“Popülist Siyasetin ‘Halk’ Söylemi: Kim İçeride, Kim Dışarıda?”

Dünyada popülist hareketlere verilen destek yükselirken siyasetçiler, birbirinden farklı kesimleri “halk” söylemi etrafında bir araya getiriyor. Ancak bu esnek kavram, yalnızca kimlerin halka dâhil edildiğini değil, kimlerin dışarıda bırakıldığını da belirliyor. Sağ popülistler kültürel ve ulusal kimliği, sol popülistler ise çoğunlukla sınıfsal eşitsizlikleri öne çıkarıyor. 6 bin çevrim içi etkileşim ve 33 derinlemesine görüşmeye dayanan araştırma, popülist desteğin yalnızca politik tercihlerle değil; aidiyet, sevgi, öfke, korku ve ortak amaç duygusuyla da şekillendiğini ortaya koyuyor.

Dünya genelinde popülist hareketlere verilen destek artarken “popülizm” kavramı da siyasal tartışmaların en sık kullanılan ifadelerinden biri hâline geldi. Kavram, birbirinden oldukça farklı siyasi hareketleri ve liderleri tanımlamak için kullanılıyor.

Brezilya’dan Jair Bolsonaro ve Hindistan’dan Narendra Modi gibi sağcı siyasetçilerin yanı sıra ABD’den Bernie Sanders, İspanya’dan Pablo Iglesias ve Güney Afrika’dan Julius Malema gibi sol siyasetçiler de zaman zaman popülizm başlığı altında değerlendiriliyor.

Ancak popülizmin ne olduğu konusunda akademik çevrelerde ortak ve kesin bir tanım bulunmuyor. Bazı araştırmacılar popülizmi bir ideoloji, bazıları siyasi bir söylem, bazıları ise bir yönetim veya temsil biçimi olarak ele alıyor.

Farklı yaklaşımların büyük bölümü ise temel bir noktada birleşiyor: Popülizm, toplumu “saf ve gerçek halk” ile “yozlaşmış seçkinler” olmak üzere karşı karşıya gelen iki gruba ayırıyor.

“Halk” kavramının sınırları belirsiz

Popülizmin merkezinde “halk” kavramı yer almasına rağmen, bu topluluğun kimlerden oluştuğu çoğu zaman açık biçimde tanımlanmıyor. Tam tersine, “halk” sözcüğünün belirsizliği ve esnekliği popülist siyasetin en etkili araçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Kavramın sınırlarının kesin biçimde çizilmemesi, farklı ülkelerde ve farklı siyasi görüşlerdeki seçmenlerin kendilerini aynı topluluğun parçası olarak görmesine imkân tanıyor. Böylece yaşam koşulları, toplumsal konumları ve beklentileri birbirinden farklı olan gruplar, ortak bir “halk” kimliği altında buluşturulabiliyor.

Benzer bir belirsizlik “düzen”, “müesses nizam” ve “seçkinler” gibi kavramlarda da görülüyor. Bu ifadeler, “halkın” karşısında konumlandırılan kişi ve kurumları geniş biçimde tanımlamak için kullanılıyor.

Her siyasetçinin “halkı” farklı

Popülist siyasetçilerin sözünü ettiği “halkın” kimlerden oluştuğu, savundukları siyasi çizgiye göre büyük ölçüde değişebiliyor.

Fransa’daki sağ popülist siyasetçi Marine Le Pen, “halk” kavramını kültürel ve ulusal kimlik üzerinden kuruyor. Fransız yurttaşlarına öncelik tanınmasını öngören politikalarını da bu anlayış üzerinden savunuyor.

İspanya’daki radikal sağ parti Vox ise sık sık “İspanyol halkı” adına konuştuğunu öne sürüyor. Burada halk, doğrudan ulusal bir toplulukla özdeşleştiriliyor.

Almanya’da siyasi yaklaşımı sol ve sağ politikalardan unsurlar taşıyan Sahra Wagenknecht ise kavramı daha çok ekonomik bakımdan dezavantajlı kesimler için kullanıyor. Wagenknecht, siyasetçiler tarafından yıllardır unutulduğunu belirttiği gruplar adına daha yüksek ücretler ve daha güçlü sosyal haklar talep ediyor.

Bu örneklerde “halkın” içeriği değişse de kullanılan temel anlatı aynı kalıyor: Halk, ahlaki açıdan iyi, haklı ve birleşik bir topluluk olarak sunuluyor; bu topluluğun çıkarlarının yozlaşmış seçkinler tarafından görmezden gelindiği veya ihanete uğradığı ileri sürülüyor.

Popülist liderler ve partiler de kendilerini ihmal edilmiş seçmenleri gerçekten anlayan ve onların sorunlarını çözebilecek tek siyasi güç olarak konumlandırıyor.

Kimler “halkın” dışında bırakılıyor?

Popülist söylem incelenirken yalnızca kimlerin “halk” topluluğuna dâhil edildiğine değil, kimlerin dışarıda bırakıldığına da bakılması gerekiyor.

Sağ popülist siyasette dışlama çoğunlukla kültürel, etnik veya ırksal sınırlar üzerinden kuruluyor. Sol popülist hareketlerde ise varlıklı sınıflar ve ekonomik ayrıcalık sahipleri genellikle “halkın” karşısında konumlandırılıyor.

Bazı popülist siyasetçiler, kendi görüşlerine katılmayan kişilerin gerçek anlamda halka ait olmadığını da ileri sürebiliyor. Brexit’in önde gelen isimlerinden Nigel Farage’ın, “Biz halkız. Brexit Partisi halktır” sözleri bu anlayışın en açık örneklerinden biri olarak gösteriliyor.

Bu söylem, belirli bir siyasi hareket ile halkın tamamı arasında doğrudan eşitlik kuruyor. Böylece harekete karşı çıkanlar yalnızca siyasi muhalif olarak değil, halk iradesinin dışında veya karşısında bulunan kişiler olarak sunulabiliyor.

6 bin çevrim içi etkileşim incelendi

Barselona Üniversitesi Siyaset Bilimi, Anayasa Hukuku ve Hukuk Felsefesi Bölümünden araştırmacı Clara Juarez Miro, popülist liderlerin söylemlerinden çok bu hareketleri destekleyen seçmenlerin “halk” kavramına nasıl anlam yüklediğine odaklandı.

Araştırmada sağ ve sol popülist hareketlerin destekçileri arasındaki 6 bin çevrim içi etkileşim incelendi, ayrıca 33 kişiyle derinlemesine görüşme yapıldı.

Çalışmada destekçilerin kendilerini “halkın” parçası olarak üç temel düzeyde tanımladığı görüldü:

  • Halkı nasıl hayal ettikleri,
  • Bu topluluğa karşı hangi duyguları besledikleri,
  • Halkın bir parçası olmayı nasıl deneyimledikleri.

Araştırmaya göre popülist hareketlerin destekçileri “halkı” çoğunlukla çalışkan, hakkını kazanmış ve ahlaki bakımdan meşru bir topluluk olarak görüyor.

Sağ popülist hareketlerin destekçileri bu kimliği daha çok kültürel aidiyetle ilişkilendirirken, sol popülist hareketlerin destekçileri işçi sınıfı kimliğine ve ekonomik eşitsizliklere vurgu yapıyor.

Popülist destek yalnızca siyasi tercihten oluşmuyor

Araştırma, popülist hareketlere verilen desteğin yalnızca siyasi düşünceler veya belirli politikalar üzerinden açıklanamayacağını gösteriyor. Destekçilerin kurduğu bağda duygular da güçlü bir rol oynuyor.

Katılımcılar destekledikleri popülist siyasetçilere yakınlık, bağlılık ve sadakat gösterirken; seçkinlere, siyasi rakiplere ve ait oldukları topluluğu tehdit ettiğini düşündükleri gruplara karşı öfke ve korku duyabiliyor.

Bunun yanında “halkın” diğer üyelerine karşı sevgi, dayanışma ve karşılıklı anlayış hissi gelişiyor. Bu topluluk bazen soyut bir siyasi kimlikten oluşurken bazen de çevrim içi platformlarda veya yüz yüze ilişkilerde iletişim kurulan somut insanlardan meydana geliyor.

Çevrim içi topluluklar aidiyet duygusunu güçlendiriyor

Çevrim içi topluluklar, popülist hareketlerin destekçilerine coğrafi sınırları aşan bir iletişim alanı sunuyor. Bu alanlarda siyasi mesajlar birlikte yorumlanıyor, ortak bir kimlik oluşturuluyor ve kimlerin “halkın” içinde ya da dışında olduğuna ilişkin sınırlar yeniden belirleniyor.

Benzer görüşlere sahip kişilerle iletişim kurmak; destekçilere ait olma, onaylanma ve ortak bir amacın parçası olma duygusu kazandırıyor.

Mitinglere, gösterilere ve diğer siyasi faaliyetlere katılmak da bu aidiyet hissini güçlendiriyor. Aynı süreç çevrim içi siyasi katılımda da yaşanıyor. Paylaşımlar, yorumlar ve tartışmalar, kişilerin kendilerini daha büyük bir topluluğun parçası olarak görmelerini sağlarken daha fazla siyasi faaliyete katılmalarını da teşvik edebiliyor.

“Halk” hem siyasi hem duygusal bir kimlik

Araştırmanın sonuçları, popülist desteğin yalnızca liderlerin vaatleri veya uygulamak istedikleri politikalar üzerinden şekillenmediğini ortaya koyuyor.

“Halk” kavramının esnekliği, siyasetçilere bu topluluğu farklı koşullara göre yeniden tanımlama olanağı sağlıyor. Destekçiler de kendi yaşamları, beklentileri, korkuları ve toplumsal deneyimleriyle bu söylem arasında bağ kuruyor.

Böylece “halk”, yalnızca siyasi bir kategori olmaktan çıkıyor; aidiyet, dayanışma, anlaşılma ve ortak amaç duygusu sunan bir kimliğe dönüşüyor.

Ancak kavramın birleştirici gücü aynı zamanda önemli bir tehlikeyi de barındırıyor. “Gerçek halkın” kim olduğu siyasi liderler tarafından belirlendiğinde, bu tanımın dışında bırakılanlar toplumun meşru üyeleri değilmiş gibi gösterilebiliyor. Popülist siyasetin etkisini anlamak için bu nedenle yalnızca kimin adına konuşulduğuna değil, kimlerin susturulduğuna ve “halk” tanımının dışında bırakıldığına da bakmak gerekiyor.

Kaynak: Clara Juarez Miro – Barselona Üniversitesi, Siyaset Bilimi, Anayasa Hukuku ve Hukuk Felsefesi Bölümü.