DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal FIRAT , Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifine ilişkin "Yenilenebilir enerji yatırımlarında üretim alımlarında devletin ABD Doları'na dönüşü olarak yorumlanmaya açık bir belirsizlik içermektedir.

Bu belirsizlik TL’nin döviz kurları karşısındaki erimesi gerçeği düşünüldüğünde üreticiler lehine haksız avantaj yaratma ve ihale koşullarının sonradan değiştirilmesi yoluyla sakatlanması anlamına gelecek bir arka kapı yaratma riski taşımaktadır." dednilerek Muhalefet Şerhi eklediklerini belirtti

2/1959 Esas Nolu Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifine ilişkin halkların Eşitlik Demokrasi Partisi (DEM Parti) olarak Muhalefet Şerhimiz aşağıdadır.

Usule ilişkin değerlendirme

Getirilen bu teklif ile; 3213 sayılı Maden Kanunu, 3621 sayılı Kıyı Kanunu, 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu, 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun, 5627 sayılı Enerji Verimliliği Kanunu, 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 7381 sayılı Nükleer Düzenleme Kanunu olmak üzere, yürütme maddeleri de dahil olmak üzere 7 kanunu ilgilendiren 16 maddelik kanun teklifi, birçoğu sektör oyuncularına avantaj ve kolaylık sağlama olarak değerlendirilebilecek düzenlemeler içermektedir.

AKP iktidarının geçmiş dönemlerde de alışılagelmiş uygulamaları 28. Dönemde de devam etmektedir.

Kanunların komisyon sürecine gelmeden toplumun ilgili kesimlerinin temsilcileri olan odalar, sendikalar, dernekler veya demokratik kitle örgütlerinin görüşleri alınarak yapılması gerekliliğini bir kez daha vurgulamak gerekiyor.

Kanun tekliflerinin istişareyle yapılmasını engelleyen AKP-MHP ittifakı modern demokrasilerin ve hukuk devletlerinin en temel hakkı olan yasa yapma hakkını ortadan kaldırmaktadır. Yasa yapma hakkının zayıflatılması, halk egemenliğine yönelik en büyük darbelerden biridir. Çünkü halkın cebinden toplanan vergilerin nerelere harcanacağı ve demokratik-hukuk devletinin nasıl işleyeceğine işaret eden en önemli ilkelerden biri yasa yapma hakkıdır. Dünyadaki tüm demokratik hukuk devletlerinde yasa yapma devlet-toplum-vatandaş mutabakatının temelidir.

Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, 29 Ocak’ta biz üyelere iletilmiş ve 31 Ocak’ta komisyonda görüşülmesi öngörülmüştür.

Son yıllarda AKP hükümetinin uyguladığı politikalar, özellikle sermaye taleplerini karşılamak adına yapılan çalakalem kanun düzenlemeleri ile dikkat çekmektedir. Hükümet, ekonomik çıkarları gözeterek aceleyle hazırlanan kanunları, toplumsal yarar ve kamusal nitelik gözetilmeden toplumun genel çıkarlarına uygun olmayan bir biçimde hayata geçirmekte ve bu durum demokratik süreçlerin göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Sermaye isteği uğruna yapılan bu çabalar, adalet, şeffaflık ve demokratik prensiplere aykırı bir yönetim anlayışının yansımasıdır. Bu kanunların halkın beklenti ve ihtiyaçlarına uygun olmayışı, demokratik katılımın sınırlanması ve sermayenin ayrıcalıklı bir konumda tutulması, ülkenin sosyal dengesizliklerle karşı karşıya kalmasına yol açmaktadır.

Bu kanun teklifi vesilesiyle bir kez daha belirtmek gerekir ki, AKP iktidarının yasa yapım süreçlerinde geliştirdiği bakış açısı ve takındığı tutum antidemokratiktir. Çoğunlukçu bir anlayışla çoğulculuğun reddedildiği, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte TBMM’nin bütünüyle by-pass edilmek istendiği bir süreci yaşıyoruz.

Meclis’in adeta bir noter makamı olarak görülmesi her şeyden önce millet iradesine hakarettir. Muhalefetin uyarılarını yok sayan, önerilerini dikkate almayan demokratik anlayıştan uzak bir iktidar anlayışı ile karşı karşıyayız.

Genel değerlendirme

Maden aramalarında raporlama kodundan vazgeçiliyor!

2017 yılında yapılan kanun değişikliği ile maden aramalarında Ulusal Maden Kaynak Ve Rezerv Raporlama Komisyonu (UMREK) koduna göre raporlama yapılması şartı getirilmişti. Şimdi ise bu şartın ortadan kaldırılması istenmektedir. İlk çıkarıldığında UMREK yasasının ve UMREK komisyonunda imza yetkisine sahip yetkin kişilik kavramlarının doğru olmadığı, sektöre ve Maden Mühendisliğine zarar vereceği yönünde ciddi uyarılar yapılmıştı. Maalesef o tarihte bu uyarılar dikkate alınmamıştır. Geriye dönüp bakıldığında; madencilik sektörünün ve maden mühendislerinin ciddi sıkıntılar yaşadığı ortaya çıkmıştır.

