Farid Lamara tarafından kaleme alınan kapsamlı bilimsel çalışma, sürdürülebilir kalkınma tartışmalarına yeni bir perspektif getiriyor. Agence Française de Développement (AFD) bünyesinde hazırlanan makale, insan hakları ile doğanın haklarının birlikte ele alınmadığı bir kalkınma modelinin başarısızlığa mahkûm olduğunu ortaya koyuyor. 2030 Gündemi: Hedefler Var, Ama Yeterli Değil 2015 yılında Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin oy birliğiyle kabul ettiği sürdürülebilir kalkınma gündemi, 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SKH) ve 169 alt hedefle küresel bir yol haritası çizdi. Bu çerçeve, Ortak Geleceğimiz’nda tanımlanan “gelecek nesilleri riske atmadan bugünün ihtiyaçlarını karşılama” ilkesine dayanıyor. Ancak dikkat çekici bir eksiklik var: Hiçbir hedef doğrudan insan haklarına ayrılmış değil. Buna rağmen uzmanlara göre insan hakları, hedeflerin büyük çoğunluğunun temelini oluşturuyor. Nitekim Danimarka İnsan Hakları Enstitüsü verilerine göre SKH hedeflerinin %92’si uluslararası insan hakları hukukuna dayanıyor. Ayrıca BM Genel Kurulu’nun 2022’de sağlıklı çevreyi bir insan hakkı olarak tanıması, ekolojik kriz ile haklar arasındaki bağı daha da görünür hale getirdi. “Güçlü Sürdürülebilirlik” Vurgusu Makale, sürdürülebilir kalkınma anlayışındaki iki yaklaşımı karşılaştırıyor: Zayıf sürdürülebilirlik: Doğal kaynakların yerine yenilerinin konabileceği varsayımı Güçlü sürdürülebilirlik: Doğanın ikame edilemez olduğu ve korunması gerektiği yaklaşımı Lamara’ya göre gerçek çözüm, güçlü sürdürülebilirlikte yatıyor. Bu yaklaşım üç temel ilkeye dayanıyor: Doğanın sınırlı olduğu gerçeği Sosyal adaletin zorunluluğu Ekonomik büyümenin sınırları Bu çerçevede doğanın yalnızca korunması gereken bir varlık değil, hukukun öznesi olarak tanınması gerektiği vurgulanıyor. Dünya genelinde doğanın haklarını tanıyan 650’den fazla girişim bulunması da bu yaklaşımın yükselişte olduğunu gösteriyor. Ekolojik Kriz, İnsan Haklarını Aşındırıyor AFD’nin araştırmaları ve uluslararası konferanslardan elde edilen bulgular, insan kaynaklı ekolojik krizin sadece çevresel değil, aynı zamanda derin bir hak ihlali krizi yarattığını ortaya koyuyor. En çok etkilenen gruplar ise: Kadınlar Çocuklar Yerli halklar Göçmenler ve yerinden edilmiş kişiler Çevre ve insan hakları savunucuları Bu süreçte yalnızca yaşam, sağlık ve gıda hakkı gibi temel haklar değil; katılım, bilgi edinme ve adalet arama gibi usule ilişkin haklar da zayıflıyor. Gezegenin Sınırları Aşıldı Bilimsel verilere göre dünyada tanımlanan 9 gezegen sınırından 7’si aşılmış durumda. Bu durum yalnızca doğayı değil, doğrudan insan yaşamını etkiliyor. Öne çıkan sonuçlar: Hava kirliliği her yıl 4 milyondan fazla insanın ölümüne neden oluyor Kimyasal kirlilik kanser ve kronik hastalıkları artırıyor İklim değişikliği, yetersiz beslenme ve su krizi erken ölümleri tetikliyor Bu etkiler özellikle yoksul toplumlarda daha yıkıcı sonuçlar doğuruyor. Eşitsizlik Krizin Merkezinde Makale, ekolojik krizin arkasındaki temel itici gücün küresel eşitsizlik olduğunu ortaya koyuyor. 2025 verilerine göre: En yoksul %50, emisyonların sadece %10’undan sorumlu En zengin %1, toplam emisyonların %41’ini oluşturuyor Üstelik en az sorumluluğu olan kesimler, krizden en fazla zarar gören gruplar. Gelir dağılımında da tablo çarpıcı: Dünya nüfusunun en zengin %10’u, kalan %90’dan daha fazla gelire sahip. 2030 Hedefleri Alarm Veriyor Birleşmiş Milletler’in 2025 raporuna göre: Hedeflerin sadece %18’i istenen yolda ilerliyor %66’sında ilerleme sınırlı ya da gerileme var Özellikle şu alanlarda başarısızlık riski yüksek: Yoksulluk Cinsiyet eşitliği Suya erişim Adalet ve kurumlar Bu tablo, sürdürülebilir kalkınma politikalarında adaletin yeterince merkezde olmadığını gösteriyor. Demokratik Gerileme de Engelleyici Makale yalnızca ekonomik ve çevresel değil, siyasi faktörlere de dikkat çekiyor. CIVICUS Monitor verilerine göre dünya nüfusunun sadece %7,2’si açık ya da kısmen özgür bir kamusal alanda yaşıyor. Geri kalan büyük çoğunluk ise baskı altında veya kapalı sistemlerde bulunuyor. Bu durum: Gazetecilerin Aktivistlerin Barışçıl protestocuların baskı altına alınmasıyla kendini gösteriyor ve sürdürülebilir kalkınmayı doğrudan sekteye uğratıyor. Çözüm: İnsan ve Doğa Haklarının Birlikte Ele Alınması Lamara’nın çalışmasına göre çözüm açık: İnsan hakları ile doğanın haklarını birlikte ele alan, ekosantrik bir yaklaşım benimsenmeli. Bu yaklaşım: Hesap verebilirliği artırıyor Sosyal ve çevresel adaleti güçlendiriyor Vatandaş katılımını genişletiyor Ayrıca Uluslararası Doğa Koruma Birliği kararları ve biyolojik çeşitlilik zirvelerinde alınan kararlar da bu yönelimi destekliyor. Sonuç: Gelecek İçin “Simbiyoz” Şart Makale, insan hakları ile doğanın hakları arasında karşılıklı bir güçlendirme ilişkisi olduğunu vurguluyor. Buna göre: İnsan hakları doğayı korumadan sürdürülemez, doğa da insan hakları güvence altına alınmadan korunamaz. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma politikalarının merkezine yalnızca ekonomik büyüme değil, yaşamın bütününü kapsayan hak temelli bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiği ifade ediliyor.