Naomi Klein ile Astra Taylor’ın “Kıyamet Faşizmi”, Gil Durán’ın ise “Nerd Reich” olarak adlandırdığı yeni otoriter dalga; ekonomik, ekolojik ve kurumsal çöküşü önlemeyi değil, kaçınılmaz kabul ederek ayrıcalıklı bir azınlığın hayatta kalmasını hedefliyor. Yapay zekâdan gözetim sistemlerine, algoritmalardan savaş teknolojilerine kadar uzanan dijital araçlar ise bu anlayışın yalnızca propaganda kanalı değil, ayrımcılığı ve tahakkümü hayata geçiren altyapısı haline geliyor.
Silicon Valley merkezli veri analizi ve savunma şirketi Palantir’in yayımladığı bir işe alım ilanında yer alan “Batı için hesaplaşma anı geldi” ve “Fabrikalarda, ameliyathanelerde ve savaş alanlarında hâkimiyet kurmak için çalışıyoruz” ifadeleri, teknoloji dünyasında giderek güç kazanan yeni siyasal dilin çarpıcı örneklerinden biri oldu.
İstihbarat servislerine, kolluk kuvvetlerine, ordulara, büyük şirketlere ve bazı sivil toplum kuruluşlarına veri temelli hizmetler sağlayan Palantir’in kullandığı bu dil, ileri teknoloji ile açık şiddet söyleminin nasıl yan yana geldiği sorusunu gündeme getiriyor.
Bir tarafta “akılcı”, tarafsız ve bilimsel olduğu ileri sürülen yapay zekâ sistemleri; diğer tarafta insanları kökenlerine, inançlarına, cinsiyetlerine ve aidiyetlerine göre ayıran, dünyayı “biz ve onlar” karşıtlığı üzerinden tanımlayan ilkel bir siyasal anlayış bulunuyor.
Peki ileri teknoloji ile otoriterlik arasındaki bu yakınlaşma nasıl açıklanabilir? Günümüzde faşizm ne anlama geliyor ve geçmiş yüzyılın faşist rejimlerinden hangi yönleriyle ayrılıyor?
Avustralya’daki Queensland Üniversitesi’nde dijital kültürler ve toplumlar alanında araştırmalar yürüten Luke Munn, Naomi Klein ile Astra Taylor’ın End Times Fascism and the Fight for the Living World ve gazeteci Gil Durán’ın The Nerd Reich: Silicon Valley Fascism and the War on Democracy adlı kitaplarını bu sorular üzerinden değerlendiriyor.
Geçmişin tekrarı değil, yeni koşullara uyarlanmış bir dönüşüm
“Faşizm” kavramı çoğu zaman iki dünya savaşı arasındaki Avrupa’yı, tek tip kıyafetlerle yürüyen kalabalıkları, aynı sloganları ve selamları tekrarlayan kitleleri, kan kırmızısı bayrakları ve büyük lider kültünü hatırlatıyor.
Bu görüntülerin geçmişte kaldığı, faşizmin tanımlandığı ve yenilgiye uğratıldığı düşünülüyor. Ancak Klein, Taylor ve Durán’ın ele aldığı gelişmeler, faşizmin ortadan kalkmadığını; günümüzün teknolojik, ekonomik ve toplumsal koşullarına uyarlanarak yeni biçimler kazandığını ileri sürüyor.
Naomi Klein ve Astra Taylor’a göre bugün karşı karşıya olunan durum, 20. yüzyıldaki faşizmin basit bir tekrarı değil. Faşist ideolojiler bu kez ekonomik çöküş, iklim krizi, teknolojik dönüşüm, kitlesel göç ve toplumsal güvencesizlikle beslenen daha geniş bir kıyamet anlayışıyla birleşiyor.
Yazarlar bu yeni yaklaşımı “kıyamet faşizmi” ya da “zamanın sonu faşizmi” olarak tanımlıyor.
Bu anlayışın temelinde, çok büyük bir şeyin sona ermekte olduğu düşüncesi bulunuyor. Ancak yaklaşan felakete karşı dayanışma, onarım ve ortak çözüm önerilmiyor. Bunun yerine kriz, acımasızlığı meşrulaştıran bir gerekçeye dönüştürülüyor.