Yedi yıl sonra denilen noktaya gelinmesi önemlidir. Ancak, UMREK'te bir yetkin kişiler kadrosu oluşturulmuştu o dönem. Yetkin kişi olarak belirlenen kişilerin ve bunların hangi kriterler neticesinde yetkin sayıldıkları da ayrıca bir tartışma konusudur. Böyle bir çalışmada Maden Mühendisleri Odası'nın işin hiçbir tarafında olmaması da kabul edilebilir bir durum değildir. Kanada, Avustralya gibi dünyada madenciliğin en ileri teknolojik seviyede yapıldığı ülkelerde, Meslek Odaları bu düzenlemelerin sürükleyicisi konumunda bulunmaktadır.

Teklifin Maden Kanunu ile ilgili maddelerinde; I., II., III. Grup madenler için UMREK kodu zorunluluğu kaldırılmakta, sadece 4. grup madenler için UMREK kodu ile aramaların raporlanması istenmektedir. Dolayısıyla yüzeye yakın bulunan inşaat ve yol yapımında kullanılan madenler, mermer, granit, traverten, çimento, kireç üretiminde kullanılan kayaçlar vb. için UMREK raporu istenmeyecek. Maden rezervlerinin nitelik ve nicelikleri hakkında gerekli bilgilerin sağlıklı şekilde toplanması ve maden projelerine yapılan yatırımların daha dengeli olması için raporlama standartlarını tanımlayan UMREK’in devre dışı bırakılması, bu maden gruplarında maden arama ve çıkarma faaliyetlerinde bürokrasiyi azaltıp, maden ruhsatı verilme sürecini hızlandırmayı hedeflemektedir.

Maden ruhsatlarının hızla ve düşük standartlarda verilmesi, çevresel düzenlemelerin ihmal edilmesine ve doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde kullanılmamasına yol açacağı için su kirliliği, toprak erozyonu, habitat kaybı gibi çevresel sorunlara neden olacaktır. Öte yandan hızlı verilen maden ruhsatları, yerel halkın katılımını ve bilgilendirilmesini azaltacağından yerel topluluklar üzerinde olumsuz etkilere sebebiyet verecektir. Ayrıca, iş sağlığı ve güvenliği standartlarının ihmal edilmesi gibi gerekçelerle maden sahasındaki çalışanların ve çevrede yaşayanların sağlığını tehdit edecektir.

Ayrıca MTA'nın buluculuk hakkı elde edebilmesi için IV. Grup madenlerde dahil bu raporlamadan muaf tutulması öngörülüyor. Burada MTA'ya bir ayrıcalık tanındığını görülmektedir. Bir kamu kuruluşu olan MTA’nın bile mevcut UMREK raporlamalarını düzenleyebilme noktasında yetersiz kaldığı görülmektedir.

UMREK yasası 2017 yılında çıkarılmış bir yasadır. Heyet, SPK, BDDK, BİST, TOBB temsilcilerinden oluşan bir komisyondur. Dünyada UMREK’in benzeri yapılar "JORC, PERC, SAMREC, CRİSCO" gibi kuruluşlardır. Dünyada bu kuruluşlar idareden bağımsız bir şekilde yapılandırılmıştır.  Madenlerin belirli standartlara göre aranması ve raporlanmasını amaçlayan yapılardır.

UMREK ilk aşamada o dönem sivil bir yapılanma olmadığı için CRISCO tarafından akredite edilmemiştir. Daha sonra UMREK'e bağlı YERMAM diye bir yapı kurulmuştur. YERMAM'a üye olan ve UMREK tarafından yetkin kabul edilen mühendislerin imzalarıyla arama projeleri geçerli olabilmektedir. Mühendisler yetkin ve yetkin olmayan olarak ayrılmıştır UMREK'in bilinmeyen kriterlerine göre, SPK, BDDK, BİST, TOBB temsilcilerinden oluşan komisyon mühendislerin yetkinliğini belirlemiştir.

Mevcut değişiklikle IV. Grup madenler hariç tüm madenlerde UMREK koduna göre raporlama şartı kaldırılmaktadır. Bu demektir ki; UMREK koduna göre maden arama şartlarını yerine getiremeyen ve UMREK’in belli olmayan kriterlerine göre yetkin kabul edilen kişilerden oluşan YERMAM görevlerini yapmakta yetersiz kalmaktadır. Bu kişilerin imza yetkisinin olması tehlikelidir. Diğer mühendislerin yetkin olmadığı için imza atamaması neticesinde bir hak kaybı oluşmaktadır. UMREK'in sil baştan yeniden yapılandırılması ve meslek odalarının bu yapının sivil ayağını temsil edecek şekilde sistemin merkezinde yer alması ile sorun bir nebze çözüme kavuşabilecektir. Bu şekliyle siyasallaşmış ve iktidarın bir organına dönüşmüş UMREK sağlıklı bir raporlama ve teknik faaliyet yürütemez. Bilimsel çalışmaların kamu yararına bir sonuca ulaşması ve UMREK kodu ile nitelikli raporlama sisteminin hayata geçirilmesi için YERMAM’ın siyasi otoriteden bağımsız ve tarafsız bir şekilde yeniden yapılandırılması sağlanmalıdır.

Baraj ve göller üzerine GES kurulmasının önü açılırken, imar şartı aranmaması ve Belediyelerin bu hakkı kullanamaması sorunludur!

Teklifin 4. maddesinde, içme-kullanma suyu temin edilen rezervuarlar ve sulak alanlar ile bu Kanun kapsamında kalan kıyı ve sahil şeritleri hariç olmak üzere denizler, baraj gölleri, suni göller ve tabii göllerin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca yenilenebilir enerji kaynak alanı olarak ilan edilen alanlarında imar planı yapılmaksızın yenilenebilir enerji üretim santralleri kurulabileceği öngörülmektedir.

Özetle, baraj gölleri, suni ve tabi göllerin üzerine yüzer GES (Güneş Enerjisi Sistemi) kurulmasının önü açılmaktadır. Ancak, baraj veya göl yüzeylerinde yenilenebilir enerji üretim sistemi kurulurken (yüzer GES), imar planının aranmaması ve sadece DSİ ve sulama birliklerine bu hak tanınırken, belediyelere bu hakkın tanınmaması sorunlu bir yaklaşımdır.

Göl veya baraj gölü gibi su varlıkları çeşitli ekosistemlere ev sahipliği yaptığı için bu alanlarda güneş enerji santrali kurulumu, bitki örtüsünün, su canlılarının ve diğer ekosistem bileşenlerinin bozulmasına neden olabilecektir. Güneş panellerinin inşa edilmesi ve bakımı sırasında kullanılan malzemeler veya kimyasallar, su kalitesini olumsuz etkileyecek faktörler arasındadır. Ayrıca, göl yüzeyinin güneş panelleri tarafından kapatılması fotosentezi azaltabilir ve suyun oksijen seviyelerini etkileyebilir. Benzer şekilde paneller su varlıklarının yüzey alanını azaltacak ve rüzgâr geçişinin engellenmesine sebebiyet vereceği için iklimsel etkiler doğuracaktır. Bu durum, göl seviyelerinde düşüşe ve su kaynaklarının azalmasına yol açacaktır.

Öncelikle bu tesisler kurulurken sualtı ve su üstü doğa yaşamının negatif etkilenmesinin önlenmesi, çevre halkının bu alanlardan halihazırda sağladığı faydanın gözetilmesi gerektiği ve yapılacak tesislerde bölge halkının onayının alınmasının genel bir ilke olması gerektiği açıktır. Su varlıklarının korunması kamu hakkı olduğu için kamusal yararın öncelenmesi gerekmektedir. Bu şartlar sağlandığında ilkesel olarak yüzer GES tesislerinin kurulmasında bir sakınca bulunmamaktadır.

Diğer yandan gerekçelere bakıldığında bakanlığın bu alanlar için YEKA ilanları ile ihale yapacağı anlaşılmaktadır. Hidrolik kaynaklara dayalı önlisans veya üretim lisansı olanlara ise kaynak çeşitlendirme olanağı sağlanacağı anlaşılmaktadır.

Yenilenebilir enerji kaynakları ülke ekonomisi için stratejik önemdedir. Özel sektör, mülkiyeti kendine ait olsa bile doğal kaynakları lisansa ve özel izinlere tabii olarak kullanabilmektedir. Söz konusu teklifle, hidrolik kaynak için lisans almış şirketlere, yenilenebilir tüm kaynaklar için de yetkilendirilmiş olmaktadır. Her ne kadar gerekçede “yüzer GES” vurgusuna yer verilse de teklif maddesinde kaynak sınırlandırılması dahi yapılmamıştır.

Bazı alanlar için YEKA ihalesi yapılacak ve istekliler arasında yarışma yapılacak iken bazı alanların ise “lisanslı sahibinde” otomatik olarak devredilmesi genel itibariyle eşitlik ilkesine aykırıdır. Kaldı ki kanun teklifinde lisans sahibi tüzel kişi kurulu güç bakımından teknik bir sınırlandırmaya dahi tabii tutulmamaktadır.  Kurulu güç bakımından rezervuar alanına sınırsız bir biçimde GES ve RES, hatta biyogaz gibi tüm yenilenebilirler için sınırsız bir yetkilendirme yapılması tehlikelidir.

Kamu kaynaklarının verimsiz kullanımı da yol açacak bu teklifin söz konusu yatırımların kamu tarafından gerçekleştirilmesine olanak sağlayacak şekilde yeniden şekillendirilmesi yerinde olacaktır.

Tüketim yerinde yapılan ve dağıtım, yerel üretimin en sağlıklı biçimde planlanabilmesi için yerel yönetimlere daha fazla inisiyatif verilmelidir. Şüphe götürmeyecek biçimde kamu malı sayılması gereken su yüzeyinin kullanımı, başta belediyeler olmak üzere kamu kuruluşlarına bırakılmalıdır. Kaldı ki imar planı yapılmaksızın, doğal alanlar üzerine enerji üretim tesisi kurulması izni verilecek olması kamu yararı taşımamaktadır.

