Ankara’daki NATO Zirvesi’nden kısa süre sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyelik önerisi, “Türkiye Batı’dan Doğu’ya mı yöneliyor?” sorusunu yeniden gündeme getirdi. Simon Fraser Üniversitesi’nden Spyros A. Sofos’a göre Türkiye’nin izlediği çizgi, tek bir ittifakın dış politikasını belirlemesini önleyerek farklı güç merkezleri arasında hareket alanı açma arayışını yansıtıyor.

Türkiye’nin ev sahipliğinde 7–8 Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, ülkenin Atlantik güvenliğindeki rolünü öne çıkardı. Zirveden iki aydan kısa süre sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) tam üyelik önermesi ise Ankara’nın uluslararası konumuna ilişkin tartışmayı yeniden alevlendirdi.

Türkiye 1952’den bu yana NATO üyesi ve Avrupa Birliği’ne aday. Çin ve Rusya’nın ağırlık taşıdığı ŞİÖ ise İran’ın 2023’te tam üye olmasıyla genişledi. Türkiye, örgütte tam üye değil; diyalog ortağı statüsünde yer alıyor. ŞİÖ’nün Eylül 2026’daki zirve duyurusunda da Türkiye bu statüyle listelendi.

Simon Fraser Üniversitesi Küresel Beşerî Bilimler Bölümü öğretim üyesi Spyros A. Sofos, “From east to west: Why Turkey is playing both sides” başlıklı makalesinde bu tabloyu bir “eksen değişikliği” olarak okumuyor. Sofos’a göre Ankara, birbirleriyle yarışan uluslararası düzenlerin sınırları arasında hareket ederek kendi karar alanını genişletmeye çalışıyor.

Tek bir dünya düzeni yerine örtüşen güç alanları

Sofos’un analizinin çıkış noktası, Soğuk Savaş sonrasında Batılı kurumların merkezinde olduğu tek bir küresel düzen kurulacağı düşüncesinin giderek daha güç savunulur hâle gelmesi. NATO varlığını sürdürürken yeni güç birlikleri, bölgesel ortaklıklar ve belirli konular etrafında kurulan iş birlikleri de uluslararası siyaseti şekillendiriyor.

Bu yapılar birbirinden tamamen ayrı değil. Üyeleri ve faaliyet alanları kimi zaman örtüşüyor; buna karşılık kuralları, öncelikleri ve dünyaya ilişkin siyasi tasavvurları çatışabiliyor. Sofos’a göre bu durum, Türkiye gibi güçlerin birden fazla yapıda yer almasına ve bunlardan herhangi birinin otoritesini bütünüyle kabul etmeden ilişkilerini sürdürmesine imkân tanıyor.

Türkiye bir yandan NATO içindeki yerini ve Avrupa’yla ekonomik bağlarını korurken diğer yandan Rusya ve Çin’le ilişkilerini geliştirdi. 2012’den beri ŞİÖ ile diyalog ortağı olarak ilişkisini sürdüren Ankara, Orta Doğu, Afrika, Kafkasya ve Orta Asya’da da daha etkili bir rol arıyor.

Sofos, bu adımların birbirinden kopuk diplomatik hamleler olarak görülmemesi gerektiğini savunuyor. Turkey, Geopolitics, and the Age of Populist World-Making adlı kitabında da ele aldığı üzere, Türkiye’nin temel hedefi uluslararası rolünün tek bir ittifak tarafından tanımlanmasını engelleyerek hareket serbestisini artırmak.

Erdoğan’ın söyleminde Türkiye’nin yeri

Sofos’a göre Erdoğan, Türkiye’yi rakip dünyalar arasında sıkışmış, çevrede kalan bir ülke olarak sunmuyor. Türkiye’yi küresel sistemi şekillendirme gücü bulunan bir aktör olarak konumlandırıyor.

Makalede bu söylem, Erdoğan’ın iç siyasette kullandığı halk ile yerleşik seçkinler arasındaki karşıtlığın uluslararası alana taşınması olarak değerlendiriliyor. Ülke içinde halkın sesinin seçkinler tarafından bastırıldığı anlatısına benzer biçimde, dış politikada da Türkiye’nin Batı ağırlıklı hiyerarşiler yüzünden hak ettiği konumdan uzak tutulduğu savı öne çıkarılıyor.

Sofos bu yaklaşımı “popülist dünya kurma” olarak adlandırıyor. Kavramla anlatmak istediği, uluslararası siyasetin küresel düzeni tarihsel olarak kontrol edenler ile söz hakkı ve statüsü sınırlandırılanlar arasında bir mücadele olarak yeniden tarif edilmesi.

Şanghay üyeliği arayışı ne anlama geliyor?

Sofos’un yorumuna göre Erdoğan, ŞİÖ’yü NATO’nun yerine geçecek bir seçenek olarak görmüyor. Örgütü, Batı’nın uluslararası ilişkilerde tek yetki kaynağı olmadığı bir ortamda ekonomik, siyasi ve stratejik ilişkiler kurulabilecek başka bir alan olarak değerlendiriyor.

Makalede Türkiye’nin bu yöntemi, farklı kurumlar, ittifaklar ve diplomatik süreçler arasında kendisine uygun zeminler aramasıyla açıklanıyor. Ankara, etkisini artırabileceği veya dışarıdan gelen kısıtlamaları azaltabileceği durumlarda sabit kabul edilen siyasi sınırların ötesine geçiyor. ŞİÖ’ye tam üyelik arayışı, Sofos’a göre bu yaklaşımın son örneği.

