KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak: “Emeği Sömüren Düzen ile Doğayı Talan Eden Düzen Aynıdır”

KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, Ankara’da düzenlenen “COP31’e Giderken Emek Dünyasının Ortak Gündemi” etkinliğinde iklim krizinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda sınıfsal, ekonomik ve demokratik bir sorun olduğunu vurguladı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan ile işçi ve kamu emekçileri konfederasyonlarının temsilcilerinin katıldığı toplantıda konuşan Koçak, fosil yakıtlardan çıkışın ertelenemeyeceğini belirterek enerji üretim ve dağıtımının kamusallaştırılması, iklim adaleti, toplumsal cinsiyet eşitliği ve barış temelinde bir dönüşüm çağrısında bulundu. Koçak, “Kirleten kazanırken, temizlemenin bedelini neden toplum ödesin?” diye sordu.

ANKARA – 19 Ekim 2026

Kasım ayında Antalya’da gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler 31. İklim Değişikliği Konferansı (COP31) öncesinde, çalışma yaşamının geleceği, yeşil dönüşüm, istihdam politikaları ve iklim krizinin emekçiler üzerindeki etkileri Ankara’da düzenlenen “COP31’e Giderken Emek Dünyasının Ortak Gündemi” etkinliğinde ele alındı.

Etkinliğe Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Memur-Sen, Türkiye Kamu-Sen, Hak-İş ve Türk-İş temsilcilerinin yanı sıra Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Türkiye Temsilcisi Yasser Ahmed Hassan katıldı.

Toplantıda KESK adına konuşan Eş Genel Başkan Ayfer Koçak, iklim krizine karşı yürütülen uluslararası politikaları, ekonomik büyüme anlayışını, fosil yakıt yatırımlarını, madencilik faaliyetlerini ve enerji politikalarını değerlendirdi.

Koçak, iklim krizinin çözümünün yalnızca teknolojik yeniliklere veya enerji kaynaklarının değiştirilmesine indirgenemeyeceğini belirterek mevcut ekonomik ve siyasal ilişkilerin de tartışılması gerektiğini söyledi.

Whatsapp Image 2026 10 19 At 17.12.37

“İklim krizi aynı zamanda bir bölüşüm, sınıf ve demokrasi sorunudur”

Konuşmasına iklim krizinin nedenleri üzerine sorular yönelterek başlayan Koçak, doğayı sınırsız bir hammadde kaynağı, emeği maliyet unsuru, suyu, toprağı ve ormanları yatırım alanı olarak değerlendiren ekonomik anlayışın sorgulanması gerektiğini ifade etti.

Koçak, şu soruları yöneltti:

“Dünyayı yaşanmaz hale getiren ekonomik ve siyasal düzeni değiştirmeden, yalnızca kullandığımız teknolojileri ve enerji kaynaklarını değiştirerek bu krizden çıkabilir miyiz?”

“Doğayı sınırsız bir hammadde deposu, emeği maliyet unsuru, suyu, toprağı ve ormanları yatırım alanı olarak gören bir anlayış devam ederken, dönüşümün gerçekten yeşil ve adil olmasından söz edebilir miyiz?”

KESK'in bu sorulara yaklaşımının açık olduğunu belirten Koçak, iklim krizinin yalnızca atmosferdeki değişimlerle açıklanamayacağını vurguladı.

“İklim krizi yalnızca bir çevre sorunu değildir. Aynı zamanda bir bölüşüm sorunudur, bir sınıf sorunudur, bir demokrasi sorunudur. Ve her şeyden önce, nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizle ilgilidir.”

Koçak, yaşanan krizin doğayla ve toplumun kendi içindeki ilişkilerle bağlantılı olduğunu belirterek iklim politikalarının toplumsal eşitsizliklerden bağımsız değerlendirilemeyeceğini söyledi.

“Otuz yıldır zirveler düzenleniyor, ancak iklim krizi derinleşiyor”

Yaklaşık otuz yıldır gerçekleştirilen uluslararası iklim zirvelerinde çok sayıda hedef ve taahhüt açıklandığını hatırlatan Koçak, buna karşın küresel sıcaklık artışının sürdüğüne dikkat çekti.