Yenilenebilir Enerji alımında TL’den çıkış…!

Söz konusu teklifin, 7. maddesinde "Yarışmaya ilişkin usul ve esaslar ilgili yarışma şartnamesinde Bakanlık tarafından belirlenir. Yarışma sonucunda oluşan fiyat ve/veya bedel, yarışma şartnamesinde belirlenecek süre boyunca YEK Destekleme Mekanizması kapsamında değerlendirilir." ifadesi ile yenilenebilir enerji yatırımlarında üretim alımlarında devletin ABD Doları'na dönüşü olarak yorumlanmaya açık bir belirsizlik içermektedir.

KOCAİSPİR: “ADANA’YA HİZMET ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ” KOCAİSPİR: “ADANA’YA HİZMET ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

Mevcut düzenlemede yerli kaynaklar sadece TL üzerinden en düşük teklifi veren firmalara tahsis edilirken, yasa teklifiyle ‘TL’ ifadesi kaldırılmakta ve teklifin hangi para cinsinden olacağının yarışma şartnamesiyle belirlenebileceğinin önü açılmaktadır. Yasa değiştiğinde rüzgâr ve güneşten elektrik üreten santraller sahiplerine dolar ya da Euro ile alım garantisi verebilme imkânı doğacaktır. Bu durumda ‘yerli ve milli’ elektriğin fiyatı, tıpkı ithal doğalgaz ve ithal kömürde olduğu gibi döviz kuru arttıkça pahalanması ve vatandaşın elektrik faturasının sürekli artmasına sebebiyet verebilecektir.  

Bu belirsizlik TL’nin döviz kurları karşısındaki erimesi gerçeği düşünüldüğünde üreticiler lehine haksız avantaj yaratma ve ihale koşullarının sonradan değiştirilmesi yoluyla sakatlanması anlamına gelecek bir arka kapı yaratma riski taşımaktadır.

Aynı düzenlemenin 8. Maddesine bakıldığında ise daha önce YEKDEM kapsamında fiyat garantisi sağlanan ve bu kapsamda 10 yıllık alım garantisi biten lisanssız tesisler için YEKDEM fiyatı garanti edilerek lisans alınabilir ya da lisanssız olarak PTF (Piyasa Takas Fiyatı) ile devam edebilir denmektedir. Bu durum YEKDEM’in 10 yıllık sürenin sonunda da esas alınacak ana kriter olacağı anlamına gelmektedir. Fiyat garantilerinin 10 yıllık sürenin bitiminde de devam edecek olması kamu yararı taşımamaktadır. Diğer yandan yeni kurulacak tesisler için benzer bir destekleme mekanizmasının olmaması eşitlik ilkesine aykırıdır. 

 

Nihayetinde, bu maddeler ile getirilen ve birçoğu sektör oyuncuların avantaj ve kolaylık sağlama olarak değerlendirilebilecek bu düzenlemelerin önemli bir kısmının Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile imzalanan ve Dışişleri Komisyonu'nda görüşülmeyi bekleyen anlaşma ile bağlantılı olabileceği uzmanlar tarafından değerlendirilmektedir.

Nükleer Santral Projeleri Derhal Durdurulsun!

Akkuyu Nükleer Güç Santralı inşaatı, kamuoyundaki büyük tepki ve temelde çatlaklar oluştuğuna yönelik haberlerle toplumda oluşan endişe ve kuşkulara rağmen ısrarla sürdürülmektedir. Bilim insanlarının uyarıları ve kamuoyunun görüşü dikkate alınarak nükleer santral projeleri iptal edilmelidir.

Toplumun genelini ilgilendiren, gelecek kuşakları riske sokan nükleer santral gibi projeler ve tüm yasal düzenlemeler TBMM`deki salt çoğunluk anlayışı ile, asgari demokratik yönetim ilkeleri, saydamlık, açıklık, katılımcılık ve hesap verebilirlik değerleri göz ardı edilerek belirlenemez.

Rusya ile varılan anlaşma gereğince Akkuyu bölgesinde santral inşaatı için çalışmalar devam etmektedir. Akkuyu Nükleer Santrali sadece Mersin için değil tüm Türkiye ve bölge için ciddi bir tehdittir. Herhangi bir kaza olmasa dahi santralin yarattığı çevresel etkiler bölgeyi derinden etkileyecektir.