Libya’da NATO müttefikleriyle ayrışma, Rusya’yla çatışmadan kaçınma

Sofos, Türkiye’nin farklı aktörlerle ilişkilerini aynı anda yürütme biçimini Libya örneğiyle anlatıyor. Türkiye, Libya’da uluslararası alanda tanınan hükümete askerî destek verdi. Bu süreçte Fransa’yı ve karşı taraftaki güçleri destekleyen diğer NATO müttefiklerini sert biçimde eleştirdi.

Rusya da Türkiye’nin desteklediği tarafın karşısındaki güçlere destek veriyordu. Buna rağmen Ankara, Moskova ile söylemini daha ölçülü tuttu ve Rus kuvvetleriyle doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçındı. Sofos bu ilişkiyi, tarafların rekabet ederken aralarındaki temas ve pazarlık kanallarını koruduğu “rekabetçi bir arada varoluş” biçiminde tanımlıyor.

Sahel ve Doğu Akdeniz’de Fransa’yla rekabet

Makaleye göre Türkiye ile Fransa arasındaki rekabet Afrika’nın Sahel bölgesine de uzandı. Türkiye bölgede ticaretini, yardımlarını ve savunma iş birliğini geliştirdi; insansız hava aracı satışları da bu ilişkilerin bir parçası oldu. Sofos, Ankara’nın bunu yaparken bölge hükümetlerinin Fransa’nın askerî varlığına ve sömürgecilik sonrası etkisine yönelik artan tepkisinden yararlandığını ileri sürüyor.

Doğu Akdeniz’de ise Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasında deniz yetki alanları ile enerji alanında gelişen, Fransa’nın desteklediği iş birliğine karşı çıktı. Sofos’a göre Ankara, kendisini dışarıda bıraktığını düşündüğü bu düzenlemeye sert biçimde itiraz etti. Böylece NATO içindeki konumu, bir başka NATO ülkesi olan Fransa’yla bölgesel rekabetini ortadan kaldırmadı.

Suriye’de karşıt hedeflere rağmen ortak masa

Sofos, Türkiye’nin farklı diplomatik zeminler kullanma eğiliminin en belirgin örneklerinden birinin Suriye olduğunu belirtiyor. Türkiye, diğer NATO üyeleri gibi Beşar Esad’a karşı tutum aldı. Buna karşın Suriye’de farklı tarafları destekleyen Rusya ve İran’la Astana sürecinde çalıştı.

Üç ülkenin hedefleri ve destekledikleri aktörler birbirinden ayrılıyordu. Yine de çatışmayı yatıştırmak ve karşıt çıkarlarını yönetmek için Batı’nın öncülük ettiği Cenevre çerçevesinin dışında ayrı bir diplomatik masa oluşturdular. Sofos’a göre Astana süreci, devletlerin temel anlaşmazlıklarını çözmeden de belirli çıkarlar doğrultusunda birlikte hareket edebildiğini gösterdi.

Ukrayna savaşı: Kyiv’e destek, Moskova’yla temas

Türkiye’nin Rusya’yla ilişkisi de makalede aynı çizginin parçası olarak ele alınıyor. Ankara, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı çıktı, Kyiv’e silah sağladı ve Türk boğazlarını Rus savaş gemilerine kapattı.

Bununla birlikte Türkiye, Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara katılmadı; Moskova’yla ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sürdürdü. Sofos’a göre bu temaslar, Türkiye’nin Karadeniz tahıl anlaşmasının sağlanmasında arabulucu rol üstlenmesine ve kendisine diplomatik bir alan açmasına yardımcı oldu. Yazar, bütünüyle taraflardan birine bağlanan bir ülkenin böyle bir rolü üstlenmesinin daha güç olacağını savunuyor.

Bu örneklerden Sofos’un çıkardığı sonuç, Türkiye’nin NATO üyesi olmasına rağmen her konuda NATO’yla aynı çizgide hareket etmeyi kabul etmediği. Ankara, farklı ortaklıklar içindeki konumlarını kullanarak stratejik özerkliğini korumaya çalışıyor.

Bu politikanın sınırları da var

Sofos, Türkiye’nin hareket alanının sınırsız olmadığını vurguluyor. Ülke ekonomisi Avrupa pazarları ve Batı finansmanıyla güçlü bağlara sahip; güvenlik bakımından ise NATO önemini koruyor. Rusya, Çin ve İran kimi alanlarda ortak olsa da başka alanlarda Türkiye’nin rakibi konumunda.

Farklı kurumlar ve ortaklıklar arasında hareket etmek Ankara’ya seçenekler sağlayabilir. Ancak bu yöntem sürtüşme ve güvensizlik de yaratabilir; Türkiye’nin aynı anda üstlendiği bölgesel ve diplomatik roller kapasitesini zorlayabilir.

Bu nedenle Sofos, “popülist dünya kurma” yaklaşımını her adımı önceden belirlenmiş bir plan olarak tanımlamıyor. Ona göre bu, diplomatik esnekliği uluslararası statüye dönüştürme çabası. Erdoğan’ın itiraz ettiği temel düşünce, Türkiye’nin seçeneklerini başkalarının belirlemesi. Sofos’un değerlendirmesine göre Ankara, mevcut uluslararası düzende daha güçlü bir konum elde etmeyi ve gelecekte kurulacak düzene yön verme hakkı bulunan bir güç olarak tanınmayı istiyor.

Bu haber, Simon Fraser Üniversitesi öğretim üyesi Spyros A. Sofos’un kullanıcı tarafından paylaşılan makalesindeki görüş ve örnekler esas alınarak hazırlanmıştır.