Yeni bilimsel değerlendirmeler, HIV, kronik hepatitler ve bazı herpes virüsleri gibi uzun süre vücutta kalan viral enfeksiyonların bağışıklık sistemini sürekli alarmda tutarak hücresel yaşlanmayı hızlandırabileceğine işaret ediyor. Araştırmacılara göre kronik inflamasyon, bağışıklık hücrelerinin tükenmesi ve “zombi hücreler” olarak adlandırılan senesan hücrelerin birikmesi, kronolojik yaş ile biyolojik yaş arasındaki farkı büyütebiliyor.
Aynı gün 60 yaşına giren iki kişiden biri maraton koşabilirken, diğeri kronik yorgunluk ve eklem ağrılarıyla mücadele edebiliyor. Bu farklılığın nedenlerinden biri, kişinin takvim yaşı ile hücre ve dokularının gerçek yıpranma düzeyini ifade eden biyolojik yaşın aynı olmaması.
İspanya’daki Instituto de Salud Carlos III bünyesinde çalışan araştırmacılar David Coca La Calle, María Angeles Jiménez Sousa, Rubén Martín Escolano ve Salvador Resino García’nın değerlendirmesine göre, biyolojik yaşlanmanın hızında yaşam biçiminin yanı sıra kronik viral enfeksiyonlar da önemli rol oynayabiliyor.
Yaşlanma hücrelerde nasıl gerçekleşiyor?
Yaşlanmayla birlikte DNA’da moleküler hasarlar birikiyor, kromozomların uçlarını koruyan telomerler kısalıyor ve hücrenin enerji üretim merkezleri olan mitokondrilerin işlevleri bozulmaya başlıyor.
Bu sürecin önemli bileşenlerinden biri de hücresel senesans.
Ağır hasar gören sağlıklı bir hücre, dokuyu korumak amacıyla programlanmış hücre ölümü olarak bilinen apoptoza gidebiliyor. Senesans durumunda ise hücre bölünmeyi kalıcı biçimde durdurmasına rağmen ölmüyor ve dokuda varlığını sürdürüyor.
Bilim dünyasında zaman zaman “zombi hücreler” olarak adlandırılan bu hücreler, “senesansla ilişkili salgı fenotipi” (SASP) olarak bilinen çeşitli moleküller salgılıyor. Bu maddeler çevredeki hücreleri ve dokuları etkileyerek kronik inflamasyonu besleyebiliyor.
Yaşlanmayla bağlantılı bu sürekli, düşük düzeyli inflamasyon süreci literatürde “inflammaging” olarak tanımlanıyor.
Kronik enfeksiyon bağışıklık sistemini sürekli çalıştırıyor
Araştırmacılara göre HIV ile kronik hepatite yol açabilen Hepatit B, Hepatit C ve Hepatit D virüsleri ile sitomegalovirüs gibi herpes virüsleri, bağışıklık sistemini uzun süre aktif durumda tutabiliyor.
Vücudun yıllarca devam eden bu bağışıklık mücadelesi zaman içerisinde savunma sisteminde yıpranmaya neden olabiliyor. Bu süreç immünosenesans, yani bağışıklık sisteminin yaşlanması olarak adlandırılıyor.
Özellikle enfeksiyonlarla mücadele eden lenfositlerin uzun süreli uyarılma sonucunda işlevleri değişebiliyor. Bazı bağışıklık hücreleri senesan özellikler kazanarak daha fazla inflamatuvar molekül üretmeye başlayabiliyor.
Böylece başlangıçta belirli bir virüse karşı gelişen bağışıklık yanıtının etkileri dolaşım sistemi aracılığıyla vücudun farklı bölgelerine taşınabiliyor. Kalp ve beyin gibi doğrudan enfekte olmayan organlar da uzun süreli sistemik inflamasyondan etkilenebiliyor.
HIV ile yaşayan kişilerde biyolojik yaşlanma araştırılıyor
Bu ilişkinin en fazla araştırıldığı alanlardan biri HIV enfeksiyonu.
Günümüzde antiretroviral tedaviler sayesinde HIV baskılanabiliyor ve viral yük tespit edilemeyecek düzeylere indirilebiliyor. Buna karşın çalışmalar, HIV ile yaşayan bazı kişilerde genel nüfusa kıyasla hücresel yaşlanmayla ilişkili göstergelerin daha belirgin olabildiğini ortaya koyuyor.
Araştırmacılar bu durumu tek bir nedene bağlamıyor. Viral enfeksiyon sonrasında devam eden düşük düzeyli inflamasyon, bağışıklık sistemindeki kalıcı değişiklikler, herpes virüsleri gibi başka latent enfeksiyonların etkileri ve uzun süreli antiretroviral tedavilerin olası sonuçları birlikte inceleniyor.
Bu süreç; kalp-damar, metabolizma ve nörobilişsel sorunlar gibi HIV'in kontrol altında olduğu kişilerde de görülebilen ve “AIDS dışı olaylar” olarak tanımlanan sağlık sorunlarının erken ortaya çıkmasıyla ilişkilendiriliyor.
Çevresel etkenler de biyolojik saati etkiliyor
Viral enfeksiyonlar yaşlanmayı etkileyen tek unsur değil.
Araştırmacılar, insanın yaşamı boyunca maruz kaldığı çevresel faktörlerin toplamını ifade eden “ekspozom” kavramına da dikkat çekiyor.
Hava kirliliği, ultraviyole ışınları, beslenme biçimi ve bazı plastikler ile ambalajlarda bulunabilen endokrin bozucu kimyasallar, organizmada oksidatif stresin artmasına katkıda bulunabiliyor.
Antibiyotiklerin gereksiz veya aşırı kullanımının yol açabileceği bağırsak mikrobiyotasındaki dengesizlik de bu tabloyu ağırlaştırabilecek faktörlerden biri.
Mikrobiyotadaki bozulmanın bağırsak bariyerini zayıflatabileceği, bazı mikrobiyal ürünlerin dolaşıma geçmesini kolaylaştırarak sistemik inflamasyonu artırabileceği belirtiliyor. Bu durum özellikle kronik enfeksiyon nedeniyle bağışıklık sistemi zaten sürekli uyarılan kişiler açısından önem taşıyor.
Virüsler epigenetik sistemi de etkileyebilir
Kronik viral enfeksiyonların yaşlanmayla ilişkisinin araştırıldığı alanlardan biri de epigenetik.
Epigenom, DNA dizisini değiştirmeden genlerin ne ölçüde çalışacağını düzenleyen kimyasal mekanizmaların bütünü olarak tanımlanıyor. Başka bir ifadeyle hangi genlerin aktif, hangilerinin sessiz kalacağını belirleyen düzenleyici sistemlerden biri.
Genç hücrelerde DNA'nın bazı bölümleri “heterokromatin” adı verilen sıkı paketlenmiş yapılarda tutuluyor. Uzun süreli hücresel stres ise bu düzeni bozabiliyor.
Araştırmacılar, kronik enfeksiyonların oluşturduğu sürekli stresin epigenetik yapıda değişikliklere neden olabileceğini ve normalde sessiz kalması gereken bazı genlerin etkinleşmesine yol açabileceğini belirtiyor. Bunun da hücresel senesansın ilerlemesine katkıda bulunabileceği değerlendiriliyor.
Epigenetik değişikliklerin tamamen sabit olmaması ise yeni tedavi araştırmaları açısından önemli görülüyor.
“Zombi hücreleri” hedefleyen ilaçlar araştırılıyor
Biyolojik yaşlanmayı yavaşlatmaya yönelik çalışmalar henüz erken aşamalarda olsa da bilim insanları farklı tedavi yöntemleri üzerinde çalışıyor.
Bunlardan senolitik ilaçlar, dokularda biriken senesan hücreleri ortadan kaldırmayı hedefliyor. Senomorfik bileşikler ise bu hücreleri doğrudan yok etmek yerine salgıladıkları ve çevre dokuları etkileyen maddeleri baskılamaya çalışıyor.
Bağışıklık sistemini hedefleyen yeni yaklaşımlarda ise uzun süreli viral mücadele sonucunda işlevleri bozulan veya tükenen lenfositlerin yeniden etkin hale getirilmesi araştırılıyor.
Ancak bu yöntemlerin rutin klinik kullanımına ilişkin araştırmalar devam ediyor. Bu nedenle mevcut bilimsel bilgiler açısından kronik viral enfeksiyonlara karşı en güçlü yaklaşımın korunma, erken tanı, uygun tedavi ve enfeksiyonun etkili biçimde kontrol altında tutulması olduğu belirtiliyor.
Araştırmacılara göre çevresel risklerin azaltılması, dengeli beslenme, fiziksel aktivite ve diğer koruyucu sağlık önlemleri de biyolojik yaşlanmayı etkileyen faktörlerin azaltılmasına katkı sağlayabilir.
Bilim insanlarının üzerinde durduğu temel hedef ise yalnızca insan ömrünü uzatmak değil; ileri yaşlarda sağlıklı geçirilen süreyi artırmak.





