Dünya 1,5°C hedefini aşmaya hazırlanırken, güneş ışınlarının bir bölümünü uzaya geri yansıtarak sıcaklıkları düşürmeyi amaçlayan tartışmalı “Güneş Radyasyonu Modifikasyonu” (SRM) yeniden gündemde. Bilim insanları, yöntemin risklerine dikkat çekerken, araştırmalar üzerindeki tabunun kaldırılması çağrısı yapıyor. Küresel ısınmanın 1,8°C’ye doğru ilerlediği bir dönemde, iklim değişikliğiyle mücadelede yıllardır tartışılması dahi tabu kabul edilen bir yöntem yeniden gündeme geliyor: Güneş Radyasyonu Modifikasyonu (SRM). Dünya, 1,5°C’lik küresel ısınma hedefini kaçırmaya hazırlanırken, Pasifik ve Türkiye’de düzenlenmesi planlanan Birleşmiş Milletler iklim görüşmeleri öncesinde, küresel ısınmayı doğrudan düşürmeyi amaçlayan teknolojilerin geleceği tartışılıyor. İklim politikasında tabular birer birer kalkıyor İklim değişikliğine karşı uzun süre tek meşru yaklaşım, sera gazı emisyonlarını azaltmak yani azaltım (mitigation) olarak görüldü. Küresel ısınmaya uyum sağlama çabaları ise kimi zaman yenilgiyi kabullenmek ya da aşırı müdahalecilik olarak değerlendirildi. Ancak iklim değişikliğini önlemedeki başarısızlık, uyum politikalarını iklim mücadelesinin zorunlu bir parçası haline getirdi. Benzer bir değişim, atmosferden karbondioksitin uzaklaştırılması konusunda da yaşandı. Karbon gideriminin büyük ölçekte uygulanabilirliği konusunda ciddi soru işaretleri bulunsa da bazı ülkelerin net sıfır hedefleri bu tür müdahalelere dayanıyor. Şimdi ise sırada daha tartışmalı bir yöntem bulunuyor: Güneş Radyasyonu Modifikasyonu. “İklim politikasının Voldemort’u” SRM, büyük ölçekli teknolojik müdahalelerle güneş ışığının küçük bir bölümünün uzaya geri yansıtılmasını ve böylece küresel sıcaklıkların düşürülmesini amaçlıyor. Öneriler arasında uzaya yerleştirilecek büyük yansıtıcı yüzeylere sahip uydular ve bulutların daha fazla güneş ışığı yansıtmasını sağlayacak bulut parlaklaştırma yöntemleri bulunuyor. En çok tartışılan yöntemlerden biri ise stratosferik aerosol enjeksiyonu (SAI). Bu yöntemde üst atmosfere parçacıklar salınarak volkanik patlamaların ardından görülen soğutma etkisinin taklit edilmesi hedefleniyor. Ancak SRM, taşıdığı belirsizlikler nedeniyle yıllardır son derece tartışmalı. Hatta bazı çevrelerde “iklim politikasının Voldemort’u” olarak adlandırılıyor. Çünkü SRM sera gazı emisyonlarını ortadan kaldırmıyor. Üstelik geniş çaplı uygulamanın ekosistemler üzerindeki sonuçları henüz tam olarak bilinmiyor. En büyük korku: “Sonlandırma şoku” Yönteme karşı çıkanların önemli bir bölümü, teknolojik bir çözüm beklentisinin fosil yakıtların kullanımını azaltma ve emisyonları düşürme çabalarını zayıflatabileceği uyarısında bulunuyor. Bir diğer önemli risk ise “sonlandırma şoku” (termination shock). SRM uygulanmaya başlandıktan sonra herhangi bir nedenle durdurulması, bastırılmış sıcaklık artışının kısa sürede ve sert biçimde ortaya çıkmasına yol açabilir. Araştırmalar, 2023'ten bu yana yaşanan güçlü ısınmanın, doğrudan SRM’nin durdurulmasından kaynaklanmasa da benzer bir mekanizmanın örneği olabileceğine işaret ediyor. Uluslararası deniz taşımacılığında kükürt dioksit emisyonlarını azaltan yeni yakıt kuralları sonrasında atmosferdeki soğutucu etkinin azalması, hızlı bir ısınmayı beraberinde getirdi. “Neden bu tabuyu kırmalıyız?” SRM'yi ciddiye alma çağrısının temelinde teknolojiye duyulan heyecandan çok, küresel ısınmanın ulaştığı tehlikeli boyut bulunuyor. Dünya; kutuplardaki deniz buzlarının önemli ölçüde gerilemesi, Amazon yağmur ormanlarının geri dönüşü zor bir noktaya gelmesi ve mercan resiflerinin geniş çaplı kaybı gibi gezegensel eşik noktalarına yaklaşıyor. SRM savunucuları ise yöntemin fosil yakıt kullanımını azaltmanın alternatifi değil, bunun yanında değerlendirilebilecek bir araç olması gerektiğini savunuyor. Buna göre amaç, sıcaklıkların 1,5°C hedefinin üzerine çıkacağı dönemin boyutunu ve süresini sınırlamak