Kent merkezlerindeki değerli araziler ve kentsel ortak mekanlar, “kentsel dönüşüm” adı altında, içinde yaşayanlardan bağımsız, yeni imar hakları verilerek sermaye çevrelerine pazarlanmaktadır.

Bu uygulamalarla, kentleri bir arada tutan unsurlar, kent ve kentli kimliği ve ortak kullanım alanları ortadan kaldırılmaktadır.

TMMOB 2. Başkanı Selçuk Uluata Adana Kent Sorunları Sempozyumunda Yaptığı Konuşmada; "Kent hakkı, konut dokunulmazlığı ve barınma hakkı ilkeleri, kiracıları da kapsayacak biçimde kamusal güvence altına alınmalıdır" dedi.

Uluata sözlerine şu şekilde devam etti;

Değerli Meslektaşlarım,

Hepinizi şahsım ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Yönetim Kurulu adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, TMMOB adına bu Sempozyumun gerçekleşmesi için görev üstlenen birimlerimizin Yönetim Kurulu üyelerine ve Oda çalışanı arkadaşlarıma İKK Sekreterimiz Ahmet Uncuya Görüşleri ile bu sempozyumu güçlendirecek bilim insanları ve uzman arkadaşlarıma TMMOB Yönetim Kurulu adına teşekkür ediyorum.

Sevgili Katılımcılar,

Konuşmama günlerdir hemen yanı başımızda yaşanan emperyalist saldırıyı şiddetle lanetlediğimizi bir kez daha belirterek başlamak istiyorum.

Bir halk dünyanın gözü önünde resmen soykırıma uğruyor.

Emperyalist merkezler göz göre göre bu katliama sessiz kalıyor… Hepimiz biliyoruz; bu katliamları yapanlar kadar, sessiz kalanlarda, göz yumanlar da suçludur.

Filistin meselesi aynı zamanda emperyalizm meselesidir. Birliğimiz her zaman, her durumda barıştan, özgürlükten, dayanışmadan yana olmuş ve anti emperyalist tavrını cesaretle ortaya koymuştur.

Bu nedenle ısrarla bir kere daha söylüyoruz; TMMOB, Filistin halkının yanındadır. Bu emperyalist soykırımcı savaş derhal son bulmalıdır.

Sevgili Katılımcılar,

Seyhan'da yer altına alınan çöp konteynerlerinin kapatılmasıyla ilgili Adana Ekoloji Platformu açıklama yaptı Seyhan'da yer altına alınan çöp konteynerlerinin kapatılmasıyla ilgili Adana Ekoloji Platformu açıklama yaptı

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının ilk günlerindeyiz.

Bu vesileyle başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, emperyalizme karşı bağımsızlık savaşımımızı kazananlara ve Cumhuriyet'i kuranlara minnet duygularımı bir kez daha iletiyorum.

Halkın kendi yaşamı ve geleceği hakkında söz ve karar sahibi olduğu bir yönetim biçimi olarak Cumhuriyet, insanlık tarihinin en büyük kazanımlarından biridir.

Bundan 100 yıl önce ilan edilen Cumhuriyet, ülkemiz için bağımsızlık, demokrasi, laiklik ve çağdaşlaşma yolunda atılan en önemli adımlardan biri olmuştur.

Ne yazık ki, aradan geçen bunca yıl sonra, cumhuriyet kurumlarının ve birikimlerinin tek tek tasfiye edildiği, cumhuriyetin kurucu değerlerinin tamamen ters yüz edildiği, emperyalizme her alanda bağımlı, halk egemenliği yerine tek adam rejiminin, laikliğin yerine gericiliğin, sosyal devlet anlayışı yerine tarikat-cemaat ilişkilerinin,  hukukun üstünlüğü yerine parti devleti anlayışının egemen olduğu bir ülke haline getirildik.

Bu karanlığı tekrar aydınlığa çevirebilmek, bu karşı devrimi durdurmak için her zamankinden daha fazla mücadele etmemiz gereken günlerden geçiyoruz.

TMMOB ve bağlı Odalar mesleki bilgisini halktan yana kullanarak kamucu anlayışla işte bu karanlığı aydınlığa çevirmek için yıllardır mücadele ediyor, etmeye de devam edecek.

Parkına, yeşiline, şehrine, doğasına, tarihine sahip çıkıyor, bu uğurda gerekirse bedel de ödüyor. Gezi Direnişi işte bu toplum yararına yürütülen onurlu mücadelemizin ülkemiz tarihindeki en kitlesel halk hareketi olarak en büyük örneğidir.

İktidarın toplumsal muhalefeti cezalandırma ve sindirme siyasetinin sonucu olarak Gezi Direnişine katılanlar, evrensel hukuktan yoksun mahkemelerin kararlarıyla hapislerde tutsaklar.

Bu hukuksuzluğa isyan ediyoruz, asla kabul etmiyoruz…

Gezi Direnişi ve bu direnişin parçası olmuş herkes, tarih karşısında ve toplum vicdanında tertemiz ve lekesizdir. Gezi Onurumuzdur

TMMOB olarak deprem coğrafyasında yaşadığımızı her fırsatta dile getiriyoruz. Şehirlerimizin ve yapılarımızın depreme hazırlıklı hale getirilmesini sürekli olarak tekrarlıyoruz. Yaptığımız tüm uyarılara, yayımladığımız tüm raporlara, gerçekleştirdiğimiz tüm bilimsel etkinliklere rağmen 2003’te Bingöl’de , 2011 Van’da, 2020’de Elazığ-Sivrice ve İzmir’de  ve ne yazık ki bu kış gerçekleşen ve 11 ilimizi etkileyen 6 Şubat depreminde de benzer acıları tekrar tekrar yaşadık, yaşıyoruz.

Depreme hazırlıklı olmak yer seçiminden başlayarak imar planlarının afet riskine göre hazırlanmasına, içinde yaşadığımız binaların tasarım, inşa, denetim ve bakım süreçlerine, halkın deprem konusunda eğitilmesine, deprem öncesi, deprem esnası ve sonrasında yapılacak çalışmalara kadar geniş bir halkayı kapsar. Bu halkanın herhangi birindeki zayıflık, diğer önlemleri de işe yaramaz kılar. Depreme hazırlıklı olmak bütünlüklü bir plan, program, bu programı uygulayacak bir devlet yapılanması ve güçlü bir siyasi irade gerektirir.

Bu süreç siyasi bir tercihtir. Siyasi iktidarlar burada tercihini, insan yaşamından, kamu yararından, planlamanın, mimarlık ve mühendisliğin gereklerinden yani bilimden, teknikten ve hukuktan yana değil kaçak yapılaşmadan ve rant çevrelerinden yana kullanmıştır.

Bu gerçeği, Eylül ayından itibaren ülke çapında yürüttüğümüz Boşuna mı Okuduk kampanyası ile meslek alanımız üzerinden gündeme taşıyarak anlatmaya çalıştık. Boşuna mı Okuduk sözü ile sadece meslektaşlarımızın yaşadığı işsizlik, mesleki itibar kaybı ve çalışma koşullarındaki olumsuzluklara odaklanmadık. Aynı zamanda afetlere karşı dirençli kentleri, sanayisi, tarımı ve teknolojisi ile kalkınmış bir olacaksak mühendis, mimar ve şehir plancılarına ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu ve ülkemizi yönetenlerin maalesef bu gerçeklikten çok uzak olduğunu ifade ettik.

Bilindiği üzere, büyük afetler zengin-yoksul ülke ayrımı yapmadan gerçekleşmekte, ancak sonuçları ülkenin veya bölgenin gelişmişlik düzeyine göre değişmektedir.

Yoksulluk göstergesinin sadece rakamlardan ibaret olmadığı, afetlerin daha çok yoksulları vurmasından anlaşılmaktadır ki, gerçekten de afetlerin olumsuz sonuçları yoksulluğun turnusol kâğıdı olarak görülmektedir.

Nasıl ki Jean Jacques Rousseau 1755 Lizbon depremi sonrası Voltaire’ye yazdığı mektupta  "Yaşadığımız acıların nedeni sadece jeolojik değildir. İnsanları deprem değil, yoksulluk öldürüyor" diyerek sorunun sosyolojik boyutlarını da ortaya koyduysa, bu günün dünyası da, afetlerin bu boyutunu görmezden gelemez. 

Afet güvenliğinin sağlanması diğer tüm toplumsal olgular gibi siyasal bir etkinlik alanıdır.

Dünyada afeti sadece yasal, kurumsal veya teknik bir sorun olarak gören ve bu noktalarda çözmeye çalışan anlayışlar başarısızlığa mahkumdur.

Şu noktanın hepimiz farkında olmak zorundayız: Bütün bu çabalarımız siyasi iktidarı harekete geçirmek hedefiyle şekillenmektedir.

Mühendisin bilgi ve birikimin işlevsel hale gelmesi, kamusal yatırımlara, yatırımların istenilen düzeyde gerçekleşmesine bağlıdır. Kamusal yatırımlar olması gereken düzeyde değilse, burada ortaya çıkacak önerilerin herhangi bir kıymetinin olması mümkün değildir?

Kamu harekete geçmeli ki, mühendislik bilgisine ihtiyaç duyulan bir süreç başlasın. Genel ekonomik yönelim, kamunun küçültülmesi, kamusal harcama ve yatırımların aşağıya çekilmesi doğrultusunda olduğu sürece, afete ve afet sonrasına hazırlık süreciyle ilgili kamu yönetiminin sorumluluğunu yerine getirmesini beklemek hayalcilikten öte anlam taşımamaktadır.

Sevgili Katılımcılar, Değerli Arkadaşlar,

7 Kasım 2023 tarihinde TBMM’de görüşülerek yasalaşan ve kentsel dönüşüme yönelik düzenlemeler içeren 7471 Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Kentsel dönüşümün amacından saptırılarak rant dağıtma aracına dönüştürülmesinin yeni bir örneği olarak karşımıza çıkmıştır. Söz konusu yasa ile deprem gerçeği yeniden rantsal dönüşüm sürecinin malzemesi haline getirilmiştir.

Kent merkezlerindeki değerli araziler ve kentsel ortak mekanlar, “kentsel dönüşüm” adı altında, içinde yaşayanlardan bağımsız, yeni imar hakları verilerek sermaye çevrelerine pazarlanmaktadır.

Bu uygulamalarla, kentleri bir arada tutan unsurlar, kent ve kentli kimliği ve ortak kullanım alanları ortadan kaldırılmaktadır.

Kent, kentli ve vatandaş kimliğinin yok edildiği, herkesin sadece kendisi gibi düşünenlerle, sadece kendisi gibi yaşayanlarla temas ettiği, toplumun farklı kesimleri arasında görünmez duvarların örüldüğü bir ülke haline geldik.

Egemenlerin sermaye çıkarlarına endeksli ekonomik-politik dayatmalarına karşı halkın ortak çıkarını, kamusal olanı önceleyen bir anlayışı hakim hale getirmemiz gerekiyor.

Üst ölçekli mekânsal planlara ve kent planlamasına da bu bakış açısıyla yaklaşmak zorundayız.

Ülke ve kent ekonomisinin arazi rantı üzerine temellendirilmesi politikalarından ve sektörel bazda parçacı yaklaşımdan vazgeçilmeli, sanayi, tarım, enerji , madencilik, kentleşme, kır kent ilişkisi, kültürel varlıkların ve doğal çevrenin korunması vb. bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak ele alınmalıdır.

Sağlıklı bir kentleşme, ancak kentsel hizmetlerin kamusal hizmet kapsamında ele alındığı bir yaklaşımla gerçekleştirilebilir

Barınmanın temel bir insan hakkı olduğu, hizmetlere eşit erişim; sağlıklı çevre; insan odaklı mekanlar, insan hakları-kentli hakları, katılım, yaşanabilirlik, toplumsal barış, birlikte yaşama; engelli, hasta, çocuk ve kadın duyarlı planlama; bu yaklaşımın odağında yer almalıdır.

Yerel yönetimlerin asli işlerinden olan sağlıklı ve güvenli yapı üretim ve denetim sürecini ticari bir alan olarak sermayeye teslim eden anlayışa son verilmeli; Yapı denetiminde imar planlarına, mimarlık ve mühendislik projelerine uygun, gerekli şantiye organizasyonunun sağlandığı bir kamusal denetim anlayışını etkin kılınmalıdır.

Doğa koruma statüsü verilmiş alanlar, tarım arazileri, zeytinlikler gibi yerler hiçbir koşulda yapılaşmaya açılmamalı ve mutlak biçimde korunmalıdır.

Kent hakkı, konut dokunulmazlığı ve barınma hakkı ilkeleri, kiracıları da kapsayacak biçimde kamusal güvence altına alınmalıdır.

Afetlerde can ve mal kayıplarını artıran faktörlerin başında gelen, adeta geçerli sistem haline getirilen kaçak yapılaşmayı özendiren 22 yılda 9 kez çıkarılan imar afları son bulmalıdır.

Bizler sadece talep eden, sadece eleştiren değil, imkanları çerçevesince müdahale eden birer kurum olma özelliğini de taşımaktayız. 

Bizler bu ülkenin mühendis mimar ve şehir plancıları olarak üzerimize düşen her türlü sorumluluğu yerine getirmeye, halkın çıkarları için hiçbir karşılık beklemeden çalışmaya gönüllüyüz.

Bitirirken son cümlemiz de şu olsun:

Bizim sözümüz  yaşama dairdir. İnsana dairdir. Ve gelecek güzel günlere dairdir.

Biz diyoruz ki; “KENTİN SAKİNİ DEĞİL SAHİBİ OLALIM VE BUNUN İÇİN MÜCADELE EDELİM”.

Hepinize saygılar sunuyorum.

Editör: Süleyman Devrim Boğa