Özellikle önemli bir tarihi ve turistik potansiyele sahip olan Mersin ili, bundan böyle nükleer santralle anılacak, tarihi ve doğal güzelliklerine karşın turist çekemez hale gelecektir. Limon başta gelmek üzere tüm tarımsal potansiyel bu durumdan olumsuz etkilenecek, bölgeden tarımsal ihracat durma noktasına gelecektir. Yetiştirilen tarım ürünleri ise insan sağlığı açısından risk taşıyor olacaktır. Santralin kullandığı deniz suyu deniz canlılarını olumsuz yönde etkileyecek, balıkçılık durma noktasına gelecek, yenilen balıklar ise sağlığımız açısından zararlı olacaktır. Ayrıca tüm canlı türleri açısından risk taşıyan bu santralin fay hattında yapılıyor olması tehlikenin ne kadar büyük boyutta olduğunun göstergesidir. Olası bir kaza ile yayılacak radyasyonun genetik etkileri, kanser vakaları, yaşam sürecini kısaltan etkiler, anormal doğum vakaları nesiller boyu sürecektir. Kent halkının, sivil toplum örgütü temsilcilerinin, doğa ve yaşam hakkı savunucularının da karşı çıktığı bu santral Akdeniz’i nükleer bataklığa, Mersin ve çevre illeri de radyasyon kaynaklı hastalık yuvası illere çevirecektir. Akkuyu Nükleer Santrali enerjide dışa bağımlılığı azaltacak bir seçenek de asla değildir.

Teknolojide, yakıtta hatta teknik personelde Rusya’ya bağımlı olunması dışa bağımlılığı azaltacak değil arttıracak bir faktördür. Santral enerjiden ziyade askeri stratejik açıdan tercih edilmektedir ki bu durumun da ülke ve bölge barışına hizmet etmeyeceği açıktır. Tersine bölgeyi hedef haline getirecektir.

Türkiye, nükleer güç santralleri için, enerji ihtiyacı ve enerjide dışa bağımlı olmayı gerekçe göstermektedir. Özellikle 2000’lerden sonra enerji yatırımlarında büyük artış yaşanmıştır. Enerji alanının piyasalaştırılması ile şirketlerin bu alandaki faaliyetleri hazine alım garantileri dahil olmak üzere birçok araçla teşvik edilmiştir. Bu teşvik destekli politikalar sonucu enerjide kurulu güç, talebin neredeyse iki katına ulaşmıştır. Bununla birlikte enerjide dışa bağımlılık azalmak yerine artmış ve üstelik enerjide hane halkına daha pahalı elektrik verilmeye devam edilmektedir.

Enerji ihtiyacı söylemine rağmen gerek TMMOB ve gerekse de EÜAŞ tarafından hazırlanan raporlarda, mevcut enerji altyapısının rehabilitasyonu ve değişik tasarruf tedbirlerinin devreye sokulması sayesinde, %20’ye yakın tasarruf sağlanacağı gerçeği ısrarla göz ardı edilmektedir. Bilakis, yaz-kış saat uygulamasının kaldırılması gibi elektrik tüketimini artıran uygulamalar ısrarla sürdürülmektedir.

Veriler, Nükleer Güç Santrali projelerinin enerji gerekliliği için olmadığını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin daha fazla enerjiye ve buna yönelik enerji yatırımlarına ihtiyacı olsa bile, halktan ve doğadan yana bir enerji politikasına, sanayi politikasına ihtiyaç bulunduğu açıktır.

Nükleer Santraller Nükleer Felaket demektir.

 

Nükleer Güç Santralleri insanlar ve çevre için ciddi risk oluşturan tehlikeli sistemlerdir. NGS’nde radyoaktif maddeler elektriğe dönüştürülmektedir. Nükleer santrallerde hammadde olarak uranyum kullanılmaktadır.

Olası bir nükleer felaketin en canlı örneği Çernobil Faciasıdır. Bu faciada bulutlarla taşınan radyasyon uzun vadede özellikle kanser olmak üzere birçok hastalık çeşidi ile insanların ölümüne neden olmuştur. 1986’da Ukrayna’da meydana gelen facianın etkisi hala sürmektedir, bunu anlamak için Karadeniz bölgesindeki kanser vakalarındaki artışa bakmak yeterlidir.

2011’de Japonya/Fukuşima’da meydana gelen sızıntıda ortaya çıkan radyasyonun bugün tüm dünya denizlerini etkilediği bilimsel verilerle ispatlanmıştır. Yalnızca Mersin Akkuyu’da değil, Sinop’ta, Tekirdağ’da yapımı amaçlanan nükleer santrallerin yapımlarının, hangi ülke ile anlaşmalı yapılıyor olursa olsun, bir an önce durdurulması gerekmektedir. Yüzyıllar boyunca radyasyon etkilerinin süreceği göz önüne alındığında sadece 15-20 yıllık ekonomik ömrü olan nükleer santrallerin yapılması akıl dışıdır. İnsan ve doğa katliamının önünü sonuna kadar açan bu santrallerin yapılmasından vazgeçilmelidir.

Sadece ABD’de bugüne kadar, Nükleer Denetleme Komisyonu’nun (NRC) kayıtlarına göre, felakete yol açabilecek derecede 169 kaza olmuştur. Japonya’da 1992 yılında tam 20 tane önemli kaza rapor edilmiştir. 1992 yılında Rusya, uluslararası kuruluşlara 205 kaza rapor etmek mecburiyetinde kalmıştır. İngiltere’de ise gizlenen ve sonra ortaya çıkarılan 17 ciddi nükleer kaza yaşanmıştır. Daha da uzatabilecek bu veriler şunu gösteriyor: Nükleer santrallerde kazalar sık rastlanan bir durumdur. Bu kazaların sebep olabileceği sonuçlar açısından en yakından bilinen Çernobil’e bakabiliriz.

Çernobil’de yaşanan radyasyon sızması sırasında 31 kişinin öldüğü bildirilmişti. Fakat Ukrayna Çevre Bakanı Dr. Yuri S. 1992’de yaptığı açıklamada, ülkesinde 1986 yılında meydana gelen Çernobil felaketi sebebiyle 6 bin kişinin öldüğünü ve ölü sayısının 40 bine varacağını, ayrıca yüzbinlerce insanın da kansere yakalanacağını söylemiştir. Günümüze kadar yaşananlar da bu açıklamayı doğrulamaktadır. Ukrayna ve Rusya dışında, başta Türkiye ve Kuzey Avrupa olmak üzere milyonlarca insan ve hayvan etkilendi, on binlerce kilometrekare toprak kirlendi. Dünyadaki ekonomi otoriteleri tarafından, hesaplanan mevcut zarar ve gelecek nesillere maliyeti, 350 milyar dolar olarak belirtilmiştir.

Mali zararı bir yana, toprağa, suya ve havaya karışan radyasyon nesiller boyunca geniş bir coğrafyada dolaşmaktadır. Gelgelelim Türkiye’de konuya verilen ciddiyeti görmek ve nükleer enerjiyi olumlu göstermek adına bir Profesörün sözlerine bakalım: ‘Yapılan bu tür analizler sonunda, bir nükleer santral korunun ergimesi ve çevreye radyasyon salması, yolda yürüyen bir insanın başına meteor düşme olasılığından biraz daha fazladır.’

Bugüne kadar dünyada kimsenin başına meteor düşmesi yaşanmadı ama yüzbinlerce insan nükleer santrallerin sebep olduğu kazalar sonucu öldü. On binlerce çocuk sakat doğdu ve dönümlerce toprak kullanılamaz hale geldi. Nükleer santralde oluşacak bir kaza tek kelimeyle bir felakettir. Bunu bugüne kadarki kazaların istatistiklerinde de görebiliyoruz.

Peki kazalar dışında bu santraller anlatıldığı gibi etrafında balık tutulan, havayı kirletmeyen, son derece modern ve doğa dostu teknoloji harikaları mı? Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun yaptığı araştırmalara göre nükleer santrallerin civarında yaşayanlarda kanser vakalarında yüzde 400’lük artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar, yaygın lösemi hastalıkları tespit edilmiştir.

Nükleer enerji çevre düşmanıdır

Nükleer santrallerin açığa çıkardığı atıklar hiçbir şekilde ortadan kaldırılamıyor. Bu atıklar on binlerce yıl boyunca aktif kalıyorlar, radyasyon yaymaya devam ediyorlar. Yetkililer açıklayamadıkları bu sorun karşısında yer yer birtakım yalanlara sığınmaya çalışıyorlar. Bu atıkların sanayide kullanıldığı, ya da bu sorunu çözecek teknolojinin geliştirildiği söyleniyor. Madem bu atıklar bu kadar işe yarıyor, neden gelişmiş ülkeler bu atıkları geri ülkelere satmaya çalışıyorlar?

Örneğin İngiliz Hükümeti yetkilileri, İngiltere’deki Sellafield Nükleer Santrali’nde çalışanlara, çocuklarında görülen yüksek lösemi oranları ile ilgili araştırma sonuçları ışığında, çocuk yapmamalarını tavsiye etmiştir. Henüz dünyanın hiçbir bölgesinde, nükleer atıkların saklanması ve imhası için, lisanslı nihai bir çözüm ve depolama alanı yoktur.

Nükleer çağın başlangıcından 70 yıldan daha uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen bugüne kadar hiçbir ülke nükleer atıkların nihai depolanması konusuna toplum tarafından kabul gören kalıcı bir çözüm getirmeyi başaramamıştır.

Nükleer reaktörlerden çıkan tüm atıklar, başlangıçtan bugüne kadar geçici depolarda bekletilmekte. Örneğin Akkuyu’dan çıkacak atıkların 10 yıl süreyle reaktör yanındaki havuzlarda bekletileceği daha sonra yeniden işlemeye tabii tutulmak için Rusya’ya gönderileceği beyan edilmektedir. Bu atıkların Çanakkale ve İstanbul boğazlarından geçişi büyük bir risk taşımakta ve mevcut durumda bu geçiş olası risksiz olarak mümkün gözükmemektedir.

Radyoaktif kirlilik, artan nükleer yakıt kullanımı sebebiyle günümüzde büyük bir endişe konusudur. Nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan radyoaktif yan ürünlerin zararlı bileşenleri yeterli titizlikte izole edilmezse hava, su ve toprak kirlenmesine sebep olur. Radyoaktif atıkların çok büyük kısmını nükleer enerji santrallerinde, çeşitli amaçlar için kullanılan nükleer reaktörler meydana getirmektedir.

Bu vesileyle ifade etmek gerekir ki; uzmanlar, Akkuyu Nükleer Santralinin yer, zemin ve deprem etütlerine göre uygun bölgede olmadığını, 25 kilometre uzaklığındaki aktif Ecemiş fay hattında meydana gelecek bir depremde tam bir felaket yaşanabileceğini, bu durumdan Türkiye’nin yanı sıra, tüm Ortadoğu’nun etkileneceğini belirtmişlerdir.

Akkuyu her an 7 ‘den büyük yıkıcı bir deprem beklenen Kuzey Anadolu Ecemiş fay hattı üzerinde olduğundan bir deprem sonrasında patlamazsa, gelecek yıl 35 dereceyi bulacak Akdeniz su sıcaklığından dolayı patlamazsa, Rusya’nın mülkiyet sahibi ve operatörü olduğu Akkuyu olası bir savaşta kalkan olarak kullanılmazsa, en iyi ihtimalle Rusya Türkiye’yi 15 yıl boyunca soyacaktır. Zira şu anda yenilenebilir enerjiyi devlet kwh 2,5 centten elektrik satın alırken Akkuyu’dan 15 yıl boyunca kwh 12,5 centten elektrik satın almak zorunda kalacaktır.

Sonuç olarak, Nükleer enerji santralleri güvenlikten, radyoaktif atıklara kadar pek çok risk barındırmaktadır.  Dünya ülkeleri nükleer santrallerden hem yapım aşamasında hem de sonrasında yol açtığı ekolojik yıkımlar ve olası kazalar nedeniyle vazgeçerken, mevcut santralleri kapatırken, NGS konusundaki ısrarın hiçbir mantıklı izahı bulunmamaktadır.

Bütün bu anlatımlar, bütün bu örnekler bizlere bir şeyler söylemektedir. Nükleer enerji bir çözüm değil, dünyanın geleceğini, çevresini, doğasını yok oluşa sürükleyen bir felakettir.  Buna kimse izin vermemeli, buna kimse evet dememelidir.

Maddeler üzerine değerlendirme;

 

Teklifin 1., 2., ve 3. maddeleri birbiri ile bağlantılı olup 3213 sayılı Maden Kanunu’nda değişiklik önermektedir. Genel değerlendirme bölümünde değinildiği gibi; IV. Grup Madenler hariç olmak üzere UMREK koduyla raporlama uygulamasından vazgeçilmesi var olan sorunları çözmek yerine daha da katmerli hale getirecektir.

3213 sayılı Maden Kanunu’nun 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının altıncı cümlesinde yer alan “diğer grup maden işletme ruhsat sahalarına beş yıl” ibaresi madde metninden çıkartılmaktadır. Böylelikle Maden Kanunu kapsamında uygulanan Ulusal Maden Kaynak ve Rezerv Raporlama Komisyonu (UMREK) koduna göre raporlama zorunluluğunun günün ve piyasanın değişen şartlarına göre yeniden belirlenerek sadece IV. Grup maden işletme ruhsatları için zorunlu olarak uygulanması ve diğer grup madenler için gönüllülük esasına göre raporlama yapılması hedeflenmiştir.

 

Bu madde ile MTA'nın buluculuk hakkı elde edebilmesi için IV. Grup madenlerde dahil bu raporlamadan muaf tutulması öngörülüyor. Burada MTA'ya bir ayrıcalık tanındığını görülmektedir. Bir kamu kuruluşu olan MTA’nın bile mevcut UMREK raporlamalarını düzenleyebilme noktasında yetersiz kaldığı görülmektedir.

UMREK yasası 2017 yılında çıkarılmış bir yasadır. Heyet, SPK, BDDK, BİST, TOBB temsilcilerinden oluşan bir komisyondur. Dünyada UMREK’in benzeri yapılar "JORC, PERC, SAMREC, CRİSCO" gibi kuruluşlardır. Dünyada bu kuruluşlar idareden bağımsız bir şekilde yapılandırılmıştır.  Madenlerin belirli standartlara göre aranması ve raporlanmasını amaçlayan yapılardır.

UMREK ilk aşamada o dönem sivil bir yapılanma olmadığı için CRISCO tarafından akredite edilmemiştir. Daha sonra UMREK'e bağlı YERMAM diye bir yapı kurulmuştur. YERMAM'a üye olan ve UMREK tarafından yetkin kabul edilen mühendislerin imzalarıyla arama projeleri geçerli olabilmektedir. Mühendisler yetkin ve yetkin olmayan olarak ayrılmıştır UMREK'in bilinmeyen kriterlerine göre, SPK, BDDK, BİST, TOBB temsilcilerinden oluşan komisyon mühendislerin yetkinliğini belirlemiştir.

Mevcut değişiklikle IV. Grup madenler hariç tüm madenlerde UMREK koduna göre raporlama şartı kaldırılmaktadır. Bu demektir ki; UMREK koduna göre maden arama şartlarını yerine getiremeyen ve UMREK’in belli olmayan kriterlerine göre yetkin kabul edilen kişilerden oluşan YERMAM görevlerini yapmakta yetersiz kalmaktadır. Bu kişilerin imza yetkisinin olması tehlikelidir. Diğer mühendislerin yetkin olmadığı için imza atamaması neticesinde bir hak kaybı oluşmaktadır. UMREK'in sil baştan yeniden yapılandırılması ve meslek odalarının bu yapının sivil ayağını temsil edecek şekilde sistemin merkezinde yer alması ile sorun bir nebze çözüme kavuşabilecektir. Bu şekliyle siyasallaşmış ve iktidarın bir organına dönüşmüş UMREK sağlıklı bir raporlama ve teknik faaliyet yürütemez. Bilimsel çalışmaların kamu yararına bir sonuca ulaşması ve UMREK kodu ile nitelikli raporlama sisteminin hayata geçirilmesi için YERMAM’ın siyasi otoriteden bağımsız ve tarafsız bir şekilde yeniden yapılandırılması sağlanmalıdır.

Dolayısıyla, Maden Kanunu’nda yapılmak istenen ilk üç maddedeki değişiklik geri çekilmelidir.

Teklifin 4. Maddesinde Kıyı Kanunu'nda yapılan bir değişiklikle, "denizde" ifadesi yerine "suda" ifadesi getirilmektedir.

Bu değişiklikle, içme-kullanma suyu temin edilen rezervuarlar ve sulak alanlar ile bu Kanun kapsamında kalan kıyı ve sahil şeritleri hariç olmak üzere denizler, baraj gölleri, suni göller ve tabii göllerin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca yenilenebilir enerji kaynak alanı olarak ilan edilen alanlarında imar planı yapılmaksızın yenilenebilir enerji üretim santralleri kurulabileceği öngörülmektedir.

Öncelikle bu tesisler kurulurken sualtı ve su üstü doğa yaşamının negatif etkilenmesinin önlenmesi, çevre halkının bu alanlardan halihazırda sağladığı faydanın gözetilmesi gerektiği ve yapılacak tesislerde bölge halkının onayının alınmasının genel bir ilke olması gerektiği açıktır. Bu şartlar sağlandığında ilkesel olarak yüzer GES tesislerinin kurulmasında bir sakınca bulunmamaktadır.

Ancak, Kamu kaynaklarının verimsiz kullanımı da yol açacak bu teklifin söz konusu yatırımların kamu tarafından gerçekleştirilmesine olanak sağlayacak şekilde yeniden şekillendirilmesi yerinde olacaktır.

Dolayısıyla, tüketim yerinde yapılan ve dağıtım, yerel üretimin en sağlıklı biçimde planlanabilmesi için yerel yönetimlere daha fazla inisiyatif verilmelidir. Şüphe götürmeyecek biçimde kamu malı sayılması gereken su yüzeyinin kullanımı, başta belediyeler olmak üzere kamu kuruluşlarına bırakılmalıdır. Kaldı ki imar planı yapılmaksızın, doğal alanlar üzerine enerji üretim tesisi kurulması izni verilecek olması kamu yararı taşımamaktadır.

Teklifin 7. Maddesinde "Yarışmaya ilişkin usul ve esaslar ilgili yarışma şartnamesinde Bakanlık tarafından belirlenir. Yarışma sonucunda oluşan fiyat ve/veya bedel, yarışma şartnamesinde belirlenecek süre boyunca YEK Destekleme Mekanizması kapsamında değerlendirilir." ifadesi getirilmektedir.

Kanunun önceki halinde; “Yenilenebilir enerji kaynak alanlarında kurulacak üretim tesisleri için Bakanlık tarafından Türk lirası olarak belirlenecek tavan fiyat üzerinden teklif edilecek en düşük fiyat, söz konusu yenilenebilir enerji kaynak alanı için yarışma şartlarında belirlenecek süre boyunca YEK Destekleme Mekanizması kapsamında uygulanır.” ifadesi yer almaktadır.

Mevcut düzenlemede yerli kaynaklar sadece TL üzerinden en düşük teklifi veren firmalara tahsis edilirken, yasa teklifiyle ‘TL’ ifadesi kaldırılmakta ve teklifin hangi para cinsinden olacağının yarışma şartnamesiyle belirlenmesinin önü açılmaktadır. Yasa değiştiğinde rüzgâr ve güneşten elektrik üreten santraller sahiplerine dolar ya da Euro ile alım garantisi verebilme imkânı doğacaktır. Bu durumda ‘yerli ve milli’ elektriğin fiyatı, tıpkı ithal doğalgaz ve ithal kömürde olduğu gibi döviz kuru arttıkça pahalanması ve vatandaşın elektrik faturasının sürekli artmasına sebebiyet verebilecektir.

Yani, yenilenebilir enerji yatırımlarında üretim alımlarında devletin ABD Doları'na dönüşü olarak yorumlanmaya açık bir belirsizlik içermektedir.

Bu belirsizlik TL’nin döviz kurları karşısındaki erimesi gerçeği düşünüldüğünde üreticiler lehine haksız avantaj yaratma ve ihale koşullarının sonradan değiştirilmesi yoluyla sakatlanması anlamına gelecek bir arka kapı yaratma riski taşımaktadır.

Dolayısıyla, bu maddenin teklif metninden çıkarılması önerilmiştir.

Editör: Haber Merkezi