Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne sunulan kapsamlı rapor, gündelik tüketim ürünlerinden içme suyuna, gıdalardan anne sütüne kadar yayılan PFAS kimyasallarının insan sağlığı ve ekosistemler üzerinde yüzyıllar sürebilecek etkiler yarattığını ortaya koydu. BM Bağımsız Uzmanı Bethanie Carney Almroth, “Kimin zehirlendiğini, kimin kazanç sağladığını ve maliyeti kimin ödediğini sormamız gerekiyor” diyerek zorunlu olmayan bütün PFAS kullanımlarının acilen yasaklanmasını istedi.

Zehirli kimyasalların ve tehlikeli atıkların kötü yönetimi; yaşam, sağlık, temiz çevre, güvenli çalışma, bilgiye erişim ve adalete ulaşma hakkı başta olmak üzere “insan haklarının tamamını olmasa bile büyük bölümünü” tehdit ediyor.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde konuşan, zehirli maddeler ve atıkların çevreyle uyumlu yönetimi ve bertarafının insan hakları üzerindeki etkileri konusunda yeni göreve başlayan Bağımsız Uzman Bethanie Carney Almroth, özellikle “sonsuz kimyasallar” olarak adlandırılan per- ve polifloroalkil maddelere, yani PFAS’a dikkat çekti.

Çevre bilimci ve ekotoksikoloji araştırmacısı Almroth, PFAS kirliliğinin yalnızca çevresel ya da teknik bir sorun olmadığını; sağlık, eşitlik, çalışma yaşamı, bilgi edinme, adalete erişim ve gelecek kuşakların haklarıyla doğrudan ilişkili olduğunu vurguladı.

İnsan Hakları Konseyi’nin 63’üncü oturumuna sunulan “Sonsuz Kimyasallar ve İnsan Hakları” başlıklı 20 sayfalık BM raporu da PFAS’ın insan sağlığı ve çevre açısından oluşturduğu tehlikenin boyutlarını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Rapor, görevi Ağustos 2026’da Almroth’a devreden önceki Özel Raportör Marcos Orellana tarafından hazırlandı.

Doğada benzerleri bulunmayan 10 binden fazla kimyasal

PFAS, doğada kendiliğinden oluşmayan ve tamamen insan eliyle üretilen 10 binden fazla sentetik kimyasalı kapsıyor. Isıya, suya, yağa ve bozulmaya karşı son derece dayanıklı olmaları nedeniyle sanayide ve gündelik tüketim ürünlerinde yaygın biçimde kullanılıyor.

Bu kimyasalların dayanıklılığının temelinde, karbon ile flor arasındaki son derece güçlü kimyasal bağ bulunuyor. Söz konusu bağ, PFAS’ın çevrede kolayca parçalanmasını engelliyor. Bazı PFAS türlerini yok edebilmek için 1.400 santigrat derecenin üzerinde sıcaklık gerektiği, buna rağmen kimyasalların bir bölümünün varlığını koruyabildiği belirtiliyor.

PFAS doğaya karıştıktan sonra su ve hava akımlarıyla çok uzak bölgelere taşınabiliyor; toprakta, suda, bitkilerde, hayvanlarda ve insan vücudunda birikebiliyor. Rapora göre kirlenmiş ekosistemlerdeki PFAS’ı tamamen ortadan kaldırabilecek etkili ve geniş ölçekte uygulanabilir bir teknoloji şu anda bulunmuyor.

Bu nedenle bugün çevreye bırakılan kimyasalların etkileri yalnızca yıllar boyunca değil; onlarca yıl, yüzyıllar ve hatta binyıllar boyunca devam edebiliyor.

Yapışmaz tavalardan kozmetiğe kadar birçok üründe bulunuyor

PFAS’ın kullanım alanları oldukça geniş. Rapora göre bu kimyasallara şu ürün ve sektörlerde rastlanabiliyor:

  • Yapışmaz özellikli tava ve mutfak gereçleri
  • Su ve leke tutmayan tekstil ürünleri
  • Kozmetik ve kişisel bakım ürünleri
  • Temizlik malzemeleri
  • Yangın söndürme köpükleri
  • Gıda ambalajları ve yağ geçirmez kâğıtlar
  • Mikrodalga patlamış mısır paketleri ve pizza kutuları
  • Tarım ilaçları
  • Elektronik ürünler ve yarı iletkenler
  • Güneş panelleri
  • Tıbbi cihazlar
  • Madeni yağlar
  • Petrol ve doğal gaz çıkarma işlemlerinde kullanılan kimyasallar

Su geçirmez ya da yanmaya dayanıklı hale getirilen giysiler, kullanıcının PFAS’a maruz kalmasına neden olabildiği gibi yıkama sırasında da kimyasalların atık suya karışmasına yol açıyor. Gıda ambalajlarındaki PFAS ise ambalajdan yiyeceğe geçebiliyor.

En önemli maruziyet kaynakları: İçme suyu ve gıdalar

İnsanlar PFAS’a kirlenmiş suyu içerek, kirli havayı soluyarak, cilt teması yoluyla ya da kimyasal bulaşmış gıdaları tüketerek maruz kalabiliyor.

Raporda, mesleki maruziyet dışında en önemli doğrudan kaynakların içme suyu ve gıdalar olduğu belirtildi. Kimyasal üretim tesisleri, tekstil fabrikalarının atık suları, kanalizasyon arıtma tesisleri, yangın söndürme faaliyetleri, katı atık depolama alanları ve çöp sahaları su kaynaklarının kirlenmesine yol açabiliyor.

PFAS içeren plastik, elektronik eşya, kozmetik, temizlik ürünü ve mutfak gereçlerinden sızan kimyasallar da çöp depolama alanlarından yer altı ve yüzey sularına ulaşabiliyor. Özellikle sızıntı suyunu kontrol edecek altyapısı bulunmayan çöp sahaları, çevrede yaşayan topluluklar açısından ciddi risk oluşturuyor.

PFAS’la kirlenmiş akarsu ve göllerde yaşayan balıkların tüketilmesi de kimyasalların insan vücuduna taşınmasının önemli yollarından biri olarak gösteriliyor.

Plasentayı geçiyor, anne sütünde tespit ediliyor

BM raporunun en dikkat çekici tespitlerinden biri, PFAS’ın plasentayı geçebilmesi ve anne karnındaki bebeğe ulaşabilmesi oldu.

Bu kimyasalların göbek kordonu kanında ve anne sütünde tespit edildiği belirtilirken fetüslerin ve bebeklerin gelişimin en hassas aşamalarında PFAS’a maruz kaldığı kaydedildi. Bebeklerin vücut ağırlıklarına oranla daha yüksek miktarda kimyasal biriktirebileceğine dikkat çekildi.

Raporda PFAS’ın hormon sistemlerini bozabildiği ve fetüsün büyümesiyle gelişimini olumsuz etkileyebildiği belirtildi.

Kanserden bağışıklık sorunlarına kadar geniş sağlık riski

Bilimsel araştırmalar, uzun zincirli bazı PFAS türlerinin çok düşük yoğunluklarda bile sağlık sorunlarıyla bağlantılı olabileceğini gösteriyor.

Raporda PFAS maruziyetiyle ilişkilendirilen başlıca sağlık sorunları şöyle sıralandı:

  • Böbrek ve testis kanseri riskinde artış
  • Karaciğer hasarı
  • Kolesterol düzeylerinde yükselme
  • Hormon sisteminde bozulma
  • Metabolik sorunlar
  • Bağışıklık sisteminde zayıflama
  • Çocukların gelişiminde olumsuz etkiler
  • Üreme sağlığı ve doğurganlık sorunları
  • Aşılara verilen bağışıklık yanıtının azalması
  • Tiroid hastalıkları
  • Kalp ve damar hastalıkları riskinde artış

Türkiye’nin rapora sunduğu bilgilerde de bazı PFAS türlerine maruz kalmanın menopoz sonrası kadınlarda kalp ve damar hastalıkları riskindeki artışla bağlantılı olduğuna dikkat çekildi.

PFAS’la kirletilmiş bölgelerde yaşayan kişilerde yalnızca fiziksel hastalıkların görülmediği; kaygı, depresyon, bilişsel sorunlar, çocukların geleceğine ilişkin endişe ve kamu kurumlarına güven kaybı gibi psikolojik sonuçların da ortaya çıkabildiği bildirildi.

İşçiler kimyasallara “ilk ve en yoğun” maruz kalanlar arasında

PFAS üretim tesislerinde çalışan işçilerin kanında, genel nüfusa göre çok daha yüksek seviyelerde PFAS tespit edildiği belirtildi.

Kimyasal madde üretimi, metal kaplama, tekstil, deri, inşaat, tarım, sağlık, havacılık, kanalizasyon ve atık yönetimi sektörlerinde çalışanların yanı sıra itfaiyeciler de yüksek risk altında bulunuyor.

Özellikle PFAS içeren yangın söndürme köpüklerini kullanan itfaiyecilerde kimyasal yoğunluğunun genel nüfusun birkaç katına çıkabildiği kaydedildi.

Rapora göre milyonlarca işçi, yeterli izleme, etiketleme, eğitim ve koruma önlemi bulunmadan PFAS ve diğer tehlikeli kimyasalların karışımına maruz kalıyor. İşçiler çoğu zaman riskler konusunda en son bilgilendirilen, koruyucu önlemlere ve tazminata ise en geç ulaşan kesim oluyor.

BM, çalışanların kullanılan kimyasallar hakkında eksiksiz biçimde bilgilendirilmesi, PFAS’ın kullanımına ve alternatif maddelere geçiş sürecine katılabilmesi, tehlikeli durumlardan çekilme hakkını kullanabilmesi ve zarar halinde etkili tazminat alabilmesi gerektiğini vurguladı.

Küresel ısınmada 1,8°C alarmı: İklim politikasının “Voldemort”u yeniden gündemde
Küresel ısınmada 1,8°C alarmı: İklim politikasının “Voldemort”u yeniden gündemde
İçeriği Görüntüle

Kirliliğin yükünü yoksullar ve dışlanan topluluklar taşıyor

Bethanie Carney Almroth, PFAS kirliliğinin etkilerinin toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmadığını belirterek sorunu “küresel çevresel adalet meselesi” olarak tanımladı.

PFAS büyük ölçüde sanayileşmiş ülkelerde üretilmesine rağmen emisyonlar, uluslararası ticaret ve kimyasallarla kirlenmiş atıkların sınır ötesi taşınması yoluyla bütün dünyaya yayılıyor.

Yoksulluk, ayrımcılık ve dışlanmayla karşı karşıya bulunan topluluklar; işçiler, kadınlar, çocuklar, yerli halklar ve Afrika kökenliler kirliliğe “ilk ve en ağır biçimde” maruz kalan gruplar arasında bulunuyor.

Almroth, insan haklarına dayalı bir yaklaşımın yalnızca çevrede ne kadar kirlilik bulunduğunu araştırmakla yetinemeyeceğini söyledi:

“Şu soruları sormamız gerekiyor: Kim zehirleniyor ve bundan kim yarar sağlıyor? Maliyeti kim üstleniyor, kuralları kim koyuyor?”

BM raporunda “atık sömürgeciliği” uyarısı

Raporda, sanayileşmiş ülkelerden Afrika ve Asya ülkelerine gönderilen PFAS içeren plastiklerin ve plastik atıkların “atık sömürgeciliği” olarak nitelendirildiğine dikkat çekildi.

Plastik ambalajlar, sentetik tekstil ürünleri ve “kompostlanabilir” olarak pazarlanan bazı plastikler de PFAS içerebiliyor. Düşük ekonomik değere sahip bu ürünler gelişmekte olan ülkelere gönderildikten kısa süre sonra atığa dönüşüyor.

Atıkların kayıt dışı biçimde ayrıştırılması, yakılması ya da depolanması sırasında PFAS havaya, toprağa ve suya yayılıyor. Çöp sahalarında çalışan atık toplayıcıları ile kadın ve çocuklar, bu kirliliğin en ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyor.

Raporda ayrıca, PFAS içeren ve başka ülkelerde kullanımdan kaldırılan bazı tarım ilaçlarının denetimlerin daha zayıf olduğu Afrika ve Asya pazarlarına yönlendirildiği belirtildi. Avrupa’da PFAS içeren tarım ilacı kalıntısı tespit edilen meyve ve sebzelerin sayısının 2011-2021 döneminde yaklaşık üç kat arttığı aktarıldı.

Kirlilik bölgeleri “fedakârlık alanlarına” dönüşüyor

Sanayi tesisleri, havalimanları, askeri üsler, çöp depolama alanları ve PFAS kullanılan işletmelerin yakınında yaşayan topluluklar, raporda “fedakârlık bölgeleri” olarak tanımlanan alanlarda bulunuyor.

Bu bölgelerde yaşayanlar çoğu zaman kirliliği yıllar, hatta onlarca yıl sonra öğrenebiliyor. Hastalıklar, geçim kaynaklarının kaybedilmesi ve kültürel yaşamın zarar görmesi gibi deneyimler; bağımsız araştırmalar, gazetecilik çalışmaları ya da yargı süreçleri tarafından doğrulanana kadar yetkililer ve şirketlerce göz ardı edilebiliyor.

Rapora göre bu bölgelerin oluşumu tesadüf değil. Kirletici faaliyetler, çoğunlukla ekonomik ve siyasi açıdan itiraz gücü zayıf olan toplulukların bulunduğu alanlarda yoğunlaşıyor.

Kirlilik ortaya çıktıktan sonra bu topluluklar alternatif su kaynağına, ev tipi filtre sistemlerine, tıbbi testlere ve sağlık hizmetlerine ulaşmakta da güçlük çekiyor. Kirlenmiş topraklarda üretim yapan çiftçiler ürünlerini satamazken başarılı sonuçlanan davalarda hükmedilen tazminatlar bile çoğu zaman gerçek zararı karşılamıyor.

Şirketler tehlikeyi onlarca yıl önce biliyordu

BM raporunda, bazı PFAS üreticilerinin kimyasalların sağlık açısından oluşturduğu riskleri 1950’li yıllardan itibaren bildiği, ancak araştırmaların sonuçlarını kamuoyundan, işçilerden ve düzenleyici kurumlardan gizlediği belirtildi.

Şirket belgelerinin, PFAS’ın solunması halinde yüksek derecede, yutulması halinde ise orta derecede zehirli olduğunun en az 1970’ten bu yana bilindiğini gösterdiği kaydedildi.

Raporda, şirketlerin bilimsel belirsizliği öne çıkararak ve kimyasalların riskleri konusunda kuşku oluşturarak düzenlemeleri geciktirdiği değerlendirmesine yer verildi.

12 üreticinin kârı 4 milyar dolar, faturası topluma çıkıyor

PFAS üretiminin büyük bölümü yalnızca 12 şirket tarafından gerçekleştiriliyor. Bu üreticilerin küresel kazancının yaklaşık 4 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Buna karşılık yalnızca Avrupa’daki PFAS bağlantılı sağlık giderlerinin yılda 52 milyar ile 84 milyar avro arasında olduğu belirtiliyor. İçme ve kullanma suyunun arıtılmasının yaklaşık 238 milyar avroya mal olabileceği; Avrupa’da PFAS’la kirlenmiş yaklaşık 17 bin alanın temizlenmesinin ise ayrıca büyük bir ekonomik yük oluşturacağı ifade ediliyor.

Raporda, şirketlerin elde ettiği ekonomik yararın karşılığında sağlık ve çevre maliyetlerinin toplumlara ve gelecek kuşaklara bırakıldığı vurgulandı. BM, “kirleten öder” ilkesinin uygulanmasını ve kirliliğe neden olan şirketlerin temiz su teminiyle çevresel iyileştirmenin bütün maliyetlerini karşılamasını istedi.

Ülkeler arasında büyük standart farkı

PFAS’a ilişkin uluslararası düzenlemeler parçalı kalırken ülkelerin içme suyu standartları arasında da büyük farklılıklar bulunuyor.

Rapora göre ABD, bazı PFAS türleri için içme suyundaki üst sınırı litre başına 4 nanogram olarak belirledi. Avrupa Birliği mevzuatında, PFAS türüne göre litre başına 100 ile 500 nanogram arasında değişen değerler uygulanıyor. Japonya’nın standardı ise litre başına 50 nanogram.

BM raporu, insan biyolojisi ülkeden ülkeye değişmediği halde yaşanılan yere bağlı olarak farklı koruma standartlarının uygulanmasını çevresel adaletsizliğin bir başka biçimi olarak değerlendirdi.

Tek tek kimyasalları yasaklamak çözüm olmadı

Uluslararası düzenlemeler şimdiye kadar çoğunlukla PFAS ailesindeki belirli kimyasalları tek tek sınırlandırdı. Ancak yasaklanan bir PFAS’ın yerine aynı gruptan başka bir kimyasalın kullanılması, sorunu çözmek yerine yeni risklerin ortaya çıkmasına yol açtı.

İlk aşamada daha güvenli olduğu düşünülen kısa zincirli ya da ultra kısa zincirli PFAS türlerine ilişkin araştırmalar da üreme sağlığı, karaciğer, böbrek ve hormon sistemleri üzerinde olumsuz etkiler bulunabileceğini gösteriyor.

Raporda, hiçbir PFAS türünün kesin olarak güvenli olduğunun ortaya konulmadığına dikkat çekilerek 10 binden fazla kimyasalın ayrı ayrı değerlendirilmesi yerine bütün PFAS grubunun birlikte düzenlenmesi gerektiği belirtildi.

Yargı kararları şirketlerin sorumluluğunu ortaya koydu

Raporda ABD, Avustralya, İsveç, İtalya ve Fransa’daki önemli PFAS davalarına da yer verildi.

ABD’de kimyasal üreticisi DuPont’a karşı 1999’da açılan dava, şirketin kimyasalın zehirli olduğunu bilmesine rağmen kirli su ve atıkları çevreye bırakmayı sürdürdüğünü ortaya çıkardı. Yıllar süren yargılamaların ardından şirketin etkilenen kişilere 850 milyon doların üzerinde tazminat ödediği belirtildi.

PFAS içeren yangın söndürme köpüklerinden kaynaklanan içme suyu kirliliğiyle ilgili davalarda ise 3M, DuPont, Tyco ve BASF’nin de aralarında bulunduğu şirketler 10 milyar doların üzerinde uzlaşmaya gitti.

İsveç Yüksek Mahkemesi 2023 yılında verdiği emsal kararda, kişide henüz teşhis edilmiş bir hastalık bulunmasa bile kandaki yüksek PFAS seviyesinin “bedensel zarar” sayılabileceğine hükmetti.

İtalya’da ise Miteni şirketinin 11 eski yöneticisi, yaklaşık 350 bin kişinin içme suyunun kirlenmesine ilişkin davada çevre suçlarından mahkûm edildi. Yöneticilere toplam 141 yıl hapis cezası verilirken kamu kurumları ve yaklaşık 300 davacı lehine 75 milyon avronun üzerinde tazminata hükmedildi.