olabilir. Dünya hâlâ ortak bir politika geliştiremedi SRM konusunda hükümetlerin yaklaşımı ise hâlâ parçalı. Birleşmiş Milletler Çevre Meclisi'nde 2024 yılında SRM araştırmalarının düzenlenmesine ilişkin bir öneri tartışılırken ülkeler, araştırmaların nasıl ve ne ölçüde düzenlenmesi gerektiği konusunda uzlaşamadı. Japonya ve Suudi Arabistan gibi ülkeler araştırmaların sürdürülmesinden yana tavır alırken, özellikle kırılgan Pasifik ve Afrika ülkeleri bu teknolojinin meşrulaştırılmasına yol açabilecek herhangi bir ifadeye karşı çıktı. ABD'de tartışma daha da sert SRM tartışmasının en sert yaşandığı ülkelerden biri ABD. Bazı Cumhuriyetçiler iklim değişikliğini reddederken, aynı çevrelerin bir bölümü SRM'nin zaten uygulanmakta olduğuna inanıyor. Bazı Cumhuriyetçi eyaletlerde bu nedenle jeomühendislik uygulamalarını yasaklayan düzenlemeler hayata geçirildi. Öte yandan bazı düşünce kuruluşları SRM'yi “Amerikan Hava Egemenliği” yaklaşımı kapsamında savunuyor. NASA da uzay tabanlı yansıtıcı toz bulutları üzerine araştırmalar yürütüyor. Trump yönetimi ise şu aşamada SRM konusunda net bir taraf seçmiş değil. Ancak araştırmacılara göre gelecekte bir ABD yönetiminin bu teknolojiyi tek taraflı olarak engellemesi ya da uygulamaya koyması ihtimal dışı değil. Özel şirketler devreye giriyor Araştırmacılar, SRM konusundaki politika boşluğunun kamu kurumlarından bağımsız hareket eden aktörler tarafından doldurulabileceği uyarısında bulunuyor. Elon Musk son dönemde SRM'yi destekleyen açıklamalar yaparken, ABD-İsrail merkezli Stardust gibi girişimler de kamu denetiminin sınırlı olduğu bir ortamda araştırmalar yürütüyor. Bu nedenle araştırmacılar, konuya ilişkin kararların hükümetler ve toplumlar tarafından tartışılmadan, güçlü özel aktörlerin tercihlerine bırakılmasının daha büyük riskler yaratabileceğine dikkat çekiyor. Avustralya da hazırlıksız Avustralya'nın SRM araştırmaları ya da uygulamaları konusunda henüz kapsamlı bir politikası bulunmuyor. Bununla birlikte federal hükümet, Büyük Set Resifi'nde yürütülen Resif Restorasyonu ve Adaptasyonu Programı kapsamında bulut parlaklaştırma araştırmalarına destek verdi. Araştırmacılara göre mevcut çevre ve iklim mevzuatı küçük ölçekli araştırmaların yaratabileceği bazı riskleri düzenleyebilse de, SRM'nin gezegen ölçeğinde uygulanması durumunda ortaya çıkabilecek riskleri kapsamıyor. “Tabuyu kıralım, araştırmayı sorumlu biçimde yürütelim” Araştırmacılar, SRM'nin olası etkilerinin ülkeler ve bölgeler arasında nasıl dağılacağını, kimlerin fayda sağlayacağını ve kimlerin zarar görebileceğini ortaya koyacak çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Ayrıca herhangi bir devletin ya da özel aktörün SRM'yi tek taraflı uygulamasının güvenlik ve jeopolitik sonuçlarının da araştırılması gerektiği vurgulanıyor. Makalenin yazarlarına göre Avustralya, güvenilir bir orta güç olarak SRM'nin geleceğine ilişkin uluslararası tartışmalara öncülük edebilir. Ülkenin öncelikle SRM seçeneklerinin iklim, tarım ve doğal çevre üzerindeki olası etkilerini değerlendirmesi ve araştırmalar konusunda kamuya açık bir politika geliştirmesi öneriliyor. Araştırmacılar, sıcaklıkların 1,5°C hedefini aşmasının giderek kaçınılmaz hale geldiği bir ortamda SRM'nin, istense de istenmese de uluslararası iklim politikasının yeni başlıklarından biri haline geldiğini belirtiyor. Önerilen şey SRM'nin uygulanması değil; araştırma ve kamusal tartışmanın önündeki tabunun kaldırılması. Makaleye katkıda bulunanlar Jan McDonald: Tazmanya Üniversitesi Çevre Hukuku Profesörü Jonathan Symons: Macquarie Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Fakültesi Araştırma ve İnovasyon Direktörü Manon Simon: Tazmanya Üniversitesi İklim Müdahalesi Hukuku ve Yönetişimi Araştırmacısı Matt McDonald: Queensland Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Rachel Neef: Tazmanya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi