AİHM Büyük Dairesi’nin Osman Kavala’nın hukuka aykırı biçimde cezaevinde tutulduğuna hükmetmesi, Türkiye’de yargının siyasi amaçlarla araçsallaştırıldığı tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Uluslararası Af Örgütü, kararın uygulanmamasının Avrupa’nın insan hakları sistemi açısından ciddi bir sınav olduğunu belirtiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Osman Kavala hakkında verdiği son karar, yalnızca bir kişinin özgürlüğüne ilişkin değil, Türkiye’de insan hakları ve hukuk devleti açısından giderek ağırlaşan tabloya ilişkin önemli bir uyarı niteliğinde. Kavala’nın yaklaşık dokuz yıldır süren tutukluluğu, AİHM kararlarının uygulanmaması ve siyasi muhalefete yönelik baskılar, Avrupa’nın insan haklarını koruma mekanizmasının da karşı karşıya olduğu kritik soruları yeniden gündeme getiriyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi geçen hafta, Türkiye’deki önde gelen insan hakları savunucusu Osman Kavala'nın davasında önemli bir karar verdi. Mahkeme, Türkiye yetkililerinin kötü niyetini kınadı ve Kavala'nın yaklaşık dokuz yıldır siyasi güdümlü bir dava nedeniyle hukuka aykırı olarak cezaevinde tutulduğuna hükmetti. Bunun sonucunda, Kavala hakkındaki mahkumiyet kararının geçersiz kabul edilmesi gerektiğini belirtti ve Kavala'nın derhal serbest bırakılmasını istedi. Ne yazık ki bu gerçekleşmeyebilir. Türkiye, bugüne dek Kavala davasında önceki iki bağlayıcı karara meydan okudu. Hükümetlerin, uluslararası kuruluşların ve kampanyacıların baskılarına rağmen -Uluslararası Af Örgütü 2022 yılında Kavala ile diğer Gezi Davası hükümlülerini düşünce mahkumu ilan etmişti-, Türkiye yetkilileri açıkça adaleti engellemeye devam etti ve ciddi bir sonuçla karşılaşmadı. Dava, gerçek ve varsayılan muhalefete yönelik baskılar kapsamında yargının nasıl araçsallaştırıldığının simgesidir. Kavala 2017 yılında, "Gezi Davası" olarak bilinen davada tutuklandı. Diğer sanıklarla birlikte Şubat 2020'de beraat etti. Kısa süre sonra, beraat kararı veren hakimler hakkında inceleme başlatıldı. Osman Kavala serbest bırakılmak yerine, aynı “kanıtlar” temelinde yeni suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Savcılık yetkililerinin Kavala'ya yöneltilen temelsiz suçlamaları somut kanıtlarla destekleyememesine rağmen, Kavala Nisan 2022'de şartlı tahliye imkânı olmadan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi. O tarihte Kavala zaten dört buçuk yıldır cezaevindeydi. Siyasi güdümlü davalarda yargılanan diğer kişiler de uzun yıllardır cezaevinde tutuluyor. Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, derhal serbest bırakılmalarını isteyen AİHM kararlarına rağmen hukuka aykırı olarak özgürlüklerinden yoksun bırakılıyor. Uluslararası Af Örgütü Türkiye Onursal Başkanı Taner Kılıç, örgütün eski direktörü İdil Eser ve diğer dokuz insan hakları savunucusuyla birlikte "terör örgütü üyeliği" gibi temelsiz iddialarla yargılandı. Hak savunucularının tamamı beraat etti, ancak onlara yönelik muamelenin yarattığı caydırıcı etki bugün hâlâ hissedilmektedir. Bu muamele, devam eden daha geniş çaplı otoriter baskının bir parçasıdır ve bu bağlamda siyasi muhalefeti bastırmayı, muhalif sesleri susturmayı ve sivil toplumun hareket alanını ciddi ölçüde kısıtlamayı amaçlayan eşgüdümlü çabalar ortaya konulmaktadır. Geçen ay, Türkiye 2016 yılındaki darbe girişiminin 10. yılını doldururken, haklarda yaşanan 10 yıllık gerilemenin Türkiye toplumunu nasıl derinden etkilediğini, kilit kurumların içini boşalttığını ve eleştirel sesleri susturarak korku yaydığını düşünmemek elde değildi. Türkiye'de darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl iki yıl sürdü, kaldırılmasından sonra ise yetkililer yeni bir baskıcı uygulama aşaması başlatarak, olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerinin birçoğunu olağan hukukun parçası haline getirdi. Bir dizi baskıcı yasa sivil toplumu hedef aldı, yargı bağımsızlığı aşındı, yerel mahkemeler araçsallaştırıldı ve uluslararası mahkemelerin bağlayıcı kararları gözardı edildi, sözleşmelerden çıkıldı ve standartlar çiğnendi. Geçen ayki NATO Zirvesi’ne günler kala yüzlerce kişinin toplu olarak gözaltına alınmasının ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ile diğer 413 kişinin yargılandığı davada dört aydır devam eden ilk duruşmanın gösterdiği üzere, haklara yönelik saldırılar dur durak bilmiyor. İmamoğlu, suçlu bulunması halinde 2 bin 352 yıl hapis gibi akıllara durgunluk veren bir cezayla karşılaşabilir. Barışçıl toplanma, örgütlenme ve ifade özgürlüğü hakları keyfi kısıtlamalar ve genel yasaklar yoluyla devamlı saldırıya uğrarken, kolluk görevlileri barışçıl protestocuları hukuka aykırı güç kullanımı, kötü muamele ve hatta iddialara göre işkenceye maruz bırakıyor. Darbe girişiminden sonraki iki yıl boyunca Türkiye, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olmak gibi yüz kızartıcı bir unvan kazandı. Mart 2025'te Cumartesi Anneleri/İnsanları'nın (1980 ve 1990'lı yıllarda zorla kaybedilen kişilerin yakınları) 45 üyesi, 2018 yılındaki 700. barışçıl toplanmaları nedeniyle haklarında açılan ceza davasında beraat etti. Cumartesi Anneleri/İnsanları'nın Galatasaray Meydanı'ndaki haftalık protestolarına yönelik kısıtlamalar, bunların kaldırılmasına ilişkin bağlayıcı Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen devam ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi'ne 13 günlük genel protesto yasakları eşlik etti. Aralarında avukatların, akademisyenlerin ve aktivistlerin de bulunduğu 200'den fazla kişi, zirve öncesinde tutuklandı. Mart 2025'te yüzlerce genç, İBB Başkanı ve muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınması ve ardından tutuklanmasını protesto ettikleri için gözaltına alındı ve haklarında dava açıldı. Darbe girişiminden bu yana 10 yılı, Gezi Parkı protestolarından ise 13 yılı aşkın süre sonra, Türkiye'nin otoriterlik yolunda kat ettiği mesafe ayan beyan ortadadır. Bu gidişat tersine çevrilebilir. Ancak Türkiye yetkilileri, yollarından dönmeye niyetleri olmadığını açıkça göstermiştir. Dolayısıyla insan haklarının korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi sistemi artık belirleyici bir sınavla karşı karşıyadır. Önceki iki AİHM kararına rağmen Avrupa Konseyi, Türkiye'nin Osman Kavala'yı serbest bırakarak AİHM kararlarına uymasını sağlamak için hâlâ somut bir adım atmadı. Türkiye AİHM'in üçüncü kararını da uygulamazsa, Avrupa Konseyi'nin insan haklarını korumak olan temel amacı tehlikeli bir biçimde zedelenecektir. AİHM kararlarının uygulanmasını ve kararlara uygunluğu denetlemekten sorumlu Bakanlar Komitesi (Avrupa Konseyi'nin karar alıcı organı), Kavala'nın derhal serbest bırakılması çağrısında bulunan çeşitli kararlar çıkardı. Böylesi ciddi ve sürekli uyum eksikliği karşısında Avrupa Konseyi, Parlamenter Meclisi ve Genel Sekreteri de dahil olmak üzere, bu kararların uygulanmasını güvence altına almak ve böylelikle Osman Kavala ile siyasi gerekçelerle tutuklu bulunan diğer kişilerin nihayet cezaevinden serbest bırakılmalarını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri almalı ve mevcut tüm araçları kullanmalıdır. Avrupa Konseyi ve üye devletleri, Sözleşme sistemini ciddi şekilde zayıflatma tehlikesi taşıyan bir husus olarak Türkiye'nin bu kararlara uymamasının sonuçlarını kabul etmeli ve bunları ele almalıdır. Osman Kavala davası, insan haklarının korunmasına ilişkin Avrupa sistemi için bir turnusol kağıdıdır. Halklar ile hükümetleri ve kurumları, Türkiye'de kötüleşen insan hakları durumuna direnmeli ve bu gidişatı tersine çevirmelidir. Uluslararası Af Örgütü Avrupa ve Orta Asya Medya Yöneticisi Stefan Simanowitz'in kaleme aldığı bu yazı ilk kez EU Observer'da yayımlandı.