Çöküşü önlemek değil, hızlandırmak
“Kıyamet faşizmi”, mevcut ekonomik, siyasal ve çevresel sistemlerin artık kurtarılamayacağı varsayımına dayanıyor.
Barınma giderleri karşılanamaz hale gelirken hayat pahalılığı büyüyor, ekonomik eşitsizlik derinleşiyor, ekosistemler tahrip ediliyor ve gezegenin sınırları zorlanıyor. Birbirinin üzerine binen bu krizler, geniş toplum kesimlerinde gelecek kaygısını artırıyor.
Fakat kıyametçi yaklaşım, krizlerin çözülmesi gerektiğini savunmuyor. Özellikle dinsel köktencilikle birleştiğinde, çöküşün durdurulması değil hızlandırılması gerektiği düşüncesine yöneliyor.
Bu anlayışa göre düzensizlik, çatışma ve kaos; daha büyük ve “kutsal” bir yeniden doğuşun öncesinde yaşanması gereken sancılar olarak görülüyor. Mevcut dünya yozlaşmış kabul ediliyor; dolayısıyla onarılması değil, yakılıp yıkılması ve seçilmiş bir topluluğun çıkarlarına göre yeniden kurulması isteniyor.
Siyasal faşizm ile kıyametçi din yorumları da tam bu noktada buluşuyor: Dünya herkes için kurtarılacak ortak bir yaşam alanı değil; ya bütünüyle yeniden inşa edilecek ya da ayrıcalıklı bir azınlık tarafından terk edilecek bir enkaz olarak değerlendiriliyor.
Bu bakış açısında “son” çoktan gelmiş durumda. Hayatta kalmanın yolu ise hızlandırılmış dönüşüme katılmak, kaynakları ele geçirmek ve kazananın her şeyi aldığı yeni düzende seçkinler arasında yer edinmek olarak sunuluyor.
Mesihçi hayaller, Gazze ve yeni toplum tasarımı
Klein ve Taylor, kitaplarını üç temel bölüm üzerinden kuruyor.
“Mesihçi Hayaller” başlıklı ilk bölümde Siyonist düşüncenin doğuşu ve tarihsel gelişimi ele alınıyor. Yazarlar, bu düşüncenin günümüzde Gazze’de bir toplumun yıkıntıları üzerine başka bir toplum kurma projesine dönüştüğünü ileri sürüyor.
Kitapta, Gazze’de yaşananların yalnızca “haklı intikam” ya da “ulusal güvenlik” söylemleriyle açıklanamayacağı savunuluyor. Klein ve Taylor’a göre bu politikanın arkasında, dinsel kehanetlerde bildirildiğine inanılan “son zamanları” yakınlaştırmaya yönelik kozmolojik bir amaç da bulunuyor.
Bu yaklaşım, bir toplumun ortadan kaldırılmasını başka bir toplum için “yeni ve görkemli bir aşamanın” başlangıcı olarak sunuyor. Yazarlar, kutsal savaş söylemi ile kültür savaşının böylece aynı siyasal hedefte birleştiğini belirtiyor.
“Buluta kaçış”: Yapay zekâ üzerinden kurtuluş hayali
Kitabın “Buluta Kaçış” başlıklı ikinci bölümünde, teknoloji devlerinin süper yapay zekâya duyduğu inanç inceleniyor.
Bazı teknoloji çevreleri, yapay zekânın insan zekâsını aşacağı ve insanla makine arasındaki sınırların ortadan kalkacağı “tekillik” anını insanlık tarihinin kaçınılmaz dönüm noktası olarak görüyor.
Bu gelecek kimi zaman ütopya, kimi zaman da insanlığın varlığını tehdit eden bir felaket olarak anlatılıyor. Ancak Klein ve Taylor’a göre yapay zekânın oluşturabileceği “varoluşsal risk” üzerine kurulan söylemler, çoğu zaman bu söylemleri üreten teknoloji çevrelerinin çıkarlarına hizmet ediyor.
Felaket tartışmaları, yatırımları ve kamuoyunun dikkatini teknoloji geliştirme yarışına yönlendiriyor. Böylece yapay zekânın gelecekte insanlığı yok edip etmeyeceği tartışılırken, söz konusu teknolojiyi bugün kontrol eden şirketlerin ekonomik ve siyasal gücü daha da artıyor.
Birleşmiş Milletler yetkililerinden sektörün eski çalışanlarına ve yapay zekâ alanının önde gelen bilim insanlarına kadar geniş bir çevre, son dönemde yapay zekânın insan hakları, eşitsizlik, savaş teknolojileri ve insanlığın geleceği bakımından taşıdığı risklere dikkat çekiyor.
Ancak kitap, tartışmanın yalnızca yapay zekânın bilinç kazanıp kazanmayacağına indirgenmesine karşı çıkıyor. Asıl güncel sorunun, teknolojinin kimler tarafından, hangi amaçlarla ve kimin çıkarı için kontrol edildiği olduğunu vurguluyor.
“Hazırlıkçı ülke”: Duvarlar, sınır dışı politikaları ve milyarderlerin sığınakları
“Prepper Nation”, yani “Felakete Hazırlanan Ülke” başlıklı üçüncü bölümde ise ABD’yi gelecekteki tehditlere karşı dev bir sığınağa dönüştürme düşüncesi ele alınıyor.
Bu anlayışta yabancılar, ülkenin saflığını bozan ve mevcut krizlerin sorumlusu olan topluluklar şeklinde gösteriliyor. Sınırların kapatılması, kitlesel sınır dışı uygulamaları ve toplumun etnik ya da dinsel çizgilerle yeniden düzenlenmesi savunuluyor.
Aynı sırada ekonomik ve teknolojik seçkinler, büyük çöküşten korunmak için kendi altyapılarını, finans sistemlerini, yapay devletlerini ve sığınaklarını kurmaya çalışıyor.
Bu sığınaklar yalnızca bir benzetme değil. Dünyanın en zengin insanlarının kriz, savaş, salgın ve çevresel yıkım ihtimaline karşı özel korunaklar hazırladığı biliniyor. Böylece ortak geleceği güvence altına almak yerine, çoğunluğun yaşayacağı felaketten ayrıcalıklı bir azınlığın kaçması hedefleniyor.
Klein ve Taylor’ın yaklaşımında kıyamet faşizminin özü de burada ortaya çıkıyor: Dünyayı herkes için yaşanabilir hale getirmek yerine, küçük bir grubun yıkımdan sağ çıkabileceği özel alanlar oluşturmak.
Çözüm: Kaçmak değil, “burada kalmak”
Klein ve Taylor’a göre kıyamet faşizmiyle mücadele etmenin ilk adımı, bu anlayışın temel varsayımını reddetmekten geçiyor.
Dünya, terk edilmesi gereken ve kurtarılması artık mümkün olmayan batık bir gemi değil. Çevresel, ekonomik ve toplumsal tahribat çok büyük olsa da onarım ihtimali tamamen ortadan kalkmış değil.
Yazarlar “gitmek” yerine “burada olmak” ve “kalmak” düşüncesini öne çıkarıyor. Bu yaklaşım, zarar görmüş gerçekliği kabul ederken onu iyileştirmek için gereken uzun, karmaşık ve zaman zaman yorucu ortak mücadeleden vazgeçmemeyi ifade ediyor.
Aksi halde yalnızca yaşam alanları değil, demokrasi de yakıp yıkma siyaseti izleyen otoriter güçlere terk edilmiş olacak.
New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin saha çalışmasına dayanan kampanyası; kentteki kültürel çeşitliliği, yemekleri, bayramları ve toplulukları sahiplenen yaklaşımı, kitapta “burada ve şimdi” anlayışının örneklerinden biri olarak gösteriliyor.
Kitap üzerine yayımlanan değerlendirmelerde de Klein ile Taylor’ın, servet yoğunlaşması, dinsel aşırılık, teknoloji seçkinleri ve siyasi demagoglar arasındaki ittifaka dikkat çektiği belirtiliyor. Yazarlar, bu yapıya karşı dayanışmayı, demokratik denetimi ve toplumun maddi sorunlarına çözüm üretecek politikaları öne çıkarıyor. The Guardian’ın kitap değerlendirmesi
Dinin otoriter amaçlarla kullanılması
Luke Munn’a göre End Times Fascism, farklı gazetecilik çalışmalarını bir araya getirerek günümüz siyasetinin anlaşılması için güçlü ve ilgi çekici bir çerçeve sunuyor.
Kitabın öne çıkan yanlarından biri, Yahudi-Hristiyan inançlarının genel kabul gören yorumlarıyla, bu inançların faşist girişimciler tarafından araçsallaştırılan biçimleri arasında ayrım yapması.
Aşırı sağcı köktenciler, kutsal metinlerden kendi siyasal amaçlarına uygun bölümleri seçerken adalet, merhamet, alçakgönüllülük ve yabancıyı koruma gibi temel ahlaki çağrıları görmezden geliyor.
ABD’nin Minnesota eyaletinde göçmenlik kurumu ICE tarafından yürütülen sınır dışı uygulamalarına karşı düzenlenen eylemlerde bazı kiliselerin ve inanç kuruluşlarının yer alması ise farklı bir dinsel yaklaşımın mümkün olduğunu gösterdi. İnanç toplulukları gösterilere katıldı, yemek dağıttı ve göçmenlere destek sundu.
Bu örnek, komşuyu ve yabancıyı sevmeye yönelik dinsel öğretilerin otoriterliğe değil, dayanışmaya da kaynaklık edebileceğini ortaya koyuyor.
Kitabın açmazı: Faşizm yalnızca güçlü erkeklerden mi ibaret?
Munn, Klein ile Taylor’ın çalışmasının önemli bir sınırlılığı bulunduğunu da belirtiyor.
Kitap, ideolojiyi sistemli biçimde çözümlemekten çok güçlü kişiler, belirli olaylar ve dikkat çekici mekânlar üzerinden ilerliyor. Böylece kıyamet faşizmi, büyük ölçüde siyasetçiler ile teknoloji patronlarının eylemleriyle özdeşleşiyor.
ABD Başkanı Donald Trump kitabın başından sonuna kadar tekrar tekrar ortaya çıkan ana figürlerden biri oluyor.
Ancak yazarlar kitabın sonunda kıyamet faşizminin Trump’tan ya da bugün öne çıkan güçlü erkeklerden ibaret olmadığını, bu kişilerden sonra da varlığını sürdüreceğini savunuyor.
Munn’a göre kitabın temel açmazı burada belirginleşiyor: Anlatının merkezindeki güçlü kişiler çıkarıldığında kıyamet faşizminin gündelik hayatta nasıl göründüğü yeterince açıklanamıyor.
İdeoloji manşetlerden indiğinde, milyarderlerin toplantılarından ve devlet yöneticilerinin konuşmalarından çıktığında nasıl varlığını sürdürüyor? Sıradan yurttaşların hayatına, arzularına ve korkularına nasıl yerleşiyor?
Silicon Valley’nin “Nerd Reich”ı
Gazeteci Gil Durán, The Nerd Reich adlı kitabında bakışını doğrudan Silicon Valley’ye yöneltiyor.
Uzun yıllardır San Francisco’da yaşayan Durán, dünyanın en zengin insanlarının yeni bir siyasal düzen kurma girişimlerini araştırıyor. Kitabın merkezindeki isim ise PayPal ve Palantir’in kurucularından milyarder Peter Thiel.
Durán, Thiel’i iş dünyasını, siyaseti ve dini tek bir güç merkezinde birleştiren kişi olarak tanımlıyor. Thiel, yalnızca yaptığı siyasi bağışlarla değil; kitapları, konuşmaları ve gelecek tasarımlarıyla da Silicon Valley merkezli yeni otoriter düşüncenin en etkili isimlerinden biri olarak gösteriliyor.
Thiel’in teknoloji sektörünün dışına çıkarak siyasal teşhislerde bulunması ve gelecekteki devlet düzenine ilişkin görüşler açıklaması, onun Washington’daki etkisini de büyütüyor.
Düşünsel kaynak: “Egemen Birey”
Durán’a göre bu fikirlerin önemli kaynaklarından biri, William Rees-Mogg ile finans danışmanı James Dale Davidson tarafından 1997’de yayımlanan The Sovereign Individual, Türkçesiyle Egemen Birey adlı kitap.
Eser, bilgi çağına geçişle birlikte ulus devletlerin zayıflayacağını, ekonomik ve bilişsel açıdan güçlü bireylerin devlet denetiminden kurtulacağını öngörüyor.
Durán bu kitabı Silicon Valley’deki otoriter ve aşırı bireyci düşüncenin kurucu metinlerinden biri olarak değerlendiriyor. Ancak Munn’a göre Durán da kitabın düşünsel yapısını derinlemesine incelemek yerine bazı temel tezlerini ve teknoloji dünyasında nasıl karşılandığını aktarmakla yetiniyor.
Musk, Vance, Altman, Andreessen ve yeni güç çevresi
Durán’ın çizdiği zengin ve etkili çevre yalnızca Peter Thiel’den oluşmuyor.
Elon Musk, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve OpenAI CEO’su Sam Altman bu çerçevede ele alınan tanınmış isimler arasında bulunuyor.
Kripto para girişimcisi Balaji Srinivasan, Silicon Valley’nin ABD’den kesin biçimde ayrılmasını savunuyor. Risk sermayesi yatırımcısı Marc Andreessen ise “teknokapitalin” hızlandırılması gerektiğini ileri sürerken demokrasiyi ilerlemenin önündeki bir engel gibi değerlendiriyor.
Bu isimlerin her biri, finans ve teknoloji sektörlerinden elde ettikleri büyük serveti siyasal ve toplumsal nüfuza dönüştürüyor. Böylece toplumun ve devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin kişisel görüşlerini, milyonlarca insanı etkileyebilecek projelere dönüştürme gücü kazanıyorlar.
Teknolojik faşizm nasıl tanımlanıyor?
Durán’a göre teknolojik faşizm; yapay zekâ, kripto paralar ve sosyal medya gibi güçlü teknolojileri, birbirine yakın küçük bir oligark grubunun yararına olacak otoriter hedeflerin hizmetine sokuyor.
Bu çevre, kamusal alanların ve hizmetlerin özelleştirilmesini, demokratik denetim mekanizmalarının etkisizleştirilmesini ve devletin şirket mantığıyla yeniden düzenlenmesini istiyor.
Ancak Munn, The Nerd Reichın teknolojik faşizmin temel değerlerini yeterince sistemli biçimde açıklayamadığı görüşünde.
Teknolojilerin otoriter hedeflere somut olarak nasıl hizmet ettiği, bu sürecin ABD’deki iktidar mücadelelerinin ötesinde ne gibi sonuçlar yaratabileceği ve bu ideolojinin toplumda nasıl karşılık bulduğu soruları büyük ölçüde yanıtsız kalıyor.
Kitapta teknolojik faşizmin yapay zekâ çağına uyarlanmış bir otoriterlik olduğu, algoritmalar aracılığıyla gerçekliği kontrol etmeyi ve yeni kuşak robotik ölüm araçları geliştirmeyi hedeflediği belirtiliyor. Fakat bu değerlendirme kapsamlı bir kuramsal çözümlemeye dönüştürülmüyor.
San Francisco siyasetinde teknoloji sermayesi
Durán’ın çalışmasının en güçlü yanı, on yıllık gazetecilik deneyiminden ve Silicon Valley içerisinden topladığı bilgilerden yararlanması.
Kitap, San Francisco Belediye Meclisi seçimlerinde teknoloji şirketleri ve milyarderlerden gelen büyük miktardaki paranın yerel siyaseti ilerici çizgiden muhafazakâr bir doğrultuya çekmek için nasıl kullanıldığını adım adım anlatıyor.
Ancak çok sayıda kişi, tarih ve olayın art arda sıralanması, kitabın temel düşünsel hattını zaman zaman belirsizleştiriyor.
Y Combinator CEO’su Garry Tan, dolandırıcılık suçlamalarıyla çöken FTX’in kurucusu Sam Bankman-Fried, teknoloji ile Hristiyanlığı yakınlaştırmayı amaçlayan etkinlikler düzenleyen Acts 17 oluşumundan Michelle Stephens, özel ürünlerle ölümsüzlüğe yaklaşabileceğini düşünen Bryan Johnson ve devletin bir şirket gibi yönetilmesini savunan Curtis Yarvin, bu geniş isimler galerisi içinde yer alıyor.
Özellikle Yarvin’in devleti bir tür start-up şirketine, yöneticisini de şirket CEO’suna dönüştürme düşüncesi Washington’daki bazı çevrelerde karşılık buluyor. Buna karşın kitap, Yarvin’in özel hayatını ve kişisel alışkanlıklarını ayrıntılı biçimde aktarırken bu fikirlerin neden ve nasıl etkili hale geldiğini açıklama görevini büyük ölçüde okuyucuya bırakıyor.
Sorun yalnızca milyarderler değil
Her iki kitapta da “büyük adam” merkezli bir anlatı öne çıkıyor.
Güçlü siyasetçiler, kendine güvenen teknoloji girişimcileri ve büyük kaynakları harekete geçirebilen milyarder yatırımcılar, otoriter dönüşümün başlıca aktörleri olarak sunuluyor. Bu isimleri görünür kılmak ve sorumluluklarını göstermek önemli olsa da yalnızca seçkinlere odaklanmak bazı temel soruları yanıtsız bırakıyor:
Faşist eğilimler toplumda nasıl doğuyor? Günümüz koşullarına nasıl uyarlanıyor? Hangi korkular, öfkeler ve arzular üzerinden güç kazanıyor? Otoriter değerler sıradan yurttaşlara nasıl anlatılıyor ve hangi araçlarla çekici hale getiriliyor?
Teknoloji ile faşizm arasındaki üçlü bağ
Bugünün insanı, aklı ve hesaplamayı yücelten algoritmalar, platformlar ve yapay zekâ modelleriyle çevrili. Buna rağmen siyasal alanda mitlerin, hoşgörüsüzlüğün, yabancı düşmanlığının ve barbarlığın geri dönüşüne tanık olunuyor.
Munn’a göre bu durum bir çelişki değil, bir programın parçası.
Teknofaşizm, gelişmiş teknolojileri köken, cinsiyet, kimlik ve sınırlar üzerinden dünyayı bölen otoriter ve gerici değerleri güçlendirmek için kullanıyor. Teknoloji bu süreçte üç temel işlev görüyor: büyütüyor, yabancılaştırıyor ve yönlendiriyor.
1. Teknoloji ayrımcılığı uygulamaya dönüştürüyor
Teknoloji, faşist düşünceleri yalnızca yaymakla kalmıyor; bu düşüncelerin somut olarak uygulanmasını da mümkün hale getiriyor.
Palantir ile ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi ICE arasındaki veri temelli sınır dışı işbirliği bunun dikkat çekici örneklerinden biri olarak gösteriliyor.
İnsanların izlenmesi, sınıflandırılması, yerlerinin belirlenmesi ve sınır dışı işlemlerinin planlanması; platformlar, yazılımlar, veri tabanları ve sunuculardan oluşan teknik bir sisteme dönüştürülüyor.
Böylece siyasal bir hedef, kiralanabilen ve çalıştırılabilen teknolojik bir altyapı üzerinden hayata geçiriliyor. Ayrımcılık, yalnızca bir konuşma ya da slogan olmaktan çıkıp otomatikleştirilmiş yönetsel uygulamaya dönüşüyor.
2. Teknoloji insanı yabancılaştırıyor, boşluğu mitler dolduruyor
Teknolojinin ikinci işlevi yabancılaşma yaratması.
İnsan ilişkilerinin, çalışma hayatının ve kamusal alanın dijital sistemler tarafından parçalanması, birçok kişide anlamsızlık ve denetimsizlik duygusu oluşturuyor. Bu boşluk ise karmaşık krizleri basit ve güçlü hikâyelerle açıkladığını ileri süren mitolojik anlatılar tarafından dolduruluyor.
“Büyük ikame” komplo teorisi bunun en bilinen örneklerinden biri. Bu teori, beyaz olmayan göçmenlerin planlı biçimde beyaz nüfusun yerini aldığı iddiasına dayanıyor.
Hayat pahalılığı, konut krizi, güvencesiz çalışma, toplumsal eşitsizlik ve iklim kaygısı gibi çok katmanlı sorunlar tek bir hedefe yöneltiliyor: göçmen.
Avustralya’daki göçmen karşıtı gösteriler, bu sürecin kaygı verici örnekleri arasında gösteriliyor. Birbiriyle bağlantılı ekonomik, siyasal ve çevresel sorunlar, tek bir günah keçisinin sorumlu tutulduğu güçlü bir mite dönüştürülüyor.
3. Teknoloji duyguları ve davranışları yönlendiriyor
Üçüncü işlev ise manipülasyon.
Dijital platformlar, kullanıcıların korkularını, arzularını, güvensizliklerini ve öfkelerini ölçerek bunları daha fazla etkileşim sağlayacak içeriklere dönüştürüyor.
“Manosfer” olarak adlandırılan erkek egemen dijital çevrelerde faaliyet gösteren fenomenler; kadın düşmanlığını, yetersizlik duygusunu ve yabancı korkusunu viral içeriklere çeviriyor.
Aşırı sağ çevrelerden ayrılan bazı eski aktivistler, radikalleşme sürecini bir tür dişli ya da mandal mekanizmasına benzetiyor. Kullanıcı, her adımda biraz daha sert ve aşırı içeriklerle karşılaşıyor; zamanla daha önce kabul etmeyeceği şiddet yanlısı ve insanlık dışı görüşleri benimseyebiliyor.
Algoritmalar burada yalnızca mevcut tercihleri yansıtmıyor. Kullanıcıyı belirli bir yönde ilerleten, öfkeyi ödüllendiren ve uç düşünceleri görünür kılan bir siyasal ortam oluşturuyor.
“Sıradan insanları inceliyorum, Nazileri değil”
Klein, Taylor ve Durán’ın kitapları, çağımızın içine giderek daha fazla sızan faşist dinamiklerin farklı yönlerini görünür hale getiriyor.
Ancak sorun yalnızca Trump, Thiel, Musk ya da diğer güçlü isimlerden ibaret değil. Teknofaşizmin kalıcı gücü; gündelik korkulara, ekonomik güvencesizliğe, kimlik kaygılarına ve insanların anlam arayışına seslenebilmesinden geliyor.
Bu nedenle olgu ne geçmişte kalmış bir siyasal sapma ne de uzak ülkelerde yaşanan istisnai bir gelişme olarak görülebilir. Munn’un aktardığı üzere, otoriter kişilikler üzerine yaklaşık 30 yıl çalışan bir araştırmacının şu sözü meselenin kapsamını özetliyor:
“Ben Nazileri değil, sıradan insanları inceliyorum.”
Kıyamet faşizminin mantığını anlamak, yalnızca teknoloji milyarderlerinin planlarını açığa çıkarmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda korkunun, eşitsizliğin, yabancılaşmanın ve algoritmik yönlendirmenin sıradan insanları otoriter düşüncelere nasıl yaklaştırdığını da incelemeyi gerektiriyor.
Bu yeni faşizmin temel vaadi, herkes için daha iyi bir gelecek kurmak değil; çöküşün kaçınılmaz olduğuna toplumu inandırarak kaynakları, güvenliği ve yaşam hakkını seçilmiş bir azınlığa ayırmak.
Buna karşı verilecek mücadelenin başlangıç noktası ise dünyanın gözden çıkarılacak bir enkaz olmadığını savunmak; yaşamı, demokrasiyi ve ortak geleceği “burada ve şimdi” birlikte korumak.
Bu haber-analiz, Queensland Üniversitesi Dijital Kültürler ve Toplumlar Araştırmacısı Luke Munn’un The Conversation’da yayımlanan “Naomi Klein’s new book calls out ‘end times fascism’. What is this – and what’s the role of big tech?” başlıklı makalesi temel alınarak hazırlanmıştır.







