Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Hatimoğulları, Arapça başladığı konuşmasında 21 Şubat Dünya Anadil Günü’ne vurgu yaptı.

Anadili eşit yurttaşlığın, demokrasinin ve adaletin somut adıdır

Geçtiğimiz hafta 21 Şubat Dünya Anadili Günü büyük bir coşku ve kararlılıkla kutlandı. Her yerde çok önemli ve anlamlı etkinlikler gerçekleştirildi. Anadili Günü, Türkiye’nin gerçek zenginliğini bizlere hatırlattı. Türkçenin, Kürtçenin, Arapçanın, Lazcanın, Çerkesçenin, Ermenicenin, Rumcanın, Süryanicenin ve daha nice dilin aynı gökyüzünü paylaştığı bir ülkede yaşıyoruz. Anadili doğuştan gelen hakların başında gelir. Anadili veya çok dillilik bir ülkeyi ayrıştırmaz, bölmez; bilakis ülkede yaşayan farklı halklardan ve inançlardan insanları birleştirir, bütünleştirir. Anadili eşit yurttaşlığın, demokrasinin ve adaletin somut adıdır. Hiçbir dil “bilinmeyen dil” değildir. Tersine, diller hakikatin kendisidir. 21. yüzyılda dillere UFO muamelesi çekenlerin gerçekten yüzleri kızarmalı, utanmalılar.

Anadili özgürleşmeden demokrasi tamamlanamaz

Milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir ülkedir Türkiye. Milyonlarca Kürt evinde, sokakta, çoğu yerde, kamusal alanda tanımlanmamış olsa da kendi anadiliyle konuşuyor. Peki, Kürtlerin, yani milyonlarca insanın kendi anadiliyle eğitim görmesinden daha doğal ne olabilir? O yüzden anadilinde eğitim hakkı çok önemlidir ve bugün bunun altını bir kez daha çiziyoruz. Biliyoruz ki anadili özgürleşmeden demokrasi tamamlanamaz. Her dilin onuruyla yaşadığı bir Türkiye, eşitliğin ve ortak geleceğin güçlü bir kazanımı olacaktır. Yaşasın Dünya Anadili Günü! Türkiye'de yaşayan hiçbir dilin kaybolmasına izin vermeyeceğiz.

Sevim Belli’yi anıyoruz

Türkiye Sosyalist Hareketinin tarihsel öncülerinden birisi olan Sevim Belli'yi anmak istiyorum. Sevim Belli'nin aramızdan ayrılışının yıl dönümü. Sevim Belli devrimci harekete sunduğu emeği ve onurlu yaşamıyla bu toprakların mücadele tarihinde silinmez izler bırakmış bir devrimci kadındır. Bugün de mücadelemize ışık tutmaya devam ediyor. Anısı yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Sevim Belli’yi ve onun şahsında devrim ve demokrasi mücadelesinde yitirdiğimiz bütün canları saygı ve minnetle anıyorum.

Dört asgari ücretli dört kişilik bir evin geçinmesini sağlayamıyor

Türkiye’de ne konuşursak konuşalım dilimizin sürekli ağrıyan dişe gittiği bir sorun var. Çünkü dişimiz derinleşmiş ekonomik krizden, yoksulluktan, geçinememeden, barınamamadan ağrıyor. Türkiye’de hayati öneme sahip bir gündemdir bu. Boş tencere, açlık, yoksulluk, ayrımcılık, eşitsizlik… Artık ekonomide reform, yeni program, yeni model sözlerine karnımız tok. Sadece birkaç örnek vermek istiyorum. Böylece nasıl bir felaket tablosu içinde olduğumuzu bir kez daha gözden geçirmiş oluruz. Türkiye’de dört kişilik ailenin açlık sınırı 43 bin 415 lira, yoksulluk sınırı ise 105 bin lira oldu. Eskiden bir asgari ücretli dört kişilik aileyi geçindirirken, şimdi dört asgari ücretli dört kişilik bir evin geçinmesini sağlayamıyor bile. Bunların toplamı dahi yoksulluk sınırına takılıp kalıyor. 2015-24 arası Türkiye nüfusu yüzde 8,8 artarken, yardıma muhtaç insan sayısı ne kadar artmış biliyor musunuz? %51,6. Çok büyük bir rakam bu. Ve kalkıp ekonomiyi düzelteceğiz diyorlar. Bunların bu saçma açıklamalarına gülsek mi, ağlasak mı gerçekten?

İktidar Ramazan bereketini sofralardan kaçırdı

Bu ülkeyi uzaylılar yönetmiyor; AKP, bu ülkeyi siz yönetiyorsunuz. Açlık ve yoksulluğun bu kadar derinleşmesinin müsebbibi bizatihi sizsiniz. Eylül 2021’den beri dünyada gıda fiyatları yüzde 4 oranında azalırken, Türkiye'de ne kadar artmış biliyor musunuz? Tam %638 oranında bir artış var. Dünya ortalamasının kat kat üstünde bir artış. Bu korkunç bir rakam. Bakın, Ramazan ayındayız ve bu iktidar Ramazan bereketini sofralardan kaçırdı. Geçen yıl 1.100 liraya dolan bir yardım kolisinin fiyatı şimdi 1.700 TL’yi buluyor. Yüzde 50 oranında bir artış. Halk sofrasına koyacak bir dilim ekmek bulamazken, Saray’ın danışmanları ve yandaşları kişi başına 7-8 bin TL'lik iftar menülerinde boy gösterebiliyor. Yurttaş gerçekten nefes alamıyor. Biz bu kürsülerden konuşurken yurttaşların, geçinemeyenlerin, barınamayanların nasıl nefesi alamadığını yüreğimizde hissediyoruz. Bıçak kemikte değil ilikte! Bu kadar ciddidir bu ülkedeki yoksulluk. Bu kadar ciddidir bu ülkedeki açlık. Bu tablonun kesinlikle bir an önce değişmesi gerekiyor.

En düşük emekli maaşı ve asgari ücret yoksulluk sınırının en az yarısına göre belirlenmelidir

Açlığın ve yoksulluğun idare edilebilir bir yanı yoktur, kalmamıştır. Buradan AKP iktidarına sesleniyorum: En düşük emekli maaşı ve asgari ücret, yoksulluk sınırının en az yarısına denk gelecek şekilde belirlenmelidir. Bu konuda muhalefet olarak bizim tekliflerimiz var. Muhalefetin tekliflerine kulak vermelisiniz. Asgari ücrete, memur maaşlarına, emeklilere ikinci bir zam yapmayı acilen gündeme almalıyız. Kaynak sorunu var demeyin. Ekonomiyi yönetme tercihlerinizle ilgilidir kaynak sorunu. Bu ülkede kaynaklar adil bölüştürülürse emin olalım ki bir yurttaşımız dahi yatağına aç girmez.

Yandaşlarınıza dağıttığınız rant için geleceklerimizi yok ediyorsunuz

Bu çarpık düzen sadece halkın cebindeki parayı değil, nefes aldığımız doğayı da yandaşlarının sömürmesi için bir kaynak olarak görmektedir. Öyle ki doğal alan kaybı konusunda Türkiye Avrupa’da açık ara birinci sıradadır. Meclis Genel Kurulunda görülmekte olan yasa teklifiyle yine milli parklara göz dikmişler. İktidar doğayı korumak yerine, 50 milli parkı ve yüzlerce tabiat alanını kamu yararı kılıfıyla sermayeye peşkeş çekmeye hazırlanıyor. Yıllardır hukuksuzluğun sürdüğü Marmaris Kızılbük'te, mahkeme kararına rağmen yandaş şirketler için yükselen devre mülkler bu rant hırsının en acı özetidir. Yandaşlarınıza dağıttığınız rant için geleceklerimizi yok ediyorsunuz. Bundan derhal vazgeçmelisiniz. Hava, su, toprak, doğa, deniz sizlerin kar edeceği ticari mal değildir. DEM Parti olarak; iktidarın rant tercihleri uğruna milyonların yoksulluk içinde bırakılmasına, ormanlarımızın ve kıyılarımızın talan edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Parlamentoda da alanlarda da meydanlarda da bunun savunmasını sonuna kadar hep beraber yapacağız.

Jandarma Genel Komutanlığı: 27 İlde Silah Operasyonu, 259 Şüpheli Yakalandı
Jandarma Genel Komutanlığı: 27 İlde Silah Operasyonu, 259 Şüpheli Yakalandı
İçeriği Görüntüle

Türkiye’de genç olmak hayatı sürekli ertelemekle eşdeğer bir hale geldi

Değerli gençler, değerli genç kadın arkadaşlarım; bugün bu kürsüden gençlik gerçeğini konuşacağız. Bugün Türkiye'de genç olmak ne demek? Hayal kurmak değil, zar zor yaşam mücadelesi vermek. Genç olmak hayatı sürekli ertelemekle eşdeğer bir hale gelmiş durumda. Ev kuramaz, çünkü barınamaz. İş kuramaz, çünkü güvencesi yok. Kendisi olamaz, çünkü denetleniyor ya da hedef gösteriliyor. Siyaset yapamaz, çünkü her türlü şiddete ve baskıya maruz kalıyor. Gençlerin kabul etmediği bu tabloyu biz DEM Parti olarak kökten reddediyoruz.

Genç kadınların hayatına dijital kelepçe vurulmak isteniyor

Bakın, OECD verilerine göre bugün ülkede her dört gençten biri ne eğitimde ne de istihdamda. TÜİK'in makyajlı verilerinin bile gizleyemediği yapısal işsizlik sarmalında, gençlerin yüzde 70'inden fazlası geleceğini bu topraklarda değil yurt dışında görüyor. Ocak ayında bir araştırma şirketinin yaptığı saha analizinde gençlerin yüzde 79,2'si ülkedeki ekonomi yönetimine güvenmiyor. Daha acı bir gerçek şu ki genç kadınların neredeyse yarısı ne okulda ne de işte. 2025'in son çeyreğinde her beş genç kadından birinin işsiz olduğu tespit edilmiş. Özellikle genç kadınların hayatına dijital kelepçe vurulmak isteniyor. Reşit bir üniversite öğrencisinin yurda giriş saatinin ailesine SMS yoluyla bildirilmesi devlet eliyle kurulan patriyarkal vesayetin ta kendisidir. Yani genç kadınlar için bu tablo çok ama çok daha fazla ağır.

Dezenformasyon Yasası ile gençlerin özgürlükleri budanmak isteniyor

Umutsuzluk, barınamama ve geleceksizlik kıskacına alınmış milyonlarca gençten bahsediyoruz. Diploma artık bir kâğıt parçası oldu bu ülkede. MESEM'ler ucuz emek sömürüsüne dönüşmüş durumda. Gençlerin geleceği mülakat torpillerine kurban ediliyor. Peki, bu düzende gençler ne yapacak? Nasıl yaşayacak gençler? Herkesin kürsülerden aman da aman dilinden düşürmediği “Gençlik gelecektir” sözlerinin gerçekliğine kim ne kadar hizmet ediyor? Üniversitelerin durumu ortada, gençler kampüste kayyım-rektör gölgesinde ve soruşturma altında eğitimlerini sürdürüyor. LGBTİ+ gençler bu ülkede hedef gösteriliyor, ayrımcılığa uğruyor. Kampüslerde kulüpleri kapatılıyor, etkinlikleri yasaklanıyor. Güvenli internet adı altında dijital alan daraltıldıkça daraltılıyor. İran'a eleştiri yapıyorlar. Türkiye zaman zaman bant daraltma sistemiyle İran'ın izlediği çizginin benzerini izliyor. Dezenformasyon Yasası ile genişleyen yetkilerle gençlerin özgürlükleri budanmak isteniyor. Ne istiyorsunuz gençlerin internetinden? DEM Parti olarak bir kez daha altını çiziyoruz: Gençlere sınırsız ve ücretsiz internet kullanım hakkı sağlanmalıdır. Şayet bilimsel çalışma yapılacaksa, şayet bu ülkenin gelişmesi için araştırma-geliştirme çalışmaları yapılacaksa gençler bilgiye sınırsız bir şekilde erişebilmelidir. Bunun yolu da buradan geçer.

Bugünü de yarını da gençlerle beraber kuracağız

Evet, sevgili gençler; hepinizin kimliğinizle, cinsel yönelimlerinizle, varoluşlarınızla eşit yurttaş olduğunuz bir ülkeyi pekâlâ hep beraber inşa edebiliriz. Hiçbir genç, kimliğinden dolayı korkarak yaşamak zorunda değildir. Gittiğimiz her yerde gençlerle konuşuyoruz, gençlik örgütleri ve yapılarıyla temas ediyoruz. Peki, gençler ne istiyor ve taleplerini ortaya koyduklarında ne ile karşılaşıyor? Gençler, güvenceli iş ve adil ücret istiyor. Staj dönemindeki sigortanın emekliliğe eklenmesini istiyorlar. Barınma hakkı istiyorlar; fakat yetersiz ve yıpratıcı yurt koşulları, fahiş kira baskısı ve denetimi görüyorlar. Özgür üniversite istiyorlar; fakat kayyım yönetimi, disiplin soruşturması ve kampüs baskısıyla karşı karşıya kalıyorlar. Eşitlik istiyorlar; patriyarkal kuşatmadan ve gözetiminden, mobbingten ve ayrımcılıktan kurtulamıyorlar. Güvenli yaşam istiyorlar, fakat hedef gösterme ve gözaltılarla karşılaşıyorlar. Doğdukları topraklarda kalmayı, çalışmayı ve doymayı istiyorlar ama umutsuzluk ve göçe zorlanmayla karşı karşıya kalıyorlar. Barış istiyorlar, çözüm istiyorlar, anadillerini özgürce konuşmak istiyorlar, anadillerinde eğitim hakkı istiyorlar ama bu talepleri suç sayılıyor. Örgütlenme özgürlüğü istiyorlar ama kendilerine gazla, copla, gözaltı ve tutuklamalarla cevap veriliyor. Evet, sevgili gençler, asla enseyi karartmayacağız. Demokratik ve barış dolu bir Türkiye, itaat edenlerin değil; sizin gibi boyun eğmeyenlerin, birlikte mücadele edenlerin, geleceğini arayanların ve direnenlerin omuzlarında yükselecek. Yarınlar bizimdir ve biz bugünü de yarını da siz sevgili gençlerle beraber kuracağız. Bunun mücadelesini hep birlikte sizlerle vereceğiz.

“Birlikte nasıl yaşayacağız?” sorusunun cevabını bulmak, yeni dönemin pusulasını bulmaktır

Değerli Türkiye halkları, önümüzde duran günler sıradan günler değil; 100 yıllık bir düğümün çözülüp çözülmeyeceğine karar vereceğimiz günler. Bu çerçevede, İmralı Heyetimizin 18 Şubat'ta yaptığı açıklamada geçen Sayın Öcalan'ın ifadesi çok önemli bir siyasi beyan niteliğindedir. Sayın Öcalan'a ait bir cümlenin altını özellikle çizmek istiyorum: “Biz artık nasıl bir araya geleceğimizi ve barış içinde bir arada nasıl yaşayacağımızı tartışmak istiyoruz”. Evet, birlikte nasıl yaşayacağız? Bu soru, Türkiye'nin temel sorusudur. Bu soru ve cevabı bulmak, yeni dönemin pusulasını bulmak demektir. Biz artık zora dayalı yaşamın sonucu olan ölümü değil, rızaya dayalı olan özgür ve demokratik bir yaşamı istiyoruz. Bu soru artık ülkenin ödevidir. Dolayısıyla bu soruya yanıt düşünmek, öneri üretmek, katkı vermek 86 milyon yurttaşın ortak sorumluluğudur.

Toplumsal uzlaşıyı esas alan Meclis zeminindeki yasal güvenceler hayata geçirilmelidir

Dönem, şiddetin devreden çıktığı, sözün ve siyasetin konuştuğu bir demokratik bütünleşme dönemi olmalıdır. Toplumsal uzlaşıyı esas alan Meclis zeminindeki yasal güvenceler hayata geçirilmelidir. Mesele artık aynı evin içinde kuralları nasıl koyacağımızdır. Bunun müzakeresini yürütmenin zamanı geldi de geçiyor. Tam bu noktada Meclis Raporuna da değinmek istiyorum. Bildiğiniz üzere Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun raporu kamuoyuyla paylaşıldı. Açık söylemeliyim ki komisyon raporunun eksiklikleri ve yetersizlikleri var, toplumsal gerçeklerle uyumlu olmayan yönleri var. Raporda kullanılan dil eski ezberlere dayanıyor. Oysa bu raporun dili çözüm dili olmalıydı, yepyeni bir dil olmalıydı. Kürt sorununu terör parantezine sıkıştırarak ancak kendinizi kandırırsınız. Kürt meselesini bir güvenlik sorunu, bir terör sorunu gibi parantezler içine sıkıştırmaya kalkmanız kabul edilebilir değildir. Toplumsal, siyasal, tarihsel yangını görmezden gelmek demektir bu. Kürt korkusuna dayalı, hakikatten uzak bu siyaset mantığından artık çıkmanın zamanı geldi de geçiyor.

Komisyon raporunda yer alan kimi yasal düzenlemeler Türkiye'nin sorunlarına derman olmaya adaydır

Barış ve Demokratik Toplum Süreci olarak nitelediğimiz bu süreçte rapora dair muhalefet şerhimizi ortaya koyduk. Bu raporla ilgili değerlendirmelerimiz raporda yer aldı. Fakat komisyon raporunda yer alan kimi yasal düzenlemeler ve demokratikleşme çerçevesi de elbette önemlidir, Türkiye'nin sorunlarına derman olmaya adaydır. Gereklilikleri yerine getirilirse tabii. Raporda yer alan yasal ve demokratik öneriler için bayram sonrasını beklemeye gerek yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu rapordan hareketle elini acilen taşın altına koymalıdır. Bu kapsamda pek fazla yasal değişikliğe gerek olmayan önerilerin hayata geçmesi için beklemeye gerek yoktur. Raporda yer alan “AİHM ve AYM kararları uygulansın” vurgusu için yargı erkinin beklemesini gerektiren hiçbir şey yoktur.

DEM Parti olarak buradayız; demokrasi, eşitlik, özgürlük perspektifimize güveniyoruz

Bu kürsüden defalarca dile getirdik. AİHM ve AYM kararlarını hayata geçirmek için bir yasal düzenlemeye gerek yok. Beklemeye gerek yok. Bu bekleme son derece keyfidir. Mesela Demirtaş, Yüksekdağ, Kavala, Can Atalay neden hala içeride? Kayyımlar neden hala belediye başkan ve eşbaşkanlarının koltuklarında oturuyor? İmamoğlu ve diğerleri neden hala tutuklu yargılanıyor? Ayrıca Sayın Kurtulmuş'un ve diğer iktidar temsilcilerinin işaret ettiği bayram sonrasını beklemenin bir manası yoktur. Gelin, bu hayırlı ayda hayırlı işleri hep beraber yapalım; İnfaz Kanunu'nu, çerçeve kanunu, demokratikleşme kanunu bu ay çıkaralım. Bayramda 86 milyona müjdeleri ve mutlulukları armağan edelim. Biz DEM Parti olarak buradayız. Demokrasi, eşitlik, özgürlük perspektifimize güveniyoruz. Buradan iktidara çağrımızdır. Meclis bu konuda üzerine düşen görev ve sorumlulukları yapmalı, DEM Parti’nin bu konudaki önerilerine açık olunmalı. DEM Parti’nin önü açılmalıdır. Yasal değişiklik önerilerimizle bir ayda Türkiye'ye mutluluk getirebiliriz. Tarihi ve köklü sorunların çözümü için kapıları ardına kadar açabiliriz. Biz buna hazırız. Hukukun ve adaletin bu ülkeye her şeyden çok güçlü bir nefes aldıracağına dair inancımız sonsuzdur.

Barışın mimarisi temennilerle değil; ilkelerle, yasalarla ve kurumlarla sağlanır

Tarih bize şunu çok net bir biçimde öğretti: İnkar isyanı doğdu. Bir tencerenin kapağını sıkıca kapatıp “buhar yok” dediğinizde, o kapalı kapağın altındaki basıncı artırmaktan başka bir şey yapmazsınız. Buhar ortadan kalkmaz, tencerenin içindedir ve su ısındıkça da buharın basıncı artacaktır. Basınç birikir ve patlar. Şimdi o kapağı açmanın; basıncı, enerjiye ve toplumsal barışa dönüştürmenin tam da zamanı. Artık eski dilden, çözümsüzlükten, şiddet dilinden vazgeçilmeli. Müzakere ve barış diline geçmek zorundayız. Barışın mimarisi temennilerle değil; ilkelerle, yasalarla ve kurumlarla sağlanır. Türk-Kürt kardeşliği hukuku, hamasi nutuklarla değil; eşit yurttaşlık ve yasal güvencelerle ete kemiğe bürünür. Söz icraata dönüşmelidir. Bizim ihtiyacımız olan da bin yıllık kardeşlik hukukunun demokrasi ilkeleriyle, eşitlik ve özgürlük değerleriyle kurulmasıdır.

Devlet artık çözümü güvenlikçi yöntemlerde değil; hukukta, siyasette, demokratik düzenlemede aradığını açıkça ortaya koymalıdır

Tam da böylesi bir atmosferde sözün en hayati yerine, meselenin kalbine gelmek istiyorum. Sayın Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının yıl dönümüne üç gün kaldı. Türkiye tarihinin en önemli eşiklerinden biriydi o gün. Tüm ezberlerin bozulduğu ve barış iradesinin en net, en yalın, en güçlü şekilde ortaya konulduğu gündü. Kürt siyasi hareketi ve Sayın Öcalan bu tarihin gerekliliklerini yerine getirmiş, barış elini havada bırakmamış, silahları susturma iradesine beyan etmiştir. Toplumsal barış için atılması gereken en önemli adımı atmışlardır. Buradan açıkça ifade ediyorum ki 27 Şubat nasıl Kürt meselesinde demokratik siyasetin kapısını aralayan tarihsel bir eşik olduysa, şimdi de sıra devletin bu eşiğe uygun demokratik bir dönüşümün adımlarını ilan etmesindedir. Nasıl ki Kürt tarafı silahların devreden çıkması ve demokratik siyasetin esas alınması yönünde tarihsel bir irade ortaya koyduysa; devlet de buna karşılık çözümü güvenlikçi yöntemlerde değil hukukta, siyasette, demokratik düzenlemede aradığını açıkça ortaya koymalıdır.

Sayın Öcalan'ın statüsü yasal bir düzenlemeyle tanınmalı ve hukuki güvence altına alınmalıdır

Peki, bu süreçte ne yapılmalı? Can alıcı sorulardan biri budur. Kalıcı bir barış için Sayın Öcalan'ın statüsü yasal bir düzenlemeyle tanınmalı ve hukuki güvence altına alınmalıdır. Bu süreç sözde kalmamalı, TBMM çatısı altında yasal düzenlemeler hızlıca yapılmalıdır. “Kürt’e barış, Türkiye geneline demokrasi” yaklaşımı hızlıca hayata geçirilmelidir. Muhaliflere dönük soruşturmalar derhal son bulmalıdır. Kayyım düzeni bitmeli, halkın iradesine ve seçilmişlere kesintisiz saygı esas alınmalıdır. Kürtlerle ilişki, terör ve güvenlik parantezinden çıkarılmalı; eşit yurttaşlık ve demokratik ortaklık zeminine oturtulmalıdır. Devlet-vatandaş bağı inkar değil; kabul, adalet ve onurlu barış temelinde kurulmalıdır. Siyasi ve toplumsal barışa ekonomik barış eşlik etmelidir. 27 Şubat'ın yıl dönümüne yaklaşırken sadece iyi niyet beyanları değil, somut yasal adımlar atılmalıdır. Bizler bunları bekliyoruz.

Silahların sonsuza dek sustuğu ve siyasetin konuştuğu o yeni dönemi birlikte kuralım

Gelin, barışı hatırlanan bir gün olmaktan çıkarıp işleyen bir düzen haline getirelim. Her daim teklifimiz bu. Bu konuda emek veriyoruz, daha da emek vermeye hazırız. Silahların sonsuza dek sustuğu ve siyasetin konuştuğu o yeni dönemi birlikte kuralım diyoruz. Demokratik siyaset dışında bir yol yoktur ve biz bu yolu sonuna kadar yürüyeceğiz. Çünkü bu memleket bizim, çünkü bu memleket hepimizin. Çünkü biz bu memlekette yaşamak istiyoruz. Sevgili Nazım'ın dediği gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”. Bu duyguyla ve bilinçle başaracağımıza olan inancımızın altını burada bir kez daha çiziyorum. Yolumuz açık olsun. Hızır yar ve yardımcımız olsun.

Muhabir: Güven BOĞA