76 ülkede, 600 binden fazla kişinin verilerini kapsayan kapsamlı bir bilimsel araştırma, kadınların ortalama olarak erkeklerden daha yüksek duygusal zekâ becerilerine sahip olduğunu ortaya koydu. Ancak araştırmanın asıl çarpıcı sonucu, kadınların başkalarının duygularını anlama ve yönetme becerisinin ailede, işyerinde ve toplumsal yaşamda karşılıksız bir sorumluluğa dönüşmesi oldu. Bilim insanlarına göre bu fark doğuştan gelen değişmez bir özellik olmaktan çok, çocukluktan itibaren öğrenilen ve geliştirilebilen becerilerle ilişkili olabilir.

Kadınların erkeklerden daha yüksek duygusal zekâya sahip olduğu yönündeki yaygın düşünce, şimdiye kadar gerçekleştirilen geniş kapsamlı araştırmalardan biriyle yeniden incelendi. 1995-2023 yılları arasında yürütülen araştırmaları değerlendiren bilim insanları, 76 ülkeden 600 bini aşkın kişinin verilerini analiz ederek kadınlar ve erkekler arasındaki duygusal zekâ farklılıklarını mercek altına aldı.

Limerick Üniversitesi'nden Yönetim Bilimleri Öğretim Üyesi Mary M. Hausfeld ve Zürih Üniversitesi Geleceğin Çalışma Yaşamında Liderlik Merkezi Direktörü Jochen Menges tarafından aktarılan bulgular, yalnızca kadınların duygusal becerilerdeki üstünlüğünü değil, bu becerilerin neden kadınlardan sürekli beklenen görünmez bir emeğe dönüştüğünü de tartışmaya açtı.

Araştırmanın temel sonucu açık: Kadınlar, duygusal zekâ değerlendirmelerinde ortalama olarak erkeklerden daha yüksek puan alıyor. Ancak bu farklılık, özellikle başkalarının duygularını tanıma, anlama ve düzenlemelerine yardımcı olma becerilerinde yoğunlaşıyor.

Kadınların üstünlüğü başkalarının duygularını anlamada ortaya çıkıyor

Duygusal zekâ, kişinin hem kendi duygularını hem de başkalarının duygularını tanıma, anlama ve düzenleme becerisi olarak tanımlanıyor.

Araştırmacılar, duygusal zekâyı oluşturan farklı becerileri ayrı ayrı incelediklerinde kadınların avantajının özellikle başkalarının duygularıyla ilgili alanlarda belirginleştiğini gördü.

Örneğin bir çocuğun neden öfkelendiğini anlamak, toplantıda fikri reddedilen bir çalışma arkadaşının sessizliğinin arkasındaki kırgınlığı fark etmek ya da gerilimli bir tartışmayı yatıştırmak bu beceriler arasında yer alıyor.

Araştırmaya göre kadınlar, ortalama olarak bu tür duygusal işaretleri tanıma ve uygun karşılık verme konusunda daha başarılı.

Bununla birlikte bilim insanları önemli bir uyarıda bulunuyor: Bu sonuçlar bütün kadınların bütün erkeklerden daha yüksek duygusal zekâya sahip olduğu anlamına gelmiyor. Bulgular, yüz binlerce kişinin verilerinden elde edilen grup ortalamalarını yansıtıyor.

Duygusal zekâ farkı doğuştan mı geliyor, sonradan mı öğreniliyor?

Araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, kadınlarla erkekler arasındaki duygusal zekâ farkının yaşla birlikte değişmesi.

Bilim insanları iki önemli örüntü belirledi:

  • Kız ve erkek çocukları arasındaki duygusal zekâ farkı, yetişkin kadınlar ve erkekler arasındaki farktan çok daha küçük.

  • Kadınlarla erkekler arasındaki fark, araştırmanın kapsadığı yaklaşık otuz yıllık dönemde giderek daralmış durumda.

Araştırmacılara göre bu iki bulgu, duygusal zekâ farklılıklarının yalnızca biyolojik özelliklerle açıklanamayacağını düşündürüyor.

Biyolojik ve hormonal etkenlerin rolü tamamen dışlanamasa da çocukluk döneminden itibaren edinilen deneyimler, toplumsal beklentiler ve eğitim süreçleri önemli bir açıklama sunuyor.

Kız çocuklarına duygularını anlatmak, erkek çocuklarına bastırmak öğretiliyor

Araştırmanın sonuçları, çocuk yetiştirme biçimlerinin duygusal beceriler üzerindeki etkisini gösteren önceki çalışmalarla da örtüşüyor.

Bu çalışmalara göre ebeveynler, kız çocuklarıyla konuşurken duyguları ifade eden sözcükleri daha fazla kullanıyor. Kız çocukları hissettikleri üzerine düşünmeye, duygularını anlatmaya ve başkalarının ne hissettiğini anlamaya daha sık teşvik ediliyor.

Erkek çocukları ise birçok toplumsal ortamda duygularını bastırmaya, güçlü görünmeye ve hissettiklerini açıkça ifade etmemeye yönlendiriliyor.

Böylece kız çocukları, daha küçük yaşlardan itibaren hem kendi duygularını hem de çevrelerindeki insanların duygularını anlama konusunda daha fazla deneyim kazanabiliyor.

Araştırmacılar bu süreci bir müzik aleti çalmaya ya da yeni bir dil öğrenmeye benzetiyor. Bir beceri ne kadar çok uygulanırsa zamanla o kadar kolay ve doğal hale geliyor.

Dolayısıyla kadınların duygusal zekâdaki ortalama üstünlüğü, değişmez bir biyolojik kaderden ziyade, toplumsal yaşam boyunca edinilen deneyimlerin sonucu olabilir.

58 araştırmanın ortak sonucu: Duygusal zekâ öğrenilebilir

Bilim insanlarının dikkat çektiği bir başka önemli bulgu, duygusal zekânın geliştirilebilir olması.

2019 yılında yayımlanan ve 58 araştırmayı değerlendiren bir meta-analiz, duygusal zekâ becerilerinin eğitim ve uygulamayla geliştirilebildiğini ortaya koydu.

Üstelik kadın ya da erkek olmak, bu becerilerin öğrenilmesinde belirleyici bir farklılık yaratmıyordu.

Bu sonuç, erkeklerin de duyguları anlama, çatışmaları çözme, empati kurma ve kişiler arası ilişkileri yönetme becerilerini geliştirebileceğini gösteriyor.

Araştırmacılara göre duygusal zekânın öğrenilebilir olması, hem eğitim politikaları hem de çalışma yaşamı açısından önemli fırsatlar sunuyor.

Özellikle müzakere, yöneticilik, ekip çalışması ve kişiler arası iletişim gibi alanlarda bu becerilerin geliştirilmesi, yalnızca kadınların değil bütün çalışanların yararına olabilir.

Kadınların duygusal zekâsı neden karşılıksız emeğe dönüşüyor?

Araştırmanın belki de en önemli toplumsal sonucu, kadınların duygusal becerilerinin çoğu zaman bir yetenek olarak değerlendirilmek yerine doğal bir sorumluluk olarak görülmesi.

İşyerinde tartışmaları yatıştıran, çalışma arkadaşlarının sorunlarını dinleyen, ekip içindeki gerilimleri azaltan ve herkesin kendisini iyi hissetmesini sağlamaya çalışan kişiler önemli bir emek harcıyor.

Ancak bu emek çoğu zaman iş tanımlarında, performans değerlendirmelerinde ya da terfi kararlarında karşılık bulmuyor.

Duygusal ilişkileri yönetme becerisi yüksek olan bir kadın çalışan, zamanla işyerindeki bütün anlaşmazlıkları çözmesi beklenen kişiye dönüşebiliyor.

Başlangıçta değerli bir yetenek olan bu özellik, fark edilmeden sürekli yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük halini alıyor.

Araştırmacıların dikkat çektiği temel sorun da burada ortaya çıkıyor: Kadınların duygusal becerileri takdir edilmek yerine doğal kabul edildiğinde, harcadıkları emek görünmez hale geliyor.

İşyerlerinde görünmeyen emeğin bedelini kim ödüyor?

Modern çalışma yaşamında kurumların başarısı yalnızca teknik bilgiye, üretkenliğe ya da yöneticilik becerilerine bağlı değil.

Çalışanların birbirlerini anlaması, gerilimleri azaltması, stres altındaki arkadaşlarına destek olması ve işbirliğini sürdürmesi de kurumların işleyişinde önemli rol oynuyor.

Ancak bu katkılar çoğunlukla resmi başarı ölçütlerinin dışında kalıyor.

Bir çalışan satış hedeflerini gerçekleştirdiğinde, bir projeyi tamamladığında ya da maliyetleri düşürdüğünde performansı ölçülebiliyor. Buna karşılık çalışma arkadaşlarının sorunlarını çözmek için zaman ayıran veya ekipteki çatışmaları önleyen kişinin katkısı aynı açıklıkta değerlendirilmiyor.

Araştırmacılar bu nedenle işverenlere iki temel değişiklik öneriyor: Duygusal emeğin açıkça tanımlanarak performans ve terfi süreçlerinde değerlendirilmesi ve bu becerilerin yalnızca kadınlardan beklenmek yerine bütün çalışanlara kazandırılması.

Evde ve ailede de aynı görünmeyen sorumluluk yaşanıyor

Duygusal emeğin karşılıksız kalması yalnızca işyerleriyle sınırlı değil.

Aile içinde herkesin nasıl hissettiğini takip eden, yakınlarının sorunlarını fark eden, kırgınlıkları gidermeye çalışan ve ilişkilerin devamlılığını sağlayan kişiler de önemli bir sorumluluk üstleniyor.

Bir arkadaşının zor günler geçirdiğini hatırlayıp onu aramak, aile üyelerinin ruh halindeki değişimleri fark etmek, sessizleşen bir yakının neden konuşmadığını anlamaya çalışmak ya da evdeki gerilimi azaltmak için çaba göstermek bu emeğin örnekleri arasında bulunuyor.

Bu davranışlar dışarıdan bakıldığında küçük ve sıradan görünebiliyor. Ancak sürekli tekrarlandığında zaman, dikkat ve zihinsel çaba gerektiren bir sorumluluğa dönüşüyor.

Araştırmacılara göre bu becerilerin doğal kabul edilmesi, söz konusu emeğin paylaşılmasını da zorlaştırıyor.

Bilim insanlarından önemli mesaj: Duygusal zekâ yalnızca kadınların sorumluluğu olmamalı

Araştırma, kadınların duygusal becerilerdeki ortalama üstünlüğünü ortaya koyarken bunun toplumsal eşitsizlikleri güçlendirecek biçimde yorumlanmaması gerektiğine dikkat çekiyor.

Kadınların başkalarının duygularını anlama konusunda daha başarılı olması, duygusal sorumlulukların sürekli kadınlara yüklenmesini haklı çıkarmıyor.

Aksine, bu becerilerin öğrenilebilir olması, erkeklerin de aynı sorumlulukları üstlenebileceğini gösteriyor.

Çalışmanın işaret ettiği önemli nokta, duygusal zekânın yalnızca bireysel bir özellik olarak değil, geliştirilmesi ve karşılığı verilmesi gereken bir beceri olarak değerlendirilmesi.

Sonuç olarak 76 ülkeden 600 bini aşkın kişinin verileri, kadınların duygusal zekâda ortalama bir avantaja sahip olduğunu gösterirken daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Başkalarının duygularını anlamak ve ilişkileri ayakta tutmak neden hâlâ büyük ölçüde kadınlardan bekleniyor?

Bilim insanlarının bulguları, bu sorumluluğun paylaşılmasının hem kadınların görünmeyen emeğinin tanınması hem de erkeklerin duygusal becerilerini geliştirmesi açısından önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırma: Mary M. Hausfeld (Limerick Üniversitesi) ve Jochen Menges (Zürih Üniversitesi) tarafından aktarılan, 1995-2023 dönemini kapsayan uluslararası duygusal zekâ araştırmalarının değerlendirmesi.