Dünya Meteoroloji Örgütü'nün 2026 yılında yayımladığı verilere değinen Koçak, 2015–2025 döneminin ölçüm tarihindeki en sıcak on bir yılı oluşturduğunu, 2025 yılında küresel ortalama sıcaklığın sanayi öncesi dönemin yaklaşık 1,44 derece üzerine çıktığını aktardı.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın 2025 Emisyon Açığı Raporu'na da işaret eden Koçak, mevcut politikalarla yüzyıl sonunda yaklaşık 2,8 derecelik küresel ısınma yaşanabileceği uyarısını hatırlattı.

Bu verilerin yalnızca bilimsel istatistikler olmadığını belirten Koçak, iklim krizinin gündelik yaşamdaki sonuçlarını şöyle sıraladı:

“Bunlar kuruyan nehirlerdir. Yanan ormanlardır. Üretim yapamaz hale gelen çiftçilerdir. Sıcak altında çalışırken yaşamını yitiren işçilerdir.”

Koçak, 2023 yılında Dubai'de gerçekleştirilen COP28, 2024 Bakü COP29 ve 2025 Belém COP30 zirvelerinde fosil yakıtlardan çıkış ve iklim finansmanı konusunda kararlar alınmasına rağmen bağlayıcı bir çıkış takviminin oluşturulamadığını söyledi.

İklim krizinin çözümündeki temel sorunun bilgi, teknoloji veya kaynak eksikliği olmadığını savunan Koçak, ekonomik çıkarların iklim politikalarının belirlenmesinde etkili olduğunu ifade etti.

“Asıl sorun, iklim krizine neden olan ekonomik güçlerin, krizin çözümünü de kendi kârlılıklarını ve ayrıcalıklarını koruyacak şekilde belirlemek istemeleridir.”

KESK'ten enerji demokrasisi ve kamusallaştırma çağrısı

Koçak, karbon emisyonlarının azaltılmasının ve fosil yakıtlardan çıkışın zorunlu olduğunu vurgularken enerji dönüşümünün yalnızca kullanılan kaynakların değiştirilmesi olarak ele alınmasına karşı çıktı.

KESK'e bağlı Tarım Orkam-Sen ve Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası'nın (ESM) bu alanda mücadele yürüttüğünü belirten Koçak, yenilenebilir enerji yatırımlarının da ekolojik ve toplumsal etkileri bakımından değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Doğal varlıkların şirketlerin kullanımına açıldığı bir ekonomik modelde yenilenebilir enerji yatırımlarının yeni çevresel sorunlar yaratabileceğini ifade eden Koçak, şu değerlendirmede bulundu:

“Bir ormanı keserek kurulan güneş enerjisi santraline, halkın yaşam alanlarını ortadan kaldıran projelere yalnızca karbon salımı daha düşük diye ekolojik diyemeyiz.”

Enerjinin kaynağının yanı sıra üretim biçiminin, mülkiyetinin ve toplumsal amacının da önemli olduğunu vurgulayan Koçak, KESK'in enerji demokrasisi yaklaşımını şu sözlerle açıkladı:

“Enerjinin kaynağı kadar, kimin için, kim tarafından, nasıl ve hangi toplumsal ihtiyaç için üretildiği de önemlidir.”

Koçak, enerji üretim ve dağıtımının kamusallaştırılmasını savunarak dönüşümün şirketlerin kârını güvence altına alan bir program yerine emekçilerin ve toplumun geleceğini koruyan bir anlayışla gerçekleştirilmesi gerektiğini dile getirdi.

“Kirleten kazanırken, temizlemenin bedelini neden toplum ödesin?”

Konuşmasının önemli bir bölümünü adil dönüşüm politikalarına ayıran Koçak, bu kavramın şirketlerin ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda tanımlanmasına itiraz etti.

Koçak'a göre mevcut adil dönüşüm yaklaşımı, çoğu zaman şirketlerin yeni üretim ve enerji modellerine geçişinin kamu kaynaklarıyla desteklenmesini, istihdam üzerindeki olumsuz sonuçların ise sosyal politikalar aracılığıyla yönetilmesini öngörüyor.

Yıllarca fosil yakıt yatırımlarından gelir elde eden büyük şirketlerin, yeni enerji yatırımları için de kamusal teşvik ve finansman talep ettiğine dikkat çeken Koçak, bu yaklaşımın toplumsal maliyetlerini sorguladı.

“Kirleten kazanırken, temizlemenin bedelini neden toplum ödesin?”

Koçak, dönüşümün şirketlerin kârlılığını korumaya odaklanan bir uyum programı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Dönüşüm, sermayenin kârını güvence altına alan bir uyum programı ile değil; emeğin, doğanın ve toplumun geleceğini güvence altına alan, enerji üretim ve dağıtımın kamusallaşması süreci ile başlamalıdır.”

Akbelen, İkizdere, Kaz Dağları ve diğer ekoloji mücadelelerini hatırlattı

Türkiye'nin COP31'e ev sahipliği yapmaya hazırlandığı bir dönemde madencilik ve enerji yatırımlarının doğa üzerindeki etkilerine de değinen Koçak, iklim politikalarıyla ülke içindeki uygulamalar arasında çelişkiler bulunduğunu savundu.

Ormanların, meraların, tarım alanlarının ve su havzalarının madencilik ve enerji projelerine açılmasını eleştiren Koçak; Akbelen, İkizdere, Kaz Dağları, Fatsa, Diyadin, Varto ve Şırnak kömür havzalarında yaşanan gelişmeleri örnek gösterdi.

Koçak, bu bölgelerdeki çevresel sorunlarla çalışma yaşamındaki işçi sağlığı ve güvenliği sorunlarının aynı ekonomik anlayış çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“Bizim yaşam alanı olarak gördüğümüz yerde sermaye rant alanı görüyor. Bizim müşterek varlık olarak gördüğümüz suyu, toprağı ve ormanı birileri bilançolarındaki kazanç kalemi olarak görüyor.”

Madencilik ve enerji yatırımlarının sıklıkla kalkınma, istihdam ve milli ekonomi gerekçeleriyle savunulduğunu belirten Koçak, projelerin gerçek toplumsal maliyetlerinin hesaplanması gerektiğini ifade etti.

Bu maliyetlerin yalnızca yatırım tutarı ve elde edilecek ekonomik gelirle sınırlı olmadığını vurgulayan Koçak; tarımsal üretim kayıpları, biyolojik çeşitliliğin azalması, su kaynaklarının kirlenmesi, sağlık sorunları, zorunlu göç ve gelecek kuşakların uğrayacağı kayıpların da dikkate alınmasını istedi.

“Gerçek zenginlik şirketlerin bilançolarında değil, korunan ormanlardadır”

Koçak, Türkiye'nin 2027–2029 Orta Vadeli Programı'nda yer alan ekonomik hedefleri de iklim politikaları açısından değerlendirdi.

Programda yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik kavramlarına yer verildiğini, ancak ekonomik büyümenin 2029 yılında yüzde 5'e çıkarılması, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve ihracatın artırılmasının temel hedefler arasında bulunduğunu belirtti.

Koçak, ekonomik büyümenin hangi doğal varlıklar üzerinde, kimlerin yararına ve hangi ekolojik sınırlar gözetilerek gerçekleştirileceğinin açıklanması gerektiğini söyledi.

Kamu harcamalarında tasarruf ve mali disiplin politikaları uygulanırken yeşil dönüşümün toplumsal maliyetinin nasıl paylaşılacağı sorusunun da yanıtlanması gerektiğini ifade etti.

“Doğayı ekonomik büyümenin sınırsız girdisi, kamu kaynaklarını yatırımların finansman aracı, emeği ise azaltılması gereken bir maliyet olarak gören yaklaşımla gerçek bir ekolojik dönüşüm sağlanamaz.”

Koçak, kalkınmanın yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçülemeyeceğini belirterek şunları söyledi:

“Bir ülkenin gerçek zenginliği, şirketlerin bilançolarında değil; koruduğu ormanlarda, temiz akan nehirlerinde, üretmeye devam eden köylülerinde ve insanca yaşayan emekçilerindedir.”

Bir bölgenin suyunun tüketilmesinin, toprağının kirletilmesinin, tarımsal üretiminin ortadan kaldırılmasının ve insanların göçe zorlanmasının kalkınma olarak değerlendirilemeyeceğini vurguladı.

“İklim krizinin bedelini en ağır biçimde emekçiler, yoksullar ve kadınlar ödüyor”

İklim krizinin toplumsal eşitsizlikleri derinleştirdiğini belirten Koçak, krizin ortaya çıkmasında en az sorumluluğu bulunan kesimlerin sonuçlarından en fazla etkilendiğini ifade etti.

Emekçiler, yoksul halklar ve kadınların iklim krizinin etkileri karşısında daha ağır koşullarla karşılaştığını dile getiren Koçak, Türkiye'deki ekoloji mücadelelerinde kadınların üstlendiği role dikkat çekti.

Akbelen, Fındıklı, Cerattepe, Gerze ve Hatay'ın Samandağ ilçesinde gelişen çevre mücadelelerini hatırlatan Koçak, kadınların toprağı, suyu, ormanları ve yaşam alanlarını korumak için uzun soluklu mücadeleler yürüttüğünü söyledi.

“Ülkemizde doğa talanına, maden projelerine, enerji santrallerine ve ormansızlaştırmaya karşı gelişen ekoloji mücadelelerinin pek çoğunda kadınlar direnişin öncü gücü olmuştur.”

Koçak, iklim politikalarının toplumsal cinsiyet eşitliğini içermesi gerektiğini belirterek kadınların karar alma süreçlerine eşit katılımının önemini vurguladı.

Kadınların eşit karar hakkını ve halkların demokratik katılımını içermeyen bir dönüşümün adil olamayacağını ifade eden Koçak, iklim adaletinin demokrasi ve toplumsal eşitlik talepleriyle birlikte ele alınması gerektiğini söyledi.

“Barış olmadan adil bir ekolojik dönüşüm mümkün değildir”

Konuşmasında savaşların ve militarizmin ekolojik etkilerine de yer veren Koçak, silahlı çatışmaların doğayı tahrip ettiğini, yaşam alanlarını yok ettiğini ve toplumların geleceğini tehdit ettiğini belirtti.

Kaynakların silahlanma ve yıkım için kullanılmasının iklim adaletiyle bağdaşmadığını savunan Koçak, ekolojik dönüşümün barış politikalarından bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etti.

“Barıştan yana açık bir irade ortaya koymadan, militarizme ve savaş politikalarına karşı mücadele etmeden gerçek, tutarlı ve adil bir ekolojik dönüşüm mümkün değildir.”

Koçak, iklim adaletinin yalnızca enerji ve çevre politikalarını değil; demokratik katılımı, toplumsal cinsiyet eşitliğini, emek haklarını ve barışı da kapsaması gerektiğini vurguladı.

KESK, Antalya'daki Halkların İklim Zirvesi'ne katılacak

KESK'in COP31 sürecinde yürüteceği çalışmalara da değinen Ayfer Koçak, konfederasyonun Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar Platformu bünyesindeki faaliyetlerde ve 14–18 Kasım tarihlerinde Antalya'da gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi çalışmalarında yer alacağını açıkladı.

Koçak'ın açıklamasına göre KESK, COP31 sürecinde enerji demokrasisi, emek hakları, ekolojik yıkıma karşı mücadele ve toplumsal katılım konularını gündeme taşımayı sürdürecek.

Uluslararası iklim müzakerelerinin yalnızca devletler ve şirketler arasında yürütülen bir süreç olmaması gerektiğini savunan Koçak, emek örgütlerinin ve toplumun farklı kesimlerinin karar alma süreçlerinde söz sahibi olmasının önemine dikkat çekti.

Ayfer Koçak: “Doğanın ve emekçilerin geleceğini piyasanın kararlarına bırakamayız”

KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, konuşmasını ekolojik mücadele ile emek mücadelesinin birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğini vurgulayarak tamamladı.

İklim krizine karşı kalıcı çözümler geliştirilmesi için ekonomik ve toplumsal ilişkilerin yeniden ele alınması gerektiğini savunan Koçak, dayanışma ve ortak mücadelenin büyütülmesi çağrısında bulundu.

Koçak, konuşmasının sonunda şu ifadeleri kullandı:

“Bizim tercihimiz nettir; emeği sömüren düzen ile doğayı talan eden düzen aynıdır. Doğanın ve emeğin, emekçilerin geleceğini piyasanın kararlarına bırakamayız. Bunun için de eşit, özgür, demokratik ve barış içinde bir yaşam için dayanışmayı ve ortak mücadeleyi büyütmek zorundayız.”

Ankara'daki etkinlikte yapılan konuşma, COP31 öncesinde iklim politikalarının çalışma yaşamı, kamusal kaynakların kullanımı, enerji üretiminin mülkiyeti, ekolojik haklar ve toplumsal adalet açısından değerlendirilmesi gerektiği yönündeki KESK yaklaşımını ortaya koydu.