“Tam kesinlik beklemek kalıcı zararı büyütebilir”

Almroth, yeni görev döneminde yalnızca meydana gelmiş kirliliğin nasıl temizleneceğine değil, kirliliğin daha ortaya çıkmadan nasıl önleneceğine odaklanacağını söyledi.

PFAS kirliliğinin geri döndürülemez olabileceğine dikkat çeken Almroth, bir kimyasalın çevrede ne kadar kalacağı ve hangi zararları doğuracağı konusunda tam bilimsel kesinliğin oluşmasını beklemenin de kalıcı hasara yol açabileceğini vurguladı.

Bağımsız bilimsel çalışmaların çıkar çatışmalarından, dezenformasyondan ve kasıtlı olarak üretilen kuşkudan korunması gerektiğini belirten Almroth, devletlerin, mahkemelerin ve toplumun zehirli kirliliğe ilişkin güvenilir bilgiye erişmesinin önemine işaret etti.

BM’den zorunlu olmayan bütün PFAS kullanımlarını yasaklama çağrısı

Raporda devletlere, zorunlu olmayan bütün PFAS kullanımlarını derhal yasaklama ve PFAS’ı tek tek maddeler halinde değil, kimyasal bir grup olarak aşamalı biçimde ortadan kaldırma çağrısı yapıldı.

BM’nin başlıca önerileri şöyle sıralandı:

  • PFAS üretimi, kullanımı, ticareti ve çevreye salımının kapsamlı biçimde düzenlenmesi
  • Zorunlu olmayan kullanımların derhal yasaklanması
  • İçme suyu, yer altı ve yüzey suları, toprak, hava ve gıdalarda düzenli PFAS ölçümü yapılması
  • Toplum genelini kapsayan biyolojik izleme programlarının kurulması
  • PFAS içeren ürünlerde açık ve anlaşılır etiketleme yapılması
  • Kamu kurumlarının PFAS içeren ürünleri satın almaması
  • Kirlenmiş bölgelerde yaşayanlara sağlık izlemi ve tedavi sağlanması
  • İşçilerin maruziyete karşı korunması ve karar süreçlerine katılması
  • Etkilenen kişi ve topluluklara tazminat ile etkili hukuki başvuru yollarının sunulması
  • Şirketlerin gizli tuttukları PFAS araştırmalarını eksiksiz açıklaması
  • Kirleten şirketlere çevresel temizliğin ve güvenli su temininin maliyetinin ödetilmesi
  • PFAS üretiminden etkilenecek işçiler ve bölgeler için adil geçiş programları hazırlanması
  • Güvenli ve PFAS içermeyen alternatiflerin geliştirilmesi
  • PFAS’ın küresel ölçekte aşamalı olarak kaldırılmasını sağlayacak bağlayıcı uluslararası sözleşme hazırlanması

Raporda ayrıca bankalar ve diğer finans kuruluşlarından PFAS üreten, kullanan ya da bu üretim teknolojilerini dağıtan projelere mali destek vermemeleri istendi.

“Bilim zararı gösterir, insan hakları neden önemli olduğunu anlatır”

Bethanie Carney Almroth, çözüm geliştirilirken PFAS’tan doğrudan etkilenen işçilerin ve toplulukların bilgi ve deneyimlerinin dikkate alınması gerektiğini belirtti.

Almroth, bilim ile insan hakları arasındaki ilişkiyi şu sözlerle anlattı:

“Bilim, zararı belirlememize yardımcı olabilir. İnsan hakları ise bu zararın neden önemli olduğunu, kimlerin haklarının korunması gerektiğini ve sorumluluğun nerede bulunduğunu anlatır. Etkilenen insanların bilgi ve deneyimleri de anlamlı çözümlerin ne gerektirdiğini anlamamıza yardımcı olur.”

BM raporunda PFAS’ın insan hakları ve çevre açısından oluşturduğu küresel tehdidin “insanlığın ortak meselesi” olduğu vurgulanarak devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve şirketlerden daha fazla kirlenme meydana gelmeden harekete geçmeleri istendi.