedeniyle yargılandı ve 2006 yılında idam edildi. Ancak Halepçe’de yaşamını yitiren binlerce insanın acısı, yalnızca bir diktatörün yargılanmasıyla sona ermedi.
Halepçe’de yaşanan büyük acıya rağmen Kürt halkı, haklı mücadelesinden vazgeçmemiş ve elde ettiği kazanımlarla bölgedeki demokratik gelişmelere de önemli katkılar sunmuştur. Tarih bir kez daha göstermiştir ki; baskı ve şiddet yöntemleri demokrasi ve özgürlük mücadelelerini geçici olarak bastırabilir ancak ortadan kaldıramaz.
Ortadoğu’da süren Emperyalist savaşlar, füzeler ,bombalar ve kuşatmalar bize Halepçe’nin yalnızca geçmişte kalmış bir trajedi olmadığını gösteriyor. Geçmişte olduğu gibi halen bombalar sınır tanımıyor ve savaşların bedelini her zaman halklar siviller ödüyor. Bugün Halepçe’yi anarken, Ortadoğu’da süren emperyalist savaşların yarattığı yıkımı da görmezden gelemeyiz. Bölge halkları onlarca yıldır işgallerin, vekâlet savaşlarının, silahlanma yarışının ve büyük güçlerin çıkar hesaplarının ortasında yaşam mücadelesi vermektedir. Enerji kaynakları, jeopolitik çıkarlar ve bölgesel hegemonya uğruna yürütülen bu emperyalist savaş politikaları, halklara yalnızca yıkım, göç ve ölüm getirmektedir. Kentler yıkılmakta, milyonlarca insan yerinden edilmekte, çocuklar savaşın ortasında büyümek zorunda bırakılmaktadır. Dün Halepçe’de kimyasal gazlarla yaşanan trajedi, bugün Ortadoğu’nun farklı kentlerinde bombalar, kuşatmalar ve ağır silahlarla farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Savaşın biçimleri değişse de sonuç değişmemektedir: Yıkım, ölüm ve derin acılar.
Oysa Birleşmiş Milletler Şartı, uluslararası barışın korunmasını ve anlaşmazlıkların savaş yerine barışçıl yollarla çözülmesini insanlığın ortak sorumluluğu olarak tanımlar. Buna rağmen Ortadoğu’da süren çatışmalar ve emperyalist müdahaleler, halkların yaşam hakkını ve geleceğini tehdit etmeye devam etmektedir.
Dünya tarihinde iz bırakan bu büyük acının unutulmaması ve bir daha asla hiçbir gücün Kürt halkına karşı böyle bir girişimde bulunmaması için mücadelemiz sürecek.

12 Mart 1995’te İstanbul Gazi Mahallesi’nde, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı mahallede bulunan kahvehanelerin kimliği belirsiz kişiler tarafından otomatik silahlarla taranmasıyla karanlık bir provokasyon başlatıldı. Bu saldırıda insanlar yaşamını yitirirken çok sayıda kişi yaralandı. Olayın ardından mahalle halkı sokaklara çıkarak hem saldırıyı protesto etti hem de gerçek sorumluların ortaya çıkarılmasını talep etti. Ancak protestolara güvenlik güçlerinin müdahalesi giderek sertleşti ve günler boyunca süren olaylarda polis tarafından halkın üzerine ateş açıldı.
Resmi verilere göre Gazi Mahallesi’nde ve olayların yayıldığı Ümraniye’de toplam 22’den fazla insan yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Tanık anlatımları, basına yansıyan görüntüler ve insan hakları örgütlerinin raporları; güvenlik güçlerinin doğrudan hedef gözeterek ateş açtığını ortaya koydu. Mahalle günler boyunca barikatlarla, protestolarla ve kitlesel yürüyüşlerle direndi. Gazi halkı bu protestolarda yalnızca bir saldırıyı değil, aynı zamanda yıllardır Alevilere karşı süren ayrımcılığı ve devlet şiddetini de protesto ediyordu.

Olayların ardından açılan davalar yıllarca sürdü, dosya farklı illere taşındı ve birçok sanık hakkında beraat kararı verilirken 2 si hakkında verilen çok düşük cezalar ertelendi , düşürüldü Bu dosya, Türkiye’de cezasızlık politikasının en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Bu nedenle Gazi Katliamı yalnızca bir mahallenin yaşadığı acı değil; Türkiye’de Alevilerin ve adalet ve özgürlük arayışı olanların eşit yurttaşlık talebinin , devlet şiddetine karşı direnişin sembolü haline gelmiş ortak bir hafızadır. Aradan geçen onca yıla rağmen sorumluların gerçek anlamda hesap vermemiş olması, Türkiye’de cezasızlık politikasının sürdüğünü göstermektedir. Ancak bilinmelidir ki; halkların hafızası güçlüdür; katliamların üzeri ne kadar örtülmek istenirse istensin unutulmayacaktır.

16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde ise ilerici, sosyalist, devrimci öğrencileri hedef alan bir bombalı saldırı gerçekleştirildi. Beyazıt Meydanı’nda patlatılan bomba ve ardından açılan ateş sonucu 7 üniversite öğrencisi yaşamını yitirdi, 47 öğrenci yaralandı. Bu saldırı, 1970’li yılların karanlık kontrgerilla operasyonlarının ve faşist şiddetin en kanlı örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Gençlerin özgür, eşit ve demokratik bir ülke talebi bombalarla susturulmak istendi. Bu katliamın azmettiricisi olarak bilinen bir çok karanlık cinayetin ana aktörü olarak bilinen mafya lideri olduğu da ayyuka çıkmış Abdullah Çatlı’nın bugün sinema filimlerinde kahraman gösterilmesi, bu katliamcı faşist zihniyetin kültür alanına da saldırdığını göstermektedir. Beyazıt’ta düşenlerin mücadelesi bugün hâlâ üniversitelerde, meydanlarda ve sokaklarda yaşamaya devam ediyor.
Halepçe’de kimyasal gazlarla, Gazi’de kurşunlarla, Beyazıt’ta bombalarla gerçekleştirilen bu katliamlar bize aynı gerçeği gösteriyor: Halkların özgürlük ve adalet talebinden korkan güçler, şiddeti ve katliamı bir yönetme yöntemi olarak kullanmaktadır. Bombalar sınır tanımıyor, ama halkların dayanışması da sınır tanımıyor. İnsanlık düşmanı bu saldırıları gerçekleştirenleri bir kez daha lanetliyor, yaşamını yitirenleri saygı, minnet ve derin bir hüzünle anıyoruz.

Bizler bugün burada bir kez daha söylüyoruz:
Halepçe’nin, Gazi’nin ve Beyazıt’ın hesabı sorulana kadar; savaş politikaları son bulana, halkların eşit ve özgür yaşayacağı bir dünya kurulana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.
Halepçe’yi Unutmadık! Kimyasal Katliamlara ve Emperyalist Savaşlara Hayır!”
Savaşa hayır, barış hemen şimdi!
Yaşasın Halkların Kardeşliği !
Gazi’yi Unutma, Unutturma!”
Gazi’de Düşenler Onurumuzdur.
Beyazıt’ta düşenler ölümsüzdür!
16.03.2026
ADANA EